29 Nisan 2008

HAYRANIM SİZE!

HAYRANIM SİZE!
Hayranım size, nasıl da kendinizi övmeyi beceriyorsunuz!
Hayranım size, etli ekmek derdinizin tasavvurunu ciltler dolusu anlatsanız bu kadar kolay anlamazdım.
Hayranım size, avuç içi kadar mutluluğu istiyorsunuz sonra da sevdiğinizi avcunuzun içiyle tokatlıyorsunuz!
Hayranım size, elinizden her iş geliyor. Elinizden giden iş olunca haber verin lütfen.
Hayranım size, etiniz ne budunuz ne yine de kıyma olabiliyorsunuz.
Hayranım size, gırtlağınızı ne güzel kullanıyorsunuz. Hem şarkı söyleyip hem yemek yiyebilen... doğrusu hayranım.
Hayranım size, vapur özlemimizi dindirmek için apartman kaloriferini ha bire ateşliyorsunuz.
Hayranım size, ömrünüzde trene binmemiş olmanızı öküz olmamanızla ne güzel bağdaştırıyorsunuz.
Hayranım size, on parmağınızda on adet yüzük. Sahi, kaç kişiyle evli değilsiniz?
Hayranım size, beni en iyi siz anlıyorsunuz, taş olmak da ayrıcalık tabi.
Hayranım size, yalnızlık özleminizi dile getirirken etrafınızdaki kalabalığı önemsiyorsunuz.
Hayranım size, beyaz, pembe, sarı derken yalanınızı bile sevdirebiliyorsunuz.
Hayranım size, ne güzel işgal ediyorsunuz, bize de uğrasanıza başka hayranlarınız da var üstelik.
Hayranım size, ünlemi olmayan cümleleri de ünlemli gibi yutturabiliyorsunuz.
Hayranım size, bir bakışta harita okuyup yazabiliyorsunuz. Zor oluyordur tabi.
Hayranım size, ellerimden anlayabilirsiniz hayranlığımı. Alkışlamaktan oldu bu nasırlar, ağır işçi sayılırım.
Hayranım size, bir imza ve burnunuzu karıştırırken çekilmiş bir fotoğraf alabilir miyim?
Hayranım size, işte ispatı. Bu elimde gördüğün şey bir zamanlar tanktı şimdi kendimi çiziyorum.
Hayranım size, bütün filmlerinizi seyrettim, izin verirseniz telefonlarınızı da dinlemek istiyorum.
Hayranım size, burnunuz havada geziyorsunuz ve düşmüyorsunuz. Ya, tabi belediyeyi de tebrik etmek lazım.
Hayranım size, gazetenin bütün fotoğraflarını tetkik ediyorsunuz.
Hayranım size, elleriniz temizken bile hiç “avcunuzu yalamıyorsunuz”.
Hayranım size, iki el ve yaka kelimeleri deyim olarak suratınıza haykırılsa bile tek elle selamlamayı becerebiliyorsunuz.
Hayranım size, sulanmış beynimle hayranlıktan başka duygum faal değil çünkü.

ELİMDEN BİR ŞEY GELMEZ

ELİMDEN BİR ŞEY GELMEZ
Elimden bir şey gelmez, sizin kafada bir sorun var.
Elimden bir şey gelmez, eşeklerle ilgili çok fazla atasözümüz var.
Elimden bir şey gelmez, iplerimizin un serilebilir halde imal edilmeye başlandığını hayıfla görüyorum.
Elimden bir şey gelmez, şeme gelecek pervaneleri belediye ilaçladı.
Elimden bir şey gelmez, kız çocuklarının bebek yerine kadınla (barbi) oynamasını büyük şirketler arzu ediyor.
Elimden bir şey gelmez, gazeteleri getirecek köpek, kemiksiz kaldı.
Elimden bir şey gelmez, ses sanatçımızın filmi yayınlanacak.
Elimden bir şey gelmez, tavşanın bol olduğu yere avcı da bol gelir.
Elimden bir şey gelmez, demir leblebi üretmiyorlar.
Elimden bir şey gelmez, kömür sırasındaki kavgada adamın kafasına dolarla vuruyorlar.
Elimden bir şey gelmez, iftar çadırını ben değil şevval sökecek.
Elimden bir şey gelmez, yatıya kalmak için ayılara gitmenize izin veremem. Bahara çok var.
Elimden bir şey gelmez, yüzüklerin efendisine de sordum evlenmemize mana veremiyor.
Elimden bir şey gelmez, saha buz, Letonya uzak.
Elimden bir şey gelmez, riyayı sokağa salmışlar “gezmem.” dememiş.
Elimden bir şey gelmez, koşa bademi görmemişim, seni mi tanıyacağım.
Elimden bir şey gelmez, şemsiyemin sivri kısmı ile rahatsız ettiğim insan sayısı, dilimle rahatsız ettiğimden az kalır.
Elimden bir şey gelmez, zaten bir elin nesi var ki?! (103333323/ 3333333)
Elimden bir şey gelmez, sinagog, havra ve kiliselere daha çok saygılıyım; cami çok var zaten!
Elimden bir şey gelmez, misafirler öyküyü katlediyor.

