29 Nisan 2008
HER ŞEY YOLUNDA!
Her şey yolunda, henüz yağmur çatıma yağıyor...
Yolunda her şey, oturduğum topraklarda ne eksen biraz bitiyor ama eken yok. Yine de her şey yolunda.
Tam 450 milyon emekli maaşım var ve ben zor geçiniyorum yine de her şey yolunda, önümü kesen yok.
Of, kafa ütüleyen adamlar! İşte, bize zararı var mı demir kuşların? Balkonuma attığım yarım ekmekleri gagalayan serçelerim de var üstelik, her şey yolunda.
Bir türkü tutturabiliyorum, dünden kalma. Yarına umudum varmış yokmuş, bırakın bunları, şimdilik her şey yolunda.
Her şey yolunda, bu topraklar daha kaç cesedi saklar kokmadan. Ki, ölen ölür, kalan sağlar derdimizdir. Olsun, her şey yolunda.
Her şey yolunda, kim ne halt ediyor seçebiliyorum, bütün renkleriyle hem de. Kim, kime ne yapabilir tahmin edebiliyorum, haberim var yani haber verildiği kadarıyla. Gerisi önemli değil, her şey yolunda.
Yaşım kaç olursa olsun, kim olursam olayım, bilirim ki bütün insanlar ekmek düşmanıdır. Düşmanıma karşı koyacak gücü kendimde bulamazsam, belki birazını paylaşırım ekmeğimin, epey var daha. Kaygıya gerek yok hâlâ, her şey yolunda.
Her şey yolunda, bakınız yollar araçlarla dolu, bu gün pazar ve düğünler oluyor. Bu demektir ki, her şey yolunca gidiyor. Giden gider, gelecek, bir sonraki cumadan itibaren başlar, her şey yolunda.
Kulların, hakimiyeti kaygısız tasasız kime nasıl devrettikleri değil önemli olan. Önemli olan hakimiyetin devamıdır; keyfimin gıdasını temin etmiş bir barbar, ne umurum, her şey yolunda.
Bakarsın bahar gelmiş, bakarsın yaz. Bakarsın kış olur, bakarsın sonbahar... Günler deveran edip gitmede, sana ne, bana ne, ona ne... çiçekler kanla sulanmışsa; su da vardı hâlbuki. Her şey yolunda, su akmadadır bildiğince.
Yatıyorum yatak, sıcak. Kalkıyorum kahvaltı, enfes. Ölürsem kabrimi kazın bayıra düze... Zamanım olursa daha, bir kaç yeri görür, bir kaç lezzeti tadarım; planlarım var öbürsü güne dair. Her şey yolunda, geleceği görebiliyorum.
Bir abam var atarım, nerede olsa yatarım. Bankada tanıdıklarım var bir de. Bilir onlar işini, abasıza söylemen dedim. Abamı atacak yer mi yok? Buyurun, işte kuzey, işte kuzey batı, işte Siyu’ların memleketi... Her şey yolunda, zira sevdiklerim arasında efendileri var efendilerimin.
Parmağımdaki ip, henüz unutmamak için değil, kuklam var ufak tefek, bir kaç. Ha sırtımdaki ipler mi, kafamdaki, kollarımdaki, bacaklarımdaki hatta midemdeki? Yok canım bağlı değilim hiç kimseye. Kuklacım inatla söyledi, her şey yolunda.
İnandım iman ettim. Yalnız, bir çiçekle ibadet olmaz, dedi Sahip. Ver çiçeği kurbana, beslensin, dedi. İnat işte, karşı durabiliyorum bakın Sahip denen yaramaza, her şey yolunda.
Yolar ki, asfalttır, çiçeği nedeyim. Çamuru nedeyim. Haritamın bir kenarı denizdir, bir kenarı daha, bir kenarı daha. Öbür yanını sormayın ama, oradan öte yol var mı bilmem daha. Bu da geçer yahu! Yol/iz bilmesem de her şey yolunda.
Yol açarım, yol alırım, yol/yordam bilirim; yol gösterene yolunu şaşırtacak gücüm var epey, yolumu bulmuşum ben. Yolcuyum, yoldaş istemem ekmeğimi bölecek. Her şey yolunda, merak buyurmayın, yol kesene yolluk bulunur vicdanımda.
Şışş... çevir kazı yanmasın! Her şey yolundayken yol uyanmasın.
BİR KİTAP OKUDUM
Bir kitap okudum ve salak yerine konuldum.
Bir kitap okudum, hayatım değişti.
Bir kitap okudum, harfleri gözümü tırmaladı.
Bir kitap okudum, epey kalındı!
Bir kitap okudum, resimlerini beğendim.
Bir kitap okudum, okutana da lanet okudum.
Bir kitap okudum, bir daha okudum.
Bir kitap okudum, çok eskiydi ne söylediğini anlamadım.
Bir kitap okudum, keyif aldım.
Bir kitap okudum, zaten okumam gerekiyordu.
Bir kitap okudum, okumasam da olurdu.
Bir kitap okudum, hayatım değişir gibi oldu; onun bir kitaptan başka bir şey olmadığını anlayınca eski halime döndüm.
Bir kitap okudum, zengin oldum.
Bir kitap okudum, bir daha da okumadım.
Bir kitap okudum, adını hatırlamıyorum.
Bir kitap okudum, o mu beni okudu ben mi onu okudum şaşırdım.
Bir kitap okudum, baştan sona değil ama!
Bir kitap okudum, sayfa numaraları sondan başa gidiyordu.
Bir kitap okudum, su gibiydi; elim ıslandı.
Bir kitap okudum, “Beni okuma!” diye, yalvarıyordu.
Bir kitap okudum, ne okuduğumu sordular.
Bir kitap okudum, okuma bilmem zaten.
Bir kitap okudum, benden bahsetmiyor diye sevmedim.
Bir kitap okudum, çok kitap okumuş gibi oldum.
Bir kitap okudum, ilk defa okuyor gibiydim.
Bir kitap okudum, bir daha okurum belki.
Bir kitap okudum, ezberledim.
Bir kitap okudum, herkes okumuş.
Bir kitap okudum, hep okuyacağım.
Bir kitap okudum; nokta.
NE İYİ ETTİN!
Ne iyi ettin de geldin, eksik olanın kim olduğunu tartışıyorduk biz de!
Ne iyi ettin de verdin, biz de dilenmek üzereydik.
Ne iyi ettin de yedin, ineklere verecektik.
Ne iyi ettin de yaktın, örümcek bağlamıştı mum.
Ne iyi ettin de söyledin, artık bir “patavatın” bile yok.
Ne iyi ettin de yazdın, kelimelerin canı sıkılıyordu.
Ne iyi ettin de güldün, ağlanacak halimiz böyle bir şeyden mahrumdu.
Ne iyi ettin de sevdin, aynalar beni unuttu sanmıştım.
Ne iyi ettin de baktın, güneş gözlüğün iz yapmıştı burnunda.
Ne iyi ettin de anlattın, artık her kes biliyor.
Ne iyi ettin de sakladın, zaten bulamıyorduk.
Ne iyi ettin de okudun, okunacak candı doğrusu.
Ne iyi ettin de gördün, gözüne girecekti yoksa.
Ne iyi ettin de boyadın, onun bir rengi olduğunu bile unutmuştuk.
Ne iyi ettin de içtin, belediyeyi çağırmak zorunda kalacaktık neredeyse.
Ne iyi ettin, misafirsizlikten kırılıyorduk biz de.
Ne iyi ettin, bu bıçağın parasını kime vereceğiz diye düşünüyorduk.
Ne iyi ettin, artık hiç toprağa basamayacağız.
Ne iyi ettin, sivri bahçe demirleri, büyük buluş.
28 Nisan 2008
GİT BAŞIMDAN TEOMAN
Git başımdan Suzan, global düşlerim var benim, daha önce elimi sürmüştüm sana.
Git başımdan Nurettin, vaktin kıymeti üzerine düşünürken geyikle muhatap olamam.
Git başımdan hüzün, sermayem hayatımdır, kimin verdiği ile ilgilenmiyorum!?
Git başımdan Nazan, sevmekten sevmeye fark var.
Git başımdan anne, bugün de tatil yarın da, işim yok anne.
Git başımdan Abdurrahman, fezleke falan okuyamam şimdi “Lost” seyrediyorum.
Git başımdan Sezercik, DNA testi yaptırdım bana baba diyemezsin.
Git başımdan Süleyman, siyasal aklın ortak piçini boğmakla meşgulüm.
Git başımdan Şule, moda tesettür diye başımıza sardığın kılıksız cariyeyi seviyorum artık ben. Git başımdan Selami, sana güvenmiyorum ki selamını alayım.
Git başımdan Deniz, Balkan esintisi Kafkas soğuğu arasında zatürree oldum tekil uğraşamam
seninle.Git başımdan Aydın, baban gelsin. Baban da sağlam pabuç değildi ya…
Git başımdan alacakaranlık, körüm ben.
Git başımdan Dersu Uzala, orman dediğin de nihayet ihanettir insana. (Dersu Uzala. Bu filmi tavsiye ederim. 1975 yapımı.)
Git başımdan Süreyya, ne istersen onu ye! İçinde zehir olsa ne çıkar bundan sonra.
Git başımdan Erdoğan, beni de döverlerdi sokak aralarında ama babama şikâyet etmek yerine kafalarına taş atardım.
Git başımdan gülüm, seni sevecek zamanım yok. Hem olsa yine Leyla’yı severdim.
Git başımdan Özgür Kız, Namık Kemal öldü, Tevfik Fikret öldü… Hürriyet dul kaldı, onunla kırıştıracağım.
Git başımdan kavak yelleri, darbe için hazırlanıyorum daha jölemi bile sürmedim.
Git başımdan Polat, sen değimliydin “İki kişinin bildiği sır değildir.” Diyen, reytingleri ne yapacağız?
Git başımdan Hüsnü, güzelliğin on para etmez bu bendeki salaklık olmasa.
Git başımdan Rıfkı, anasını bulduk, babasını bulduk çorabını neden çıkardın?
Git başımdan Veli, çıktığımızı yere sokmaya çalışma şimdi bizi. Ergenekon’dan bir yar gelir, şarkısı mı var?
Git başımdan Mesut, daha şimdi bahtiyarı vurdum, bedbahta el kaldırdım.
Git başımdan Sinan, aslan terbiyecileri bile çocuk terbiyecilerinden daha inandırıcıdırlar.
Git başımdan Acun, şurada ağız tadıyla üç-beş kuruş kazanacağız onu da zehir etme.
Git başımdan talih kuşu, beni kızdırmaya devam edersen barış güvercini yaparım seni de.
Git başımdan Yıldız, yatsıya kadar yandığını bilmeyen mi var?
Git başımdan Mecnun, senin yüzünden okuldan atıldım zaten acısını senden çıkarmayayım.
Git başımdan yazar, devlette en kuytuma alırım seni.
24 Nisan 2008
TÜT SUSAM TÜT!

TÜT SUSAM TÜT!
(Tavşanlı'nın Sesi Gazetesinde yayınlanmıştır.)
Heyecanını yeni yeni yatıştırmışa benziyordu. Bakkalın kapısından girdi, elindeki küçük bez torbayı uzattı ve karşılığında sigara istedi. Bakkal, torbayı açtı, baktı, üstün körü bir bakıştı, beş paket birinci aldı raftan. Sigaraları tezgahın üzerine bırakıp deftere daldı.
Sigaraları ceketinin iki cebine bölüştürdü ve elinde kalan paketi aceleyle açtı. Diliyle sigaranın ucunu yaladı ve pantolon ceplerinde arandığı kibritiyle sigarasını yaktı.
Püfff...
Dünyalar onun oldu.
* * *
Bahçede asabi vuruşlarla odun yarıyordu Mehmet. Camiden tarafa baktı. Ayşe geliyordu, elinden nacağı bıraktı. Yönünü ona çevirdi. Bilirim onu, sert adamdı, “Aşa! Varmış mı?” dedi. Ayşe, avcunda özenle tuttuğu tek dal sigarayı Mehmet’e uzattı, “Onda da kalmamış, bunu gönderdi.” Diyebildi, ürkek bakışlarla.
Tek kat ahşap evin duvarına istiflenmiş odunların üzerine oturdu. Cebinden kibritini çıkarıp keyifle çaktı. Kükürt kokusunu burnuna çekti. Genzi yandı. Alevi yükselen kibriti dudağına doğru yaklaştırdı, sigarasını yaktı. İşler bekleyebilirdi, dağ bekleyebilirdi, çamlar bekleyebilirdi, sonbahar bekleyebilirdi, kış bir içimlik daha gelmeyebilirdi... hem şu an zaten her şey beklemeye hüküm giymişti. Mehmet, dünden beri ilk sigarasını içiyordu, dumanını savuruyordu. Ayşe, toprağa bağdaş kurmuş Mehmet’inin keyfine bakıyordu. Gözlerindeki ürkekliğin yerini başka şeyler almıştı. Başka şeyler, belki başka korkular, kaygılar, ne bileyim ben, bir kadın her şeye kaygılanır. Sigarasını içmekte olan bir erkek, hele Mehmet, o an, ne düşünse yeridir? Bir sonraki sigarasını nereden bulacak? Daha en az bir hafta var, madende paraların dağıtılmasına.