BU SEÇİMLERDE ADAYIM

BU SEÇİMLERDE ADAYIM
Bu seçimlerde adayım, bana güvenebilirsin.
Bu seçimlerde adayım, akrabayız ne de olsa.
Bu seçimlerde adayım, projelerimi duysan hak verirsin.
Bu seçimlerde adayım, başka kim var ki?
Bu seçimlerde adayım, şehrin altını üstüne getireceğim.
Bu seçimlerde adayım, vaatlerimi sana da söylemiş miydim?
Bu seçimlerde adayım, artık yonca için yazı beklemeyeceksiniz! (Oooo!)
Bu seçimlerde adayım, sizde propaganda el kitabı var mı?
Bu seçimlerde adayım, makyaj uzmanı ve fotoğrafçıya gitmeden önce estetik cerraha uğrayayım dedim.
Bu seçimlerde adayım, seçimlere kadar burnuma filtre taktıracağım.
Bu seçimlerde adayım, verdiğiniz her oy seçimden sonra iade edilecek, garanti ediyorum.
Bu seçimlerde adayım, çoluk çocuk nasılar, validenizin ellerinden öperim.
Bu seçimlerde adayım, mahallenizin bir sorunu var mı? Vardır tabii, çözmek için şey ettimdi.
Bu seçimlerde adayım, parti amblemimizi hatırlıyorsunuz değil mi? İşte onun altına basacaksınız.
Bu seçimlerde adayım, bir doğru on altı yalanı temizler. Doğruları çoğaltmaya çalışıyoruz tabi!
Bu seçimlerde adayım, değiştirmeden önceki en son cep telefonu numaramı veriyorum not alın lütfen. Diğer telefonda sekreterim olacak nasılsa.
Bu seçimlerde adayım, kibrit kutusu bile vasatî kırk çöp alıyor ben, oyların yarısını alırım.
Bu seçimlerde adayım, gerçi ceketim de aday ama herkese söyleme.
Bu seçimlerde adayım, bir maniniz yoksa sandığa bekleriz.
Bu seçimlerde adayım, arkama bakmadan tam iki yüz elli bir adım gidebiliyorum. Ters parende de atabiliyorum ama onu seçime yakın söyleyeceğim.
Bu seçimlerde adayım, siz... durun bakalım, hımm, teyzenizle bir akrabalığımız var mıydı?
Bu seçimlerde adayım, artık buraya taşınmaya karar verdim.
Bu seçimlerde adayım, kurtlarla ilgili belgeselleri bitirdim tilkileri ve çakalları izliyorum.
Bu seçimlerde adayım, seçimden sonra dağıtılmak üzere seçmenlere kına paketleri hazırlıyorum. Hani ihtimal ki...
Bu seçimlerde adayım, doktor bey hafızamı dört aylığına nasıl geliştirebilirim?
Bu seçimlerde adayım, bu genetik midir, çocuklarıma da bulaşır mı?
Bu seçimlerde adayım, yapılacak iyiliklerin listesini çıkarın bana!
alışveriş, mp3 player, ses kayıt, lcd tv, dijital fotoğraf makinesi, tv,

BEN SANA SÖYLEMİŞTİM

BEN SANA SÖYLEMİŞTİM
Ben sana söylemiştim, ben söylemiştim demekten nefret ettiğim halde söylemek zorundayım.
Ben sana söylemiştim, sıcaklarda insan beyni sulanıyor, cıvık bir şey oluyor. Şimdi ya ilerle ya da müsaade et, biz bari elektrik faturamızı ödeyelim.
Ben sana söylemiştim, kargalar evde beslemeye müsait olsa bile kız arkadaşlara sevdirmek için uygun değiller.
Ben sana söylemiştim, yaz gecesi romansı, dediğim o değil. Sen kalkmış, Anna Karenina okuyorsun. Bir şarkı yahut şiir yeterdi.
Ben sana söylemiştim, kaşığım, pilavdan döndüğüm için değil fazla yıkanmaktan kırıldı. Hem, hala pilavdan nasıl dönülebileceğini keşfetmiş değilim de.
Ben sana söylemiştim, tavukları yemlemeyi unutursan yumurtalar ölü doğar. (Geniş düşün)
Ben sana söylemiştim, kar sporu yapmak için pek geç. Lakin, seni sevdiğimi söylemek için geç kaldığım anlamını taşımaz bu.
Ben sana söylemiştim, “Okumak cahilliği alır, eşeklik baki kalır.” sözünü söyleyen adamın biri değil. Onu bir kadın söylemiş olmalı. O zaman şöyle söylemeliyiz: Ademin biri söylemiş.
Ben sana söylemiştim, odun ve kömür almak lazım. Elbette tavuklara da yem almak lazım, yemlemeyi unutma ama.
Ben sana söylemiştim, önünden kara kedinin geçme ihtimalinin olmadığı bir yer bilmiyorum. Bilseydim bile önce savcılığa suç duyurusunda bulunurdum.
Ben sana söylemiştim, “Hatun kişi niyetine” denildiği zaman travestiler için kılınan namaz, pek anlamlı olmaz. Sözlük karıştırmalıyım; kitaplar, hocalar; hepsi eski ve fakat yenilenmiş olmalı.
Ben sana söylemiştim, balkondaki göbekli bir erkekle daha ciddi konuş. Garip benzetmelerde bulunmak için sahili yahut ne bileyim, çayırı seç.
Ben sana söylemiştim, çocuğuna boşuna balık tutmayı öğretiyorsun. Önce mecazı keşfet.
Ben sana söylemiştim, mızraklı ilmihalin içinde bile mecazsız ifade vardır ve bu ikisini ayırmak için muska yazdırmak gerekmez.
Ben sana söylemiştim, kahve içmeye karar verdiğin zaman milliyetçilik duyguların azıyor. Ata herkes binebiliyordu eskiden, ne var bunda?
Ben sana söylemiştim, internette ne ararsan var diyenlere hemen inanma. Bak işte rezil ettin bizi, sigara külünü her yerde bulabilirdik.
Ben kendime de söylemiştim, bunları boşuna yazıyorsun. Boş şeyler olarak görünüyorlar ve kimse anlamıyor.

İYİ Kİ DOĞDUN!

İYİ Kİ DOĞDUN!
İyi ki doğdun; “seni doğuran ana olsun bana kaynana” şarkısı muhatapsız kalmadı.
İyi ki doğdun; sensiz bu şehir virandı.
İyi ki doğdun; orada çürüyüp gidecektin yoksa.
İyi ki doğdun; beşik ustaları ekonomik krizdeydi.
İyi ki doğdun; kim bulutları paraya benzetebilirdi ki başka?
İyi ki doğdun; mum üflerken pastanın üzerine tükürebilen başka arkadaşım da yoktu zaten. Şimdi sadece sana afiyet olsun.
İyi ki doğdun; ordumuzun bir nefere daha ihtiyacı vardı.
İyi ki doğdun; dünyada, krank mili eskiticilerine kim dudak uçuklattırabilirdi ki senden başka?
İyi ki doğdun; “benden sonra tufan” diyebilecek biri daha yetişecek.
İyi ki doğdun; babanın cebindeki akrebin başı ezilecekti zaten.
İyi ki doğdun; vatan sana emanet; dönünce kızları da emanet edeceğiz.
İyi ki doğdun; anan seni dışarıda görmekten daha da memnun.
İyi ki doğdun; ablan seni sümüklüböcek sanıyordu içerdeyken.
İyi ki doğdun; nüfus memurlarının da canı sıkılıyordu zaten.
İyi ki doğdun; boşuna uykusuz kalmamış oldular böylece.
İyi ki doğdun; ozon tabakasında bir delik eksikti, sen tamamlarsın artık.
İyi ki doğdun; dedenin bastonu kırıktı. Tam zamanında geldin.
İyi ki doğdun; cep telefonu da yeni icat edildi hem.
İyi ki doğdun; neredeyse kış gelecekti.
İyi ki doğdun; seni özlemiştik.
İyi ki doğdun; hediyeni böyle bir yolla vermeye çalışmama kızmayacak bir sen varsın.

KIZMA BİRADER

KIZMA BİRADER
Kızma birader, altı üstü bir oyun!
Kızma birader, tavsiye istedin ben de verdim. Sen hiç kurtla konuşmadın mı?
Kızma birader, seçim yaklaşıyor, o bakımdan biraz sokulacağım sana.
Kızma birader, elif bile mertek olur sen istersen!
Kızma birader, zar tutan “dibini” yalar.
Kızma birader, artık bal kutularını sızdırmayacak biçimde yapıyorlar.
Kızma birader, duydukların benim söylediklerim değil, benim söylediğimi söyleyenlerin sesi.
Kızma birader, ben hala hangi dinin teröre servis yaptığını hangisinin bulaşıkçılık yaptığını çıkaramadım!
Kızma birader, futbolla intikam alınca böyle oluyor. Adamlar duymazdan geliyorlar.
Kızma birader, kısaltmaların sadece terör örgütlerine ait olduğunu sanıyordum. Ne bileyim CIA’in devlet markalı olduğunu.
Kızma birader, portakalı soydum ve baş ucuma koydum. Üstüne basmasaydın.
Kızma birader, siyah cüppeli görünce rahip sandım!
Kızma birader, Tel Aviv’in tellerine kuşlar konmuş, taşım sana değil!
Kızma birader, kelimelerin başına “anti” koyunca ne anlama geldiğini çözemedim. Anti inek, süt içmeyen değil mi yani?
Kızma birader, şunun şurasında hepimiz kardeşiz ama sen, milyon kardeş öldüren bir kardeşsin.
Kızma birader, alışkanlık yapacağını söylemiştim. Kötülük alışkanlık yapar.
Kızma birader, kızınca güzel olmuyorsun.
Kızma birader, buz koyacak yerin kalmadı.

HER ŞEY YOLUNDA!

HER ŞEY YOLUNDA!
Her şey yolunda, henüz yağmur çatıma yağıyor...
Yolunda her şey, oturduğum topraklarda ne eksen biraz bitiyor ama eken yok. Yine de her şey yolunda.
Tam 450 milyon emekli maaşım var ve ben zor geçiniyorum yine de her şey yolunda, önümü kesen yok.
Of, kafa ütüleyen adamlar! İşte, bize zararı var mı demir kuşların? Balkonuma attığım yarım ekmekleri gagalayan serçelerim de var üstelik, her şey yolunda.
Bir türkü tutturabiliyorum, dünden kalma. Yarına umudum varmış yokmuş, bırakın bunları, şimdilik her şey yolunda.
Her şey yolunda, bu topraklar daha kaç cesedi saklar kokmadan. Ki, ölen ölür, kalan sağlar derdimizdir. Olsun, her şey yolunda.
Her şey yolunda, kim ne halt ediyor seçebiliyorum, bütün renkleriyle hem de. Kim, kime ne yapabilir tahmin edebiliyorum, haberim var yani haber verildiği kadarıyla. Gerisi önemli değil, her şey yolunda.
Yaşım kaç olursa olsun, kim olursam olayım, bilirim ki bütün insanlar ekmek düşmanıdır. Düşmanıma karşı koyacak gücü kendimde bulamazsam, belki birazını paylaşırım ekmeğimin, epey var daha. Kaygıya gerek yok hâlâ, her şey yolunda.
Her şey yolunda, bakınız yollar araçlarla dolu, bu gün pazar ve düğünler oluyor. Bu demektir ki, her şey yolunca gidiyor. Giden gider, gelecek, bir sonraki cumadan itibaren başlar, her şey yolunda.
Kulların, hakimiyeti kaygısız tasasız kime nasıl devrettikleri değil önemli olan. Önemli olan hakimiyetin devamıdır; keyfimin gıdasını temin etmiş bir barbar, ne umurum, her şey yolunda.
Bakarsın bahar gelmiş, bakarsın yaz. Bakarsın kış olur, bakarsın sonbahar... Günler deveran edip gitmede, sana ne, bana ne, ona ne... çiçekler kanla sulanmışsa; su da vardı hâlbuki. Her şey yolunda, su akmadadır bildiğince.
Yatıyorum yatak, sıcak. Kalkıyorum kahvaltı, enfes. Ölürsem kabrimi kazın bayıra düze... Zamanım olursa daha, bir kaç yeri görür, bir kaç lezzeti tadarım; planlarım var öbürsü güne dair. Her şey yolunda, geleceği görebiliyorum.
Bir abam var atarım, nerede olsa yatarım. Bankada tanıdıklarım var bir de. Bilir onlar işini, abasıza söylemen dedim. Abamı atacak yer mi yok? Buyurun, işte kuzey, işte kuzey batı, işte Siyu’ların memleketi... Her şey yolunda, zira sevdiklerim arasında efendileri var efendilerimin.
Parmağımdaki ip, henüz unutmamak için değil, kuklam var ufak tefek, bir kaç. Ha sırtımdaki ipler mi, kafamdaki, kollarımdaki, bacaklarımdaki hatta midemdeki? Yok canım bağlı değilim hiç kimseye. Kuklacım inatla söyledi, her şey yolunda.
İnandım iman ettim. Yalnız, bir çiçekle ibadet olmaz, dedi Sahip. Ver çiçeği kurbana, beslensin, dedi. İnat işte, karşı durabiliyorum bakın Sahip denen yaramaza, her şey yolunda.
Yolar ki, asfalttır, çiçeği nedeyim. Çamuru nedeyim. Haritamın bir kenarı denizdir, bir kenarı daha, bir kenarı daha. Öbür yanını sormayın ama, oradan öte yol var mı bilmem daha. Bu da geçer yahu! Yol/iz bilmesem de her şey yolunda.
Yol açarım, yol alırım, yol/yordam bilirim; yol gösterene yolunu şaşırtacak gücüm var epey, yolumu bulmuşum ben. Yolcuyum, yoldaş istemem ekmeğimi bölecek. Her şey yolunda, merak buyurmayın, yol kesene yolluk bulunur vicdanımda.
Şışş... çevir kazı yanmasın! Her şey yolundayken yol uyanmasın.