* * *
Simitçi çocuk, kapkara gözlerini ıslak asfaltta gezdiriyor. Karşısında bir simitçi daha beliriyor. Bakışıyorlar, hep denk geliyorlar bu bulvarda. Parkın duvarlarından birine oturuyorlar. Orası da ıslak, olsun, ıslanırsa, kurur da. İki simitçi çocuk konuşmuyorlar bir süre. Sonra, biraz küçük olanı, tepsisini kucağına indiriyor. Diğeri de ona bakarak kucağına indiriyor tepsisini. Simitlerden birini alıyor, simit buz gibi, bölüyor, yanındakine veriyor. Önce gelen simitçi başka yerlerde, önüne bakarak simidini yiyor. Eliyle, belki farkında olmadan, beş-altı simit kalmış tepsisindeki susamları karıştırıyor. Parmağının ucunda susam taneleri kalıyor bazen. Bazısı yanmış, bazısı ufalanmış susamları bir araya toplamaya çalışıyor. Küçük, meraklı gözlerle ona bakıyor. “Susam nasıl oluyor, aga?” Bu soruyu hiç sormayacaktı belki, belki hiç konuşmayacaktı ama ağzından kaçıveriyor bir kere. Simitçi çocuk, gözlerini sonsuz arabalardan kaldırıp bakıyor. “Tarlada bitiyor.” Kuru bir cevap veriyor, soğuk gibi. Küçük, bir daha soracak, belli de ediyor halinden. Soramıyor. Tam ağzından ikinci soruyu kaçıracak, ağzını açıyor, başka bir şey çıkıyor ağzından.
“Sıcak simiiiiit!”
* * *
Birini mutfak olarak kullandıkları (az önce de söyledim) tek katlı ahşap bir evi var Mehmet’le Ayşe’nin. Mutfaktan sesler geliyor, gelin dinleyelim, geçmişe kulak vermek ayıp değil a!
-Kışın ortasında çocuğumuz olacak, sen neyin derdindesin?
-Olsun, gücüm kuvvetim yerinde oldukça bakarız.
-Biraz da başka şeyleri düşün, bunu yapma. Elimde deri kalmadı onları toplarken. Öldüm öldüm dirildim.
-Yalnız mı yaptın sanki, bak, benim ellerimin haline bak! Bir buna kaldıysak, zaten öldük.
-Şart mı adam, sabrediver. Çocuğumuzun hatırına. Kendime mi saklıyorum, ben ne yapayım?
Mehmet, dediğini yapar, inadına dağ dayanmaz. Ve lakin, bu kadının böyle demelerine dayanamıyor. Bir de yüreği zayıf bu adamın, öyle her bakışı, her sözü kaldırmıyor. Susuyor, başını önüne eğiyor. Belli ki, kendine kızıyor. Bulaşık yıkanıyor gibi sesler gelmeye başladı. Ayşe bulaşığa başladıysa, istediğini almıştır. Mehmet, gıcırdayan kapının aralığında göründü, bakın. Ceketini omzuna atmış. Başı önünde. Akşam inmek üzere, nereye gidiyor akşam vakti? Caminin önünde oturacaktır biraz. Sıkıntısını daha da dağıtamazsa kıranlara çıkıp etrafa bakar. Kendi kendini yiyor besbelli. Karşı köye bakıyor kırandan. Titrek kandillerini fark ediliyor köyün. Aşağı fırının yeni çıkarılmış közleri bile belli. Bakıyor Mehmet, sadece bakıyor.
* * *
-Sonra ne oldu?
-Hiç, gittim yattım. Uyku devadır bu merete.
* * *
Sabahın yeni saatleriydi. Beş adam hızlı hızlı yürüyorlardı. Etraflarındaki ağaçlar seçilmeye henüz başlamıştı. Ağızlarından koyu nefesler çıkıyordu. Soğuğu soludukları görülebiliyordu. Yarı dolu yarı buruşuk torbalarını kimi omzuna atmış kimi koltuğunun altına yerleştirmişti. Hiç kimse geride kalmak istemiyordu, burun buruna gidiyorlardı geniş arazide. Hiç biri etrafına bakmıyordu. Lastik ayakkabıların ıslak çakıllarda bıraktığı sesler ve hızla alınıp verilen nefesler duyuluyordu. Aralarından biri hafif duraladı, ceketinin önünü açıp kazağının iç cebinde oyaladı elini biraz. Önde giden gruba yetişip, “Pala, şu çakmağını ver bakalım!” dedi. Pala, omzundaki torbasını öbür omzuna geçirdi, kazağının altından gömlek cebine attı elini, “Valla yanıma almamışım, Mehmet’e sor bakalım.” Sarı, sustu, bir süre sessiz ve hızlı yürümeye devam ettiler. Bu konuşmaları sanki başkası duymamıştı. Sarı, sırasını yavaştan bozuyordu. Her adımda Mehmet’e yaklaşmaya başladı. Biraz sonra Mehmet’le yan yana yürüyorlardı. Sarı, daha fazla dayanamadı. “Mehmet len, çok kızdın mı bana dün?” Mehmet hiç ses etmedi. Tepeleri aşıyorlar, tarlaların kenarlarından aceleyle geçiyorlardı. Sarı bir daha seslendi, “Mehmet len, valla kusura bakma len. Şu ateşini ver de cıgarayı tüttürelim.” Mehmet, devamlı ileriye bakıyordu. Yakın köylerden birinden ezan sesi gelmeye başladı. Mehmet’in gözlerinde küçük değişiklikler oldu. “Bir cigara da bana uzat bakalım!” dedi. Sarı hemen elindeki sigarayı Mehmet’e uzattı. Gözlerini Mehmet’ten ayırmadan bir sigara daha çıkardı cebinden. Mehmet’le ikisi durdular, Mehmet avcunun içinde yaktığı kibriti önce Sarı’ya uzattı, gözlerine baktı, hiçbir şey yokmuş gibi kendi sigarasını da yaktı. Yine çabuk çabuk yürümeye başladılar. Öndeki guruptan Hüseyin, arkasına dönüp hızını kesmeden söylendi. “Haydin len, sabah sabah b.. var şu merette!” Mehmet’le Sarı biraz koşup öndeki guruba katıldılar. Öksürük seslerine derenin şırıltısı da karışmaya başlamıştı. Pala, şapkasını çıkardı, eğilip elini yüzünü yıkadı. Elindeki torbayı Mehmet’e verip “Siz gidin, ben size yetişirim. Çavuşa söyle beş dakkada yetişecek, de.” Dedi. Aldıkları nefes alaca karanlıkta bembeyaz görünüyordu ve su buz gibiydi. Hiç kimse konuşmadı. Pala hızla lastik ayakkabılarını çıkardı. Ceketini, gömleğini, pantolonunu süratle şapkasının üzerine koymaya başladı. Öndeki gurup derenin yükseltisinden kurtulup kaybolmuşlardı.Pala, dereye girdi abdest almaya başladı. Eliyle su alıp vücuduna sürmeye başladığında titredi. Bütün vücudu titrerken giyinmesi çok zor oluyordu. Zorla giyinip, ellerini koltuğunun altına soktu ve koşar gibi fırladı. Tepeyi aşınca, gözleri sevinçten ışımaya başladı. Az ilerde Mehmet yaktığı ateşin başında onu bekliyordu. Ateşin başında çömelmiş, elindeki çomakla ateşi karıştırıyordu. “Len Mehmet, len Mehmet, len oğlum...” saçından damlayan suları sildi güya, arka cebinden çevresini çıkarıp bir daha bir daha yüzünü sildi durdu ateşin başında. Hiç konuşmadılar. Pala, titremesi geçince ayağa kalkıp zaten eriyip giden ateşin üzerine basa basa söndürdü. Mehmet de kalktı. Birbirlerine bakmadan tez adımlarla karanlıkta kayboldular.