BİR KİTAP OKUDUM

BİR KİTAP OKUDUM
Bir kitap okudum ve salak yerine konuldum.
Bir kitap okudum, hayatım değişti.
Bir kitap okudum, harfleri gözümü tırmaladı.
Bir kitap okudum, epey kalındı!
Bir kitap okudum, resimlerini beğendim.
Bir kitap okudum, okutana da lanet okudum.
Bir kitap okudum, bir daha okudum.
Bir kitap okudum, çok eskiydi ne söylediğini anlamadım.
Bir kitap okudum, keyif aldım.
Bir kitap okudum, zaten okumam gerekiyordu.
Bir kitap okudum, okumasam da olurdu.
Bir kitap okudum, hayatım değişir gibi oldu; onun bir kitaptan başka bir şey olmadığını anlayınca eski halime döndüm.
Bir kitap okudum, zengin oldum.
Bir kitap okudum, bir daha da okumadım.
Bir kitap okudum, adını hatırlamıyorum.
Bir kitap okudum, o mu beni okudu ben mi onu okudum şaşırdım.
Bir kitap okudum, baştan sona değil ama!
Bir kitap okudum, sayfa numaraları sondan başa gidiyordu.
Bir kitap okudum, su gibiydi; elim ıslandı.
Bir kitap okudum, “Beni okuma!” diye, yalvarıyordu.
Bir kitap okudum, ne okuduğumu sordular.
Bir kitap okudum, okuma bilmem zaten.
Bir kitap okudum, benden bahsetmiyor diye sevmedim.
Bir kitap okudum, çok kitap okumuş gibi oldum.
Bir kitap okudum, ilk defa okuyor gibiydim.
Bir kitap okudum, bir daha okurum belki.
Bir kitap okudum, ezberledim.
Bir kitap okudum, herkes okumuş.
Bir kitap okudum, hep okuyacağım.
Bir kitap okudum; nokta.

NE İYİ ETTİN!

NE İYİ ETTİN!
Ne iyi ettin de geldin, eksik olanın kim olduğunu tartışıyorduk biz de!
Ne iyi ettin de verdin, biz de dilenmek üzereydik.
Ne iyi ettin de yedin, ineklere verecektik.
Ne iyi ettin de yaktın, örümcek bağlamıştı mum.
Ne iyi ettin de söyledin, artık bir “patavatın” bile yok.
Ne iyi ettin de yazdın, kelimelerin canı sıkılıyordu.
Ne iyi ettin de güldün, ağlanacak halimiz böyle bir şeyden mahrumdu.
Ne iyi ettin de sevdin, aynalar beni unuttu sanmıştım.
Ne iyi ettin de baktın, güneş gözlüğün iz yapmıştı burnunda.
Ne iyi ettin de anlattın, artık her kes biliyor.
Ne iyi ettin de sakladın, zaten bulamıyorduk.
Ne iyi ettin de okudun, okunacak candı doğrusu.
Ne iyi ettin de gördün, gözüne girecekti yoksa.
Ne iyi ettin de boyadın, onun bir rengi olduğunu bile unutmuştuk.
Ne iyi ettin de içtin, belediyeyi çağırmak zorunda kalacaktık neredeyse.
Ne iyi ettin, misafirsizlikten kırılıyorduk biz de.
Ne iyi ettin, bu bıçağın parasını kime vereceğiz diye düşünüyorduk.
Ne iyi ettin, artık hiç toprağa basamayacağız.
Ne iyi ettin, sivri bahçe demirleri, büyük buluş.