* * *
Pala benden on yaş büyüktü, adama acırdım. Çok yaşamaz bu, derlerdi. Daha geçen sene öldü rahmetli. Turp gibiydi maşallah.
* * *
Mehmet’in gözlerindeki öfkenin değişmeye başlaması Ayşe’yi kaygıdan kaygıya sürüklüyordu. Sigarasız geçen birkaç günü öfkeyle dolduran Mehmet, o gün çok sessizdi. Durduğu yerde duramıyordu. Bahçedeki kıymıkları topluyor, yumruk kadar taşları aşağılardaki tarladan tarafa fırlatıyordu. Attığı taşlar yola kadar bile inmiyordu. Tavukları ayağıyla itiyor, etraftaki birkaç malzemeyi gelişigüzel yerlerine koymaya çalışıyordu. Odunları büyük bir hırsla yarmış, kümesin yanına istiflemişti, yapılacak bir şey yoktu. Normalde yapılacak iş kalmadığında insan içine çıkar giderdi Mehmet. Ayşe, olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Bir yandan çorbayı karıştırıyor bir yandan pencerenin kenarından Mehmet’i gözlüyordu.
Avlu kapısından Ali ağa girdi.
-Mehmet, yarın çifte geliver bize. Mehmet, Ali ağadan tarafa bakmıyordu. Başını salladı. Elindeki pıynar süpürgesiyle tavukların pisliklerini toparlamaya çalışıyordu. Ali ağa, Mehmet’in ne yapmaya çalıştığını anlayamadı. Süpürgenin önündeki pislikler, bir avlaya doğru gidiyordu, bir kümese doğru. Ali ağa, bir kez daha seslendi.
-Mehmet, oğlum, madenden gelince doğru tarlaya geliver. Ali ağa, Mehmet’in geleceğinden emin fakat hangi halde olduğundan şüpheli bir halle dönüp gitti.
Çorbanın köpükleri kabarmaya başlamıştı, neredeyse taşacaktı. Ayşe, son bir kez karıştırıp ocağın altını kapattı. Tencerenin kapağını kapatıp bahçeye indi. Bir süre Mehmet’e baktı. Kapı önünde duran güğümü ve testiyi alıp gitti. Mehmet biliyordu ki, güğüm yarısına kadar doluydu. Yine de gözleri parladı. Bu durumu tuhaf bulmakla beraber, amacına ulaşmak için bir fırsattı. Eve yöneldi, durdu, vazgeçti. Bir daha yöneldi, yine vazgeçti. Elindeki süpürgeyi hınçla yere çaldı. Yarlık olarak kullandığı kütüğün üstüne oturdu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Eline bir kıymık alıp toprağı karıştırmaya başladı. Küçük taşlar vardı, onları çıkarmaya çalıştı yerinden. Bağa taşı derlerdi eskiler. Hasan’ın mezarını kazarken, bir yaz günüydü, hep bu bağa taşlarına rast gelmişti kazma darbeleri. Ufak ufak taşlar iç içe geçmiş ve çok sert bir kütle oluşturmuştu. İnsanların alınlarındaki ve sırtlarındaki ter geldi aklına. Hasan’ın mezarı çok sağlam bir yerde kazılmıştı şüphesiz. Sağlam bir mezarı vardı. Hasan vardı, Hasan yoktu. Gidenler yoktu artık. Eskiler geçiyordu aklından, eskilerin yapıp ettikleri. Bazısına kızıyordu hala ve bazısını da affetmişti ölümün getirdiği tuhaf yumuşaklıkla.
Birden elindeki kıymığı yere sapladı ve kalktı. Eve girdi, susam torbalarını dizili olduğu raflara uzandı ve bir torbasını alıp ceketinin altına koydu. Hırsızlık ediyormuş duygusu hakimdi Mehmet’te. Ayşe’nin tavukları ünleyen sesi duyulmaya başladı bahçeden. Aniden gözleri o tarafa kaydı. Ayak seslerine bakılırsa eve girmek üzereydi. Telaşlı hali mutlaka ele verirdi kendisini. Mutfak ve oturma odasını birleştiren küçük holde karşılaştılar ve Mehmet hızla tuvalete yöneldi. Ayşe, odada işiyle meşguldü. Helaya su döktü Mehmet, ardından ceketinin altındaki susam torbasını çıkardı. Susamları ayakkabısına dökse ancak dolduracak kadardı. Torbanın ağzını iyice büzdü ve ipine bir düğüm daha attı. Helanın küçük penceresinde ileriye doğru baktı ve olanca gücüyle torbayı fırlattı.
Ayşe Mehmet’e nereye gittiğini sormadı. Akşam ezanı okunmak üzereydi. Tedirgin ama değilmiş gibi görünmeye çalışarak çıktı gitti Mehmet.
* * *
Heyecanını yeni yeni yatıştırmışa benziyordu. Bakkalın kapısından girdi, elindeki küçük bez torbayı uzattı ve karşılığında sigara istedi. Bakkal, torbayı açtı, baktı, üstün körü bir bakıştı, beş paket birinci aldı raftan. Sigaraları tezgahın üzerine bırakıp deftere daldı.
Sigaraları ceketinin iki cebine bölüştürdü ve elinde kalan paketi aceleyle açtı. Diliyle sigaranın ucunu yaladı ve pantolon ceplerinde arandığı kibritiyle sigarasını yaktı.
Püfff...
Dünyalar onun oldu.
15 Nisan 2008
Müsaadenizle Çocuklar
Müsaadenizle çocuklar, geleceğimin teminatı olarak likit fona yöneleceğim.

Müsaadenizle çocuklar, size bir kardeş bakıp geleceğim.
Müsaadenizle çocuklar, bir dünya bırakacağım size, kirlenmiş olacak.
Müsaadenizle çocuklar, size bayram yapmanızı emredeceğim.
Müsaadenizle çocuklar, oyuncaklarınızı elinizden alıp yerine mor düşünceler vereceğim.
Müsaadenizle çocuklar, horoz şeker üretip hayallerinizi renklendireceğim.
Müsaadenizle çocuklar, hakkınızda çocukça düşüneceğim.
Müsaadenizle çocuklar, siz büyümeyeceksiniz, bari ben küçüleyim.
Müsaadenizle çocuklar, eve getirdiğiniz işler için öğretmeninizi suçlayacağım.
Müsaadenizle çocuklar, çizdiğiniz resimleri toplayıp yakacağım.
Müsaadenizle çocuklar, sizi biraz teröre bulaştıracağım.
Müsaadenizle çocuklar, saman saklayacağım buraya gidin başka yerde oynayın.
Müsaadenizle çocuklar, biraz da çizgi film izleyelim hep haber olmaz ki.
Müsaadenizle çocuklar, Cin Ali kitaplarını da yakmamızı emrettiler.
Müsaadenizle çocuklar, sokakları süpüreceğiz siz de çöpe gitmeyin.
Müsaadenizle çocuklar, artık sizin yerinize köpek beslemek istiyorum.
Müsaadenizle çocuklar, buraya apartman yapacağız.
Müsaadenizle çocuklar, boşanacağız ve sizi bölüşeceğiz.
Müsaadenizle çocuklar, kulaklarınızı kapatın söveceğiz yetişkinlerle biz.
Müsaadenizle çocuklar, nefret etmeniz için önemli günlerde sıkıcı törenler yapacağız.
Müsaadenizle çocuklar, küçük canlılar olarak kalmaya devam edeceksiniz, şimdilik insan olamayacaksınız. Büyüyünce belki.
Müsaadenizle çocuklar, vakti gelince ihtiyarlamak istiyorum, beni öldürmeyin.
Müsaadenizle çocuklar, uçurtmanızı vuracağım yoksa sizi vurmak zorunda kalırım.
Müsaadenizle çocuklar, şu köşeden ateş edip gideceğim. Siz de savaşın ortasında kalmışsınız.
Müsaadenizle çocuklar, masal anlatmayı yasaklayacağım zira gazeteler var.
Müsaadenizle çocuklar, Keloğlan’ı da alıp geleyim beraber koklarız tineri.
Müsaadenizle çocuklar, yeni kanunlarla sizi koruyacağım sakın korkmayın.
Müsaadenizle çocuklar, ülkeyi böleceğim coğrafya dersiniz kolaylaşacak.
Müsaadenizle çocuklar, siz kardeş değilsiniz evlenebilirsiniz. Kim iki kardeş ki artık?
Müsaadenizle çocuklar, sizin her yerinizi eğeceğim, maymundan farkınız olsun diye eğiteceğim. Kırbacım nerede?
Müsaadenizle çocuklar, müfredattan Allah’ı çıkaracağım, yatarken Cindy’e sarılın.
14 Nisan 2008
ÇOK KISA ÖYKÜLER

Kasabanın tren istasyonunda merak ve heyecan içinde bekliyor. İlk defa tren görecekmiş gibi sadece istasyon binasının karşısında durup raylara bakıyor. Kurumuş otlar ve sıcak dışında bir şey yok ortalıkta. Birkaç yolcu bekleme salonunun kapısında durmuş bavullarının şifresini çözmeye çalışıyorlar.
Çocuk raylara bakıyor. Kurumuş bir salyangoz kabuğu var kullanılmayan raylardan birinde ama onun ilgisini çekmiyor. O sadece trenin gelip duracağı parlak raylara bakıyor. Nihayet uzaktan tren yaklaşıyor. Çok sessiz. Çocuk hala trene bakmıyor. Tren sessizce istasyonun tam karşısında duruyor. Çocuğun gözleri raylarda. İnsanlar sessizce iniyorlar ve biniyorlar. Düdük sesi hayal meyal uzayıp gidiyor. Tren geldiği gibi yavaşça ve gürültüsüz biçimde uzaklaşmaya başlıyor. Tren geçip gittiğinde istasyon binasının hemen arkasına doğru bir adamın elinde upuzun bir yularla zürafa çekip götürmekte olduğunu görüyor. Çocuk beklediği şeye kavuşmuş olmanın heyecanıyla arkasını dönüp taşları tekmeleye tekmeleye uzaklaşıyor istasyondan.
* * *
İtfaiye aracının hemen arkasında bisikletli bir adam…
Hızla pedal çeviriyor. Işıkları yanıp sönüyor aracın. Her sarsıntıda yola sular dökülüyor
araçtan. Bisikletli adam özellikle o suların üzerinden geçerek itfaiye aracını takip ediyor. O hangi yöne dönerse o da oraya dönüyor. Bir ara ışıklarda duruyorlar. Sonra bisikletli adam biraz geriden takip etmeye başlıyor. Siren sesi olmasa bile itfaiye aracı ışıklarıyla ortalığı kırmızıya boyuyor. Bisikletli adam daha da yaklaşıyor araca. Tam arakasına giriyor. Birden frene basıyor. Başka bir sokağa sapıp daha hızlı giderek bir sokak sonra itfaiye aracının önüne çıkıyor. İtfaiye aracı onu geçip gidiyor. Bisikletini durdurup bir süre arkasından bakıyor adam. Yanıp sönen kırmızı ışıklardan gözlerini alamıyor. Tekrar sürüyor bisikletini peşinden. İtfaiye aracı bir yokuşun başında duruyor. İçinden itfaiyeci elbiseleri içinde bir adam iniyor ve köşedeki büfeye gidiyor. Bir şeyler söylüyor para uzatıyor, sigara paketi gibi bir şey alıyor ve para üstünü de aldıktan sonra araca dönüyor. İtfaiye aracı yavaşça yokuşu tırmanmaya başlıyor. Bisikletli adam yokuşun sonuna kadar takip ediyor aracı. Yokuşun tam başında itfaiye aracı sağa dönüp itfaiye binasına giriyor. Bisikletli itfaiye binasının önünden o yöne hiç bakmadan geçip gidiyor. Gökyüzünde parlak bir dolunay var ve adam aya gülümsüyor.* * *
31 Mart 2008
TAVŞANLI’DA GENÇ GİRİŞİMCİLİK VE EKMEKÇİLİK
![]() |
| Ahmet ÇAKIR |
AHMET ÇAKIR: 1973 yılında Tavşanlı'nın Dutlar Köyünde doğdum. Babam inşaat ustasıydı. Yani yazın çalışır bir sene boyunca onu yerdik. İlkokulu köyümüzde zor şartlar altında okudum. Kulakları çınlasın tek öğretmenimiz vardı. Kitap, defter desen ona keza… Bir önceki sınıflardaki ağabeylerimizin kitaplarını alır çimento torbaları ile kaplık yapardık… Hatta ortaokula başlayıncaya kadar spor ayakkabım ve iskarpinim bile olmadı…
Ortaokulu ve Liseyi Tavşanlı Atatürk Lisesinde okudum. Oradan da Ege Ünv. Gıda Ekmekçilik bölümünü okumak için İzmir'e gittim. Orayı da sınıf ikincisi olarak bitirdikten sonra İzmir, Bursa, Tavşanlı ve Balıkesir'de ekmekçilik üzerine çalıştım. En sonunda da 2004 yılında Yörem'i açtık.