28 Nisan 2008

GİT BAŞIMDAN TEOMAN

GİT BAŞIMDAN TEOMAN
Git başımdan Suzan, global düşlerim var benim, daha önce elimi sürmüştüm sana.
Git başımdan Nurettin, vaktin kıymeti üzerine düşünürken geyikle muhatap olamam.
Git başımdan hüzün, sermayem hayatımdır, kimin verdiği ile ilgilenmiyorum!?
Git başımdan Nazan, sevmekten sevmeye fark var.
Git başımdan anne, bugün de tatil yarın da, işim yok anne.
Git başımdan Abdurrahman, fezleke falan okuyamam şimdi “Lost” seyrediyorum.
Git başımdan Sezercik, DNA testi yaptırdım bana baba diyemezsin.
Git başımdan Süleyman, siyasal aklın ortak piçini boğmakla meşgulüm.
Git başımdan Şule, moda tesettür diye başımıza sardığın kılıksız cariyeyi seviyorum artık ben. Git başımdan Selami, sana güvenmiyorum ki selamını alayım.
Git başımdan Deniz, Balkan esintisi Kafkas soğuğu arasında zatürree oldum tekil uğraşamam seninle.
Git başımdan Aydın, baban gelsin. Baban da sağlam pabuç değildi ya…
Git başımdan alacakaranlık, körüm ben.
Git başımdan Dersu Uzala, orman dediğin de nihayet ihanettir insana. (Dersu Uzala. Bu filmi tavsiye ederim. 1975 yapımı.)
Git başımdan Süreyya, ne istersen onu ye! İçinde zehir olsa ne çıkar bundan sonra.
Git başımdan Erdoğan, beni de döverlerdi sokak aralarında ama babama şikâyet etmek yerine kafalarına taş atardım.
Git başımdan gülüm, seni sevecek zamanım yok. Hem olsa yine Leyla’yı severdim.
Git başımdan Özgür Kız, Namık Kemal öldü, Tevfik Fikret öldü… Hürriyet dul kaldı, onunla kırıştıracağım.
Git başımdan kavak yelleri, darbe için hazırlanıyorum daha jölemi bile sürmedim.
Git başımdan Polat, sen değimliydin “İki kişinin bildiği sır değildir.” Diyen, reytingleri ne yapacağız?
Git başımdan Hüsnü, güzelliğin on para etmez bu bendeki salaklık olmasa.
Git başımdan Rıfkı, anasını bulduk, babasını bulduk çorabını neden çıkardın?
Git başımdan Veli, çıktığımızı yere sokmaya çalışma şimdi bizi. Ergenekon’dan bir yar gelir, şarkısı mı var?
Git başımdan Mesut, daha şimdi bahtiyarı vurdum, bedbahta el kaldırdım.
Git başımdan Sinan, aslan terbiyecileri bile çocuk terbiyecilerinden daha inandırıcıdırlar.
Git başımdan Acun, şurada ağız tadıyla üç-beş kuruş kazanacağız onu da zehir etme.
Git başımdan talih kuşu, beni kızdırmaya devam edersen barış güvercini yaparım seni de.
Git başımdan Yıldız, yatsıya kadar yandığını bilmeyen mi var?
Git başımdan Mecnun, senin yüzünden okuldan atıldım zaten acısını senden çıkarmayayım.
Git başımdan yazar, devlette en kuytuma alırım seni.

24 Nisan 2008

TÜT SUSAM TÜT!