M.UYSAL: Siz genç bir girişimci olarak bu işe başladınız ve Tavşanlıda ki girişimcilik hakkındaki düşünceleriniz nedir?
27 Şubat 2008
Bakla Festivali
"BAKLACI" DEYINCE KIZAN ARKADASLAR BAKLA FESTIVALI YAPTI
Benim köyüme yakin bir köy Çaltılı Köyü. Balıköy'e yakın bir yer. Gidenler biliyor. 27 Mayıs 2007 Pazar günü arkadaşımla birlikte motosikletlerimize binip yola koyulduk. Harmancık yolu üzerinde, Deliktaş'tan dönünce bir yol var o yol üzerinden gidiyoruz. Ben ömrümde hiç sarhoş olmadım. Her bahar o esrikliği motosiklette ve dağ yollarında yaşarım. Kış boyunca da bu özlemle yaşarım. Çam ağaçlarının, ormanların içinden o güzelim yolda süzülürken bütün tüylerim ürperiyor ve kendimden geçiyorum. Yol üzerinde ne kadar insan varsa hepsine selam veriyorum. Yoldan uzakta, tarlalarda olanlar korna çalıyorum. Başım cezbe ile nahoş. Kıvrımlı yollarda baharın ılık rüzgârını sinemde hissettikçe kalbim yerinden oynuyor. Yahu cennet bu, diye naralar atıyorum. Arkadaşıma yanaşıp bağırıyorum, cennet iste tam buralarda bir yerde!
Festivali düzenleyenleri kastederek söylemiyorum, ben yasta olanları kastediyorum. Çaltılılı arkadaşlarım oldu. Onlarla dalga geçerdik, kızdıkları için tabi, baklacı derdik onlara. Çok kızarlardı. Onlar da bizim köyden kasıtla "Kabakçı" derlerdi bize. Ne günlerdi... Ninem Çaltılı köyünden. Dağ yolu kestirme olduğundan oradan yürüyerek giderdik. Elimden tutar götürürdü beni. Akrabalarını ziyaret ederdik. Her gittiğimde küçük köyler görmeye alışık gözlerim şaşkınlığa uğrardı. Yeni insanlar görmek utandırırdı beni. Akrabalarımı görmek şaşırtıcı olurdu. Ayni Çaltılı köylülerinin kullandığı takkeler gibi uzun ve desenli bir de takkem vardı. Küçüklüğümde Tunçbilek'te oturmuştuk bir dönem. Orada bana Kızılderili derlerdi takkemin desenleri ve garip sivri seklinden dolayı. Çaltılı Köyünde şimdilerde sık görmeseniz de hala var o takkelerden.
Sizi gidi baklacılar sizi... Belde belediyelerinin bile beceremediği organizasyonu o köy becerdi. Kıskanmamak elde mi? Çaltılı köyünün sitesinden (http://caltilikoyu.sitemynet.com/foto/index.htm) festival hazırlıklarının hepsini okudum. Satır satır kaleme almışlar. Neler yaptıklarını hangi zorluklara şahit olduklarını, Birkaç kişinin nasıl bir fedakârlıkla bu işi omuzladığını gördüm. Bu nedir simdi? Ne mi, memleket sevdası iste. Kocaman bir yürek ve o yüreğe dar gelen memleket sevdası. Bu adamlar köylerini seviyorlar, memleketlerini, ülkelerini seviyorlar. Doğduğu yeri seven, vatanını seven insanların azmi bu. Başka ne olsun? Bir edebiyatçının kaleminden festival izlenimi okuyunca abarttığımı, yazımı süslemek için böyle duygusal yaklaşımlarda bulunduğumu, okuyucuyu kışkırtacak cümleler kurduğumu düşünüyor olabilirsiniz. Siz bilirsiniz. Doğduğum topraklara yaklaşırken tüylerim ürpermiştir hep. Kokusu beni çocukluğumun cennetine götürmüştür. O adamların da bunu hissettiklerini düşünüyorum. İnsan memleketini sevmez mi? Vizontele filminde belediye başkanı o kupkuru tas toprak olan kasabası için neler konuşmuştu? O güzel insan Mekke'den çıkarken neler düşünmüştü? Kupkuru Mekke'den. İnsanların memleket sevdası hep yüreğimi yerinden oynatmıştır.
Motosikletlerimizle köye girdiğimizde bizi gençler karşıladı. Araçlarımıza festival çıkartmaları yapıştırdılar. Yolu gösterdiler. Festival alanına kadar köyün içinden geçtik. Araçlarımızı park edip kalabalığa katildik, yemeğimizi yedik. Yüzlerce tanıdığımı görüp selamlaştım. Eski arkadaşlarımı görmenin mutluluğunu tattım. Civar köylerin neredeyse hepsi oradaydı. Kimi görsek eskiye akıp gidiyorduk. Festival programı falan inanın pek umurumda değildi. Önemli olan o topraklar ve o toprakların insanları. Festival programını tam olarak takip ettiğimi söyleyemem. O, isin bahanesi bana göre. Meydanda gösteriler olurken biz eski dostlarla muhabbet ettik. Yeniden görüşmenin tadını çıkardık. Sebep olan festival komitesine teşekkürü borç bilirim.
Bir de meydana kurdukları adini bilmediğim ama babamın dediğine göre "Cungurdeş" adındaki şeye bindik. Ortada iki metrelik bir direk ve onun üzerinde telefon direğinden biraz uzunda bir ağaç. İki kenarında tutunacak yerler var. Karninizi dayıyorsunuz, tutunuyorsunuz ve dönerek uçmaya başlıyorsunuz. Bir nevi tahterevalli gibi bir şey. Karşımdaki benden ağır olunca ayaklarım yere hiç değmedi tabi. Festival alanı neşe doluydu. Seyyar tezgâhlar, balon dağıtanlar, şapka dağıtanlar, yemek, ayran dağıtanlar, koşuşturan çocuklar, telaşlı insanlar ve çok sıcak bir hava. Ne gündü ama!
Alandaki gösterileri izlerken çimenlerin üzerinde ayakkabılarımı çıkartarak bekledim. Toprak beni hissetsin istedim. Ben de onu hissedeyim. İşe bakin her beş dakikada bir ayakkabılarım kayboldu. Öylece ortalıkta ayakkabı arandım festival boyunca. Çalındı mı? Yok canim daha neler? Muzip arkadaş mı yok, her yerdeler sağ olsunlar. Şayet o gün festival alanında çoraplı bir adamın saf saf gezindiğini görmüşseniz o bendim iste.
Çaltılı köyü ilginç bir yer. Türkiye'nin her yerinde Çaltılılı bulmak mümkün. Festivali düzenleyenler de zaten çoğu köy dışında ya memuriyette ya da başka islerde çalışanlardandı. Köyün desteğini azımsadığım için söylemiyorum dışarıda ne çok okumuş, kendini geliştirmiş, önemli vazifeler ifa eden, devletin önemli kademelerinde görev yapan insanlarının olduğundan dem vuruyorum. O insanlar dışarıda olunca, gözden ırak olan gönülden ırak olur, dememişler. İşe bakin kimin aklına gelir bir köyde festival olacağı? Bu birincisi devamı nasıl olacak merak ediyorum. Daha birincisinde göz dolduran bir festivale imza attılar. İnşallah ikincisi ve daha nicelerini planlar ve hayata geçirirler. Heyecanla bekliyorum.
Festivalden önce cuma günü Ahmet Uluçay ağabeyin filmini köy meydanında halka izletti komite. Bizzat Ahmet ağabey ve oyuncularla birlikte ben de, dış kapının mandalı babında katildim. Sinema köyün orta yerindeydi yani. Tepecik kasabasının yapamadığını Çaltılı yaptı.
Son olarak sunu ilave etmek lazım, insan doğduğu toprakları sever, demiştik ya. Aynı zamanda kıskanır da. Aslen Balıköy'lü değilim. Köyümün adi: Kadıköy. Üç köy birleşip belediye oldu ve benim köyümün adi Kadı Mahallesi oldu. Olsun varsın. Bundan bana ne? Kim sorarsa sorun ben Kadı Mahallesi demiyorum. Olur mu canim, varlığımın bir parçasını nasıl yeniden adlandırır ve öyle yasamaya alışırım, reva mı bu?
14 Ocak 2008
KÜTAHYASPOR KONUĞUMUZDUR


KÜTAHYASPOR KONUĞUMUZDUR…
Kütahyalılar konuğumuzdur. Kültür kodlarımızda konuk nasıl ağırlanırsa öyle ağırlamalıyız. Onlar da elbette konuk olduklarını bilerek ve sporun barış ve kardeşlik ruhuna uygun olarak gelecekler ve konuk olarak ağırlanacaklar.
Daha önce yaşananları biliyorum. Siz de biliyorsunuz. Bu sefer başka. Kendi takımları ile gelecekler ve elbette kendi takımlarını destekleyecekler. Bizim üzerimize düşen sadece onları güzellikle ağırlamaktır. Onların yapacağı (Bunu onlardan asla beklemiyorum.) taşkınlıklara karşı da aynı tutumu devam ettirmeliyiz.
Taraftarlar daha şimdiden internet forumları üzerinden kapışmaya başlamışlar beni üzen odur. Balıkesir maçındaki olumsuz davranışları unutmuş değiliz ama ebediyete kadar da bu hatalarını yüzlerine vurmaya devam edemeyiz. Biz ev sahibiyiz, gereken incelik ne ise o bizim görevimizdir. Burada bir tatsızlık çıksın istemiyorum. Tavşanlı adının hiçbir tatsız olayla anılmasını asla istemiyorum, siz de istemezsiniz. Biz onların ilçesiyiz, onlar bizim ilimizdir. Aradaki tatsızlık çözülemeyecek bir şey değildir. Her iki takım da birbirine sahip çıkmalıdır. Hiçbir gecikmeye mahal vermeden bu hemen yapılmalıdır. Her iki takımın yetkilileri, her iki takımın taraftar grubu liderleri acil tedbirler almalı ve maç öncesi buluşma gerçekleştirmeli ve bu tatsız geçmişi hemen çözüme kavuşturmalılar.
Spordaki olumsuzluklar diğer alanlara da yansıyacaktır. Bir arada yaşamak zorundayız. Aramızda kaç km. var şunun şurasında? Artık 20 dakikalık mesafede Kütahya’nın bir mahallesi kadar yakınız birbirimize. Sporun ruhuna hiç uymayan kavgalar, şiddet, küfür hiç ama hiç olmamalı sahalarımızda. Hele il-ilçe olan iki şehir arasında hiç olmamalı.
Tavşanlılı Neşter grubuna buradan özel ricalarım var. Siz bu tatsızlığı önleyebilirsiniz. Nasıl yapacağınız konusunda benim akıl vermeme ihtiyacınız da yok elbette. Lütfen bu tatsızlığı çözün ve her iki taraf da maçı gönül huzuru içinde seyretsin. Maçın skoru ne olursa olsun kazanan iliyle ilçesiyle biz olalım. Birkaç kişinin yaptıklarını toptan bir güruhun üzerine yığmaya kalkmak haksızlık olacaktır.
Kütahya gurubu veya GMŞ’ye de seslenmek istiyorum: Buraya gelirken şunu unutmayın biz sizin her koşulda kardeşiniziz. Aradaki rekabet bunu değiştiremez. Linyitspor’u desteklemenizi hiç kimse beklemiyor ancak, küfür kullanmadan kendi takımınızı coşkuyla destekleyebileceğinizi de aklınızdan çıkarmayın lütfen. Bizim misafirimiz olarak buraya geleceksiniz ve güzel karşılanacaksınız. Arada internet üzerinden ya da başka yollarla size ulaşan mesajları boş verin. Onları dikkate almayın ve siz de ona benzer mesajlar göndermeyin. Bugün sporda birbirini ezmeye çalışan yarın başka sahalarda da ezmeye çalışacaktır. Buna izin vermeyin.