TÜT SUSAM TÜT!
(Tavşanlı'nın Sesi Gazetesinde yayınlanmıştır.)
Heyecanını yeni yeni yatıştırmışa benziyordu. Bakkalın kapısından girdi, elindeki küçük bez torbayı uzattı ve karşılığında sigara istedi. Bakkal, torbayı açtı, baktı, üstün körü bir bakıştı, beş paket birinci aldı raftan. Sigaraları tezgahın üzerine bırakıp deftere daldı.
Sigaraları ceketinin iki cebine bölüştürdü ve elinde kalan paketi aceleyle açtı. Diliyle sigaranın ucunu yaladı ve pantolon ceplerinde arandığı kibritiyle sigarasını yaktı.
Püfff...
Dünyalar onun oldu.
* * *
Bahçede asabi vuruşlarla odun yarıyordu Mehmet. Camiden tarafa baktı. Ayşe geliyordu, elinden nacağı bıraktı. Yönünü ona çevirdi. Bilirim onu, sert adamdı, “Aşa! Varmış mı?” dedi. Ayşe, avcunda özenle tuttuğu tek dal sigarayı Mehmet’e uzattı, “Onda da kalmamış, bunu gönderdi.” Diyebildi, ürkek bakışlarla.
Tek kat ahşap evin duvarına istiflenmiş odunların üzerine oturdu. Cebinden kibritini çıkarıp keyifle çaktı. Kükürt kokusunu burnuna çekti. Genzi yandı. Alevi yükselen kibriti dudağına doğru yaklaştırdı, sigarasını yaktı. İşler bekleyebilirdi, dağ bekleyebilirdi, çamlar bekleyebilirdi, sonbahar bekleyebilirdi, kış bir içimlik daha gelmeyebilirdi... hem şu an zaten her şey beklemeye hüküm giymişti. Mehmet, dünden beri ilk sigarasını içiyordu, dumanını savuruyordu. Ayşe, toprağa bağdaş kurmuş Mehmet’inin keyfine bakıyordu. Gözlerindeki ürkekliğin yerini başka şeyler almıştı. Başka şeyler, belki başka korkular, kaygılar, ne bileyim ben, bir kadın her şeye kaygılanır. Sigarasını içmekte olan bir erkek, hele Mehmet, o an, ne düşünse yeridir? Bir sonraki sigarasını nereden bulacak? Daha en az bir hafta var, madende paraların dağıtılmasına.
* * *
Simitçi çocuk, kapkara gözlerini ıslak asfaltta gezdiriyor. Karşısında bir simitçi daha beliriyor. Bakışıyorlar, hep denk geliyorlar bu bulvarda. Parkın duvarlarından birine oturuyorlar. Orası da ıslak, olsun, ıslanırsa, kurur da. İki simitçi çocuk konuşmuyorlar bir süre. Sonra, biraz küçük olanı, tepsisini kucağına indiriyor. Diğeri de ona bakarak kucağına indiriyor tepsisini. Simitlerden birini alıyor, simit buz gibi, bölüyor, yanındakine veriyor. Önce gelen simitçi başka yerlerde, önüne bakarak simidini yiyor. Eliyle, belki farkında olmadan, beş-altı simit kalmış tepsisindeki susamları karıştırıyor. Parmağının ucunda susam taneleri kalıyor bazen. Bazısı yanmış, bazısı ufalanmış susamları bir araya toplamaya çalışıyor. Küçük, meraklı gözlerle ona bakıyor. “Susam nasıl oluyor, aga?” Bu soruyu hiç sormayacaktı belki, belki hiç konuşmayacaktı ama ağzından kaçıveriyor bir kere. Simitçi çocuk, gözlerini sonsuz arabalardan kaldırıp bakıyor. “Tarlada bitiyor.” Kuru bir cevap veriyor, soğuk gibi. Küçük, bir daha soracak, belli de ediyor halinden. Soramıyor. Tam ağzından ikinci soruyu kaçıracak, ağzını açıyor, başka bir şey çıkıyor ağzından.
“Sıcak simiiiiit!”
* * *
Birini mutfak olarak kullandıkları (az önce de söyledim) tek katlı ahşap bir evi var Mehmet’le Ayşe’nin. Mutfaktan sesler geliyor, gelin dinleyelim, geçmişe kulak vermek ayıp değil a!
-Kışın ortasında çocuğumuz olacak, sen neyin derdindesin?
-Olsun, gücüm kuvvetim yerinde oldukça bakarız.
-Biraz da başka şeyleri düşün, bunu yapma. Elimde deri kalmadı onları toplarken. Öldüm öldüm dirildim.
-Yalnız mı yaptın sanki, bak, benim ellerimin haline bak! Bir buna kaldıysak, zaten öldük.
-Şart mı adam, sabrediver. Çocuğumuzun hatırına. Kendime mi saklıyorum, ben ne yapayım?
Mehmet, dediğini yapar, inadına dağ dayanmaz. Ve lakin, bu kadının böyle demelerine dayanamıyor. Bir de yüreği zayıf bu adamın, öyle her bakışı, her sözü kaldırmıyor. Susuyor, başını önüne eğiyor. Belli ki, kendine kızıyor. Bulaşık yıkanıyor gibi sesler gelmeye başladı. Ayşe bulaşığa başladıysa, istediğini almıştır. Mehmet, gıcırdayan kapının aralığında göründü, bakın. Ceketini omzuna atmış. Başı önünde. Akşam inmek üzere, nereye gidiyor akşam vakti? Caminin önünde oturacaktır biraz. Sıkıntısını daha da dağıtamazsa kıranlara çıkıp etrafa bakar. Kendi kendini yiyor besbelli. Karşı köye bakıyor kırandan. Titrek kandillerini fark ediliyor köyün. Aşağı fırının yeni çıkarılmış közleri bile belli. Bakıyor Mehmet, sadece bakıyor.
* * *
-Sonra ne oldu?
-Hiç, gittim yattım. Uyku devadır bu merete.
* * *
Sabahın yeni saatleriydi. Beş adam hızlı hızlı yürüyorlardı. Etraflarındaki ağaçlar seçilmeye henüz başlamıştı. Ağızlarından koyu nefesler çıkıyordu. Soğuğu soludukları görülebiliyordu. Yarı dolu yarı buruşuk torbalarını kimi omzuna atmış kimi koltuğunun altına yerleştirmişti. Hiç kimse geride kalmak istemiyordu, burun buruna gidiyorlardı geniş arazide. Hiç biri etrafına bakmıyordu. Lastik ayakkabıların ıslak çakıllarda bıraktığı sesler ve hızla alınıp verilen nefesler duyuluyordu. Aralarından biri hafif duraladı, ceketinin önünü açıp kazağının iç cebinde oyaladı elini biraz. Önde giden gruba yetişip, “Pala, şu çakmağını ver bakalım!” dedi. Pala, omzundaki torbasını öbür omzuna geçirdi, kazağının altından gömlek cebine attı elini, “Valla yanıma almamışım, Mehmet’e sor bakalım.” Sarı, sustu, bir süre sessiz ve hızlı yürümeye devam ettiler. Bu konuşmaları sanki başkası duymamıştı. Sarı, sırasını yavaştan bozuyordu. Her adımda Mehmet’e yaklaşmaya başladı. Biraz sonra Mehmet’le yan yana yürüyorlardı. Sarı, daha fazla dayanamadı. “Mehmet len, çok kızdın mı bana dün?” Mehmet hiç ses etmedi. Tepeleri aşıyorlar, tarlaların kenarlarından aceleyle geçiyorlardı. Sarı bir daha seslendi, “Mehmet len, valla kusura bakma len. Şu ateşini ver de cıgarayı tüttürelim.” Mehmet, devamlı ileriye bakıyordu. Yakın köylerden birinden ezan sesi gelmeye başladı. Mehmet’in gözlerinde küçük değişiklikler oldu. “Bir cigara da bana uzat