Tavşanlılılar da buna dikkat etmeli ve kötü niyet taşıyan hiçbir tezahüratı veya mesajı iletmemeli karşı tarafa. Onlar bir futbol müsabakası dolayısı ile rakibimiz olabilirler ama devamlı olarak, coğrafi refikimiz, manevi kardeşimiz, fiziki komşularımız, siyasi bağımızdırlar. Biz onlara onlar da bize ihtiyaç duyacaklar hayat devam ettikçe. Kötülükte asla yardımlaşılmaz. Yardımlaşma veya destekleme olacaksa bu iyi şeylerde olacaktır.
Bu haftaki maçtan sonra hiç kimsenin aklında kötü şeyler kalsın istemiyorum. Benim gönlüm de elbette Linyitspor’un kazanmasını istiyor ama Kütahyaspor kazanırsa bunu olgunlukla karşılarım. Maç bitince kendi oyuncularımı da karşı takımın oyuncularını da tebrik eder evime dönerim. Benim hedefim iyi bir karşılaşma seyretmektir. Bu bir savaş olsaydı ve namusum, vatanım, bayrağımın şerefi zedelenecek olsaydı oradan yenilgiyle dönmek değil canımı bırakarak kalmayı tercih ederdim. Lakin ortada savaş yok. Bir maç seyredeceğiz, mağlup olan kişiliğiniz ve insanlığınız olmasın.
11 Ocak 2008
DİLİNİ EŞEK ARILARI YAZSIN!

“Kamussuzluk, namussuzluktur.”
“Namussuzun kamusu yoktur.”
“Kamus, namussuzlara lazım değildir.”
“Kamusun lazım olduğu yerler çok değilse namussuzluk yaygındır.”
“Yabancı dil hayranlığı, kamussuzluktur.”
“Namussuzlar pek uzun konuşamazlar.”
Mantıkî çıkarım, imza: M.Uysal.
Namus: Edeb, haya, doğruluk ve güvenilirlik gibi faziletlerin sonucu olan ve yüksek değer taşıyan haslet; ahlakî ölçülere olan bağlılık. Edep, iffet, ırz, ismet. Doğruluk, dürüstlük. Haysiyet, itibar.
Kamus: sözlük, lügat, büyük sözlük. Bir dilin kelimeleri. Mantık dersini severdim ama pek yararlanma fırsatım olmadı. Hep geçici öğretmenlerle muhatap olmak zorunda kaldım. Geçen yıllarda Marmara Üniversitesinin yayımladığı "Mantık Yanlışları" kitabını aldım, ilgim devam etsin diye. Mantık ilmiyle olan bağım çok kuvvetli değildir yine de kullanmayı severim. Cemil Meriç’in, alıntıladığım cümlesinden ne kadar doğru çıkarımlar yaptığım tartışılır. Yanlış da olsa benim için bir düşünce silsilesi oluşturduğundan, bu çıkarımlar önemli.
Dil, önemli bir araçtır. Kimin dilini ne için kullandığımız da çok önemli. Farklı dil bilen insanlara ihtiyacımız var. Fakat toplumun tamamının başka bir dili öğrenmeye kalkışmasına ihtiyacımız yok. Karganın, kekliği taklit babında yaptığı, haysiyetsizlikten başka nedir? Yahut bülbülün çektiği, dili belası.
Şimdi hiç oraya buraya dolandırmadan şunu aktaralım: “Bursa’nın Nilüfer ilçe belediyesine “Dil” ödülü verildi. Bursa’nın merkez Nilüfer ilçe belediyesinin iş yerlerinde Türkçe isim kullanılması yönündeki meclis kararı sebebiyle Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından ödüllendirilmesine karar verildi.” (23/04/2003) Gazetelerden bir haberdi bu aktardığım. Elbette başka dillerden gelen kelimeleri de kullanmak zorunluluğumuz var. Bunun bir sınırı olmalı değil mi? Kamussuzlara hatırlatılması gerekenleri kim hatırlatacak? Dil, bir toplumun en değerli hazinesidir. Onu kim yağmalamak isterse hırsızdır. Dili kim bozmak isterse, kim başka dillerle karma yaparsa uyarılmalıdır.
Bu çerçevede (haberle ilintili olarak) şehir olarak, biz de artık İDK’dan (İngiliz Dil Kurumu) bir ödül bekliyoruz. Ödül töreninde sizi de aramızda görmekten mutluluk duyacağız. Very interesting bir olay olacak, kaçırmayın!
07 Ocak 2008
MÜTHİŞ CENAZE İLANI
(Bu bölüm yukarıdakinin aynen tekrarıdır, okumadan bir alt paragrafa geçebilirsiniz.) Cenaze ilanı! Rahmetli Ali Peyramoğlu'nun oğlu, Hacı Mustafa Demirdeli'nin damadı, Tornacı Zeki Oyandemir'in yeğeni, Ahmet, Mehmet, Veli ve Türkiye Odun Kömürü emekli işçilerinden Feraiz Peyramoğlu'un babaları, gemici ustalarından Halil ustanın uzak akrabası, eski Sabah gazetesi yazı işleri sekreterinin kocasının kayınbiraderi, rahmetli semerci Kamil ustanın torunun amcaoğlunun dayısı, bir ara gazete dağıtan delikanlının bisikletini tamir eden Tayyar ustanın manevi dedesi, lokantacı Dayı Kerim'in kaynanasının teyzeoğlu, yetmişlerde yıkılan istasyon binasını yeniden yapan mühendisin hala oğlu, halen sağ olan çömlek yapımcısı Semenderdereli Akçakoca Temiz ustanın kızının eski yavuklusu, emekli nüfus memuru Vasfi efendinin baldızının kayını, demir yollarından emekli Tevekkel Yusuf ağanın şaka olsun diye yola bağlayıp ölümüne sebep olduğu Hıyarların İbiş'in kumasının eniştesi, bazen uzun yol bazen kısa yol şoförlüğü yapan halen emirler caddesinde itina ile taşımacılık yapan Emin Keloğlan'ın 1979'da ölen küçük kardeşinin bir büyüğü olan rahmetli keçe ile bıçak bileyen Hasan beyin bacanağı, Almanyalı (Nasıl yani?) Filinta Kazım'ın mercedesini tamir eden Vedat ustanın iş ortağı Nedret Kerimov'un torununun bitişiğinde oturan Hatice teyzenin kiracısı içgüvey Galip'in kuzeni, emekliliğine kırk yedi gün kalan Mehmet Peyramoğlu vefat etmiştir. Kendisine Allah'tan rahmet yakınlarına başsağlığı dileriz. 