bakalım!” dedi. Sarı hemen elindeki sigarayı Mehmet’e uzattı. Gözlerini Mehmet’ten ayırmadan bir sigara daha çıkardı cebinden. Mehmet’le ikisi durdular, Mehmet avcunun içinde yaktığı kibriti önce Sarı’ya uzattı, gözlerine baktı, hiçbir şey yokmuş gibi kendi sigarasını da yaktı. Yine çabuk çabuk yürümeye başladılar. Öndeki guruptan Hüseyin, arkasına dönüp hızını kesmeden söylendi. “Haydin len, sabah sabah b.. var şu merette!” Mehmet’le Sarı biraz koşup öndeki guruba katıldılar. Öksürük seslerine derenin şırıltısı da karışmaya başlamıştı. Pala, şapkasını çıkardı, eğilip elini yüzünü yıkadı. Elindeki torbayı Mehmet’e verip “Siz gidin, ben size yetişirim. Çavuşa söyle beş dakkada yetişecek, de.” Dedi. Aldıkları nefes alaca karanlıkta bembeyaz görünüyordu ve su buz gibiydi. Hiç kimse konuşmadı. Pala hızla lastik ayakkabılarını çıkardı. Ceketini, gömleğini, pantolonunu süratle şapkasının üzerine koymaya başladı. Öndeki gurup derenin yükseltisinden kurtulup kaybolmuşlardı.
Pala, dereye girdi abdest almaya başladı. Eliyle su alıp vücuduna sürmeye başladığında titredi. Bütün vücudu titrerken giyinmesi çok zor oluyordu. Zorla giyinip, ellerini koltuğunun altına soktu ve koşar gibi fırladı. Tepeyi aşınca, gözleri sevinçten ışımaya başladı. Az ilerde Mehmet yaktığı ateşin başında onu bekliyordu. Ateşin başında çömelmiş, elindeki çomakla ateşi karıştırıyordu. “Len Mehmet, len Mehmet, len oğlum...” saçından damlayan suları sildi güya, arka cebinden çevresini çıkarıp bir daha bir daha yüzünü sildi durdu ateşin başında. Hiç konuşmadılar. Pala, titremesi geçince ayağa kalkıp zaten eriyip giden ateşin üzerine basa basa söndürdü. Mehmet de kalktı. Birbirlerine bakmadan tez adımlarla karanlıkta kayboldular.
* * *
Pala benden on yaş büyüktü, adama acırdım. Çok yaşamaz bu, derlerdi. Daha geçen sene öldü rahmetli. Turp gibiydi maşallah.
* * *
Mehmet’in gözlerindeki öfkenin değişmeye başlaması Ayşe’yi kaygıdan kaygıya sürüklüyordu. Sigarasız geçen birkaç günü öfkeyle dolduran Mehmet, o gün çok sessizdi. Durduğu yerde duramıyordu. Bahçedeki kıymıkları topluyor, yumruk kadar taşları aşağılardaki tarladan tarafa fırlatıyordu. Attığı taşlar yola kadar bile inmiyordu. Tavukları ayağıyla itiyor, etraftaki birkaç malzemeyi gelişigüzel yerlerine koymaya çalışıyordu. Odunları büyük bir hırsla yarmış, kümesin yanına istiflemişti, yapılacak bir şey yoktu. Normalde yapılacak iş kalmadığında insan içine çıkar giderdi Mehmet. Ayşe, olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Bir yandan çorbayı karıştırıyor bir yandan pencerenin kenarından Mehmet’i gözlüyordu.
Avlu kapısından Ali ağa girdi.
-Mehmet, yarın çifte geliver bize. Mehmet, Ali ağadan tarafa bakmıyordu. Başını salladı. Elindeki pıynar süpürgesiyle tavukların pisliklerini toparlamaya çalışıyordu. Ali ağa, Mehmet’in ne yapmaya çalıştığını anlayamadı. Süpürgenin önündeki pislikler, bir avlaya doğru gidiyordu, bir kümese doğru. Ali ağa, bir kez daha seslendi.
-Mehmet, oğlum, madenden gelince doğru tarlaya geliver. Ali ağa, Mehmet’in geleceğinden emin fakat hangi halde olduğundan şüpheli bir halle dönüp gitti.
Çorbanın köpükleri kabarmaya başlamıştı, neredeyse taşacaktı. Ayşe, son bir kez karıştırıp ocağın altını kapattı. Tencerenin kapağını kapatıp bahçeye indi. Bir süre Mehmet’e baktı. Kapı önünde duran güğümü ve testiyi alıp gitti. Mehmet biliyordu ki, güğüm yarısına kadar doluydu. Yine de gözleri parladı. Bu durumu tuhaf bulmakla beraber, amacına ulaşmak için bir fırsattı. Eve yöneldi, durdu, vazgeçti. Bir daha yöneldi, yine vazgeçti. Elindeki süpürgeyi hınçla yere çaldı. Yarlık olarak kullandığı kütüğün üstüne oturdu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Eline bir kıymık alıp toprağı karıştırmaya başladı. Küçük taşlar vardı, onları çıkarmaya çalıştı yerinden. Bağa taşı derlerdi eskiler. Hasan’ın mezarını kazarken, bir yaz günüydü, hep bu bağa taşlarına rast gelmişti kazma darbeleri. Ufak ufak taşlar iç içe geçmiş ve çok sert bir kütle oluşturmuştu. İnsanların alınlarındaki ve sırtlarındaki ter geldi aklına. Hasan’ın mezarı çok sağlam bir yerde kazılmıştı şüphesiz. Sağlam bir mezarı vardı. Hasan vardı, Hasan yoktu. Gidenler yoktu artık. Eskiler geçiyordu aklından, eskilerin yapıp ettikleri. Bazısına kızıyordu hala ve bazısını da affetmişti ölümün getirdiği tuhaf yumuşaklıkla.
Birden elindeki kıymığı yere sapladı ve kalktı. Eve girdi, susam torbalarını dizili olduğu raflara uzandı ve bir torbasını alıp ceketinin altına koydu. Hırsızlık ediyormuş duygusu hakimdi Mehmet’te. Ayşe’nin tavukları ünleyen sesi duyulmaya başladı bahçeden. Aniden gözleri o tarafa kaydı. Ayak seslerine bakılırsa eve girmek üzereydi. Telaşlı hali mutlaka ele verirdi kendisini. Mutfak ve oturma odasını birleştiren küçük holde karşılaştılar ve Mehmet hızla tuvalete yöneldi. Ayşe, odada işiyle meşguldü. Helaya su döktü Mehmet, ardından ceketinin altındaki susam torbasını çıkardı. Susamları ayakkabısına dökse ancak dolduracak kadardı. Torbanın ağzını iyice büzdü ve ipine bir düğüm daha attı. Helanın küçük penceresinde ileriye doğru baktı ve olanca gücüyle torbayı fırlattı.
Ayşe Mehmet’e nereye gittiğini sormadı. Akşam ezanı okunmak üzereydi. Tedirgin ama değilmiş gibi görünmeye çalışarak çıktı gitti Mehmet.
* * *
Heyecanını yeni yeni yatıştırmışa benziyordu. Bakkalın kapısından girdi, elindeki küçük bez torbayı uzattı ve karşılığında sigara istedi. Bakkal, torbayı açtı, baktı, üstün körü bir bakıştı, beş paket birinci aldı raftan. Sigaraları tezgahın üzerine bırakıp deftere daldı.
Sigaraları ceketinin iki cebine bölüştürdü ve elinde kalan paketi aceleyle açtı. Diliyle sigaranın ucunu yaladı ve pantolon ceplerinde arandığı kibritiyle sigarasını yaktı.
Püfff...
Dünyalar onun oldu.

15 Nisan 2008

Müsaadenizle Çocuklar


Müsaadenizle çocuklar, geleceğimin teminatı olarak likit fona yöneleceğim.http://img108.imageshack.us/img108/855/ates14dl3.jpg
Müsaadenizle çocuklar, size bir kardeş bakıp geleceğim.
Müsaadenizle çocuklar, bir dünya bırakacağım size, kirlenmiş olacak.
Müsaadenizle çocuklar, size bayram yapmanızı emredeceğim.
Müsaadenizle çocuklar, oyuncaklarınızı elinizden alıp yerine mor düşünceler vereceğim.
Müsaadenizle çocuklar, horoz şeker üretip hayallerinizi renklendireceğim.
Müsaadenizle çocuklar, hakkınızda çocukça düşüneceğim.
Müsaadenizle çocuklar, siz büyümeyeceksiniz, bari ben küçüleyim.
Müsaadenizle çocuklar, eve getirdiğiniz işler için öğretmeninizi suçlayacağım.
Müsaadenizle çocuklar, çizdiğiniz resimleri toplayıp yakacağım.
Müsaadenizle çocuklar, sizi biraz teröre bulaştıracağım.
Müsaadenizle çocuklar, saman saklayacağım buraya gidin başka yerde oynayın.
Müsaadenizle çocuklar, biraz da çizgi film izleyelim hep haber olmaz ki.
Müsaadenizle çocuklar, Cin Ali kitaplarını da yakmamızı emrettiler.
Müsaadenizle çocuklar, sokakları süpüreceğiz siz de çöpe gitmeyin.
Müsaadenizle çocuklar, artık sizin yerinize köpek beslemek istiyorum.
Müsaadenizle çocuklar, buraya apartman yapacağız.
Müsaadenizle çocuklar, boşanacağız ve sizi bölüşeceğiz.
Müsaadenizle çocuklar, kulaklarınızı kapatın söveceğiz yetişkinlerle biz.
Müsaadenizle çocuklar, nefret etmeniz için önemli günlerde sıkıcı törenler yapacağız.
Müsaadenizle çocuklar, küçük canlılar olarak kalmaya devam edeceksiniz, şimdilik insan olamayacaksınız. Büyüyünce belki.
Müsaadenizle çocuklar, vakti gelince ihtiyarlamak istiyorum, beni öldürmeyin.
Müsaadenizle çocuklar, uçurtmanızı vuracağım yoksa sizi vurmak zorunda kalırım.
Müsaadenizle çocuklar, şu köşeden ateş edip gideceğim. Siz de savaşın ortasında kalmışsınız.
Müsaadenizle çocuklar, masal anlatmayı yasaklayacağım zira gazeteler var.
Müsaadenizle çocuklar, Keloğlan’ı da alıp geleyim beraber koklarız tineri.
Müsaadenizle çocuklar, yeni kanunlarla sizi koruyacağım sakın korkmayın.
Müsaadenizle çocuklar, ülkeyi böleceğim coğrafya dersiniz kolaylaşacak.
Müsaadenizle çocuklar, siz kardeş değilsiniz evlenebilirsiniz. Kim iki kardeş ki artık?
Müsaadenizle çocuklar, sizin her yerinizi eğeceğim, maymundan farkınız olsun diye eğiteceğim. Kırbacım nerede?
Müsaadenizle çocuklar, müfredattan Allah’ı çıkaracağım, yatarken Cindy’e sarılın.

14 Nisan 2008

ÇOK KISA ÖYKÜLER


ÇOK KISA ÖYKÜLER
Kasabanın tren istasyonunda merak ve heyecan içinde bekliyor. İlk defa tren görecekmiş gibi sadece istasyon binasının karşısında durup raylara bakıyor. Kurumuş otlar ve sıcak dışında bir şey yok ortalıkta. Birkaç yolcu bekleme salonunun kapısında durmuş bavullarının şifresini çözmeye çalışıyorlar.
Çocuk raylara bakıyor. Kurumuş bir salyangoz kabuğu var kullanılmayan raylardan birinde ama onun ilgisini çekmiyor. O sadece trenin gelip duracağı parlak raylara bakıyor. Nihayet uzaktan tren yaklaşıyor. Çok sessiz. Çocuk hala trene bakmıyor. Tren sessizce istasyonun tam karşısında duruyor. Çocuğun gözleri raylarda. İnsanlar sessizce iniyorlar ve biniyorlar. Düdük sesi hayal meyal uzayıp gidiyor. Tren geldiği gibi yavaşça ve gürültüsüz biçimde uzaklaşmaya başlıyor. Tren geçip gittiğinde istasyon binasının hemen arkasına doğru bir adamın elinde upuzun bir yularla zürafa çekip götürmekte olduğunu görüyor. Çocuk beklediği şeye kavuşmuş olmanın heyecanıyla arkasını dönüp taşları tekmeleye tekmeleye uzaklaşıyor istasyondan.
* * *
İtfaiye aracının hemen arkasında bisikletli bir adam…
Hızla pedal çeviriyor. Işıkları yanıp sönüyor aracın. Her sarsıntıda yola sular dökülüyor "http://www.guzel-resimler.com/data/media/32/ku_ve_bisikletli_adam.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.araçtan. Bisikletli adam özellikle o suların üzerinden geçerek itfaiye aracını takip ediyor. O hangi yöne dönerse o da oraya dönüyor. Bir ara ışıklarda duruyorlar. Sonra bisikletli adam biraz geriden takip etmeye başlıyor. Siren sesi olmasa bile itfaiye aracı ışıklarıyla ortalığı kırmızıya boyuyor. Bisikletli adam daha da yaklaşıyor araca. Tam arakasına giriyor. Birden frene basıyor. Başka bir sokağa sapıp daha hızlı giderek bir sokak sonra itfaiye aracının önüne çıkıyor. İtfaiye aracı onu geçip gidiyor. Bisikletini durdurup bir süre arkasından bakıyor adam. Yanıp sönen kırmızı ışıklardan gözlerini alamıyor. Tekrar sürüyor bisikletini peşinden. İtfaiye aracı bir yokuşun başında duruyor. İçinden itfaiyeci elbiseleri içinde bir adam iniyor ve köşedeki büfeye gidiyor. Bir şeyler söylüyor para uzatıyor, sigara paketi gibi bir şey alıyor ve para üstünü de aldıktan sonra araca dönüyor. İtfaiye aracı yavaşça yokuşu tırmanmaya başlıyor. Bisikletli adam yokuşun sonuna kadar takip ediyor aracı. Yokuşun tam başında itfaiye aracı sağa dönüp itfaiye binasına giriyor. Bisikletli itfaiye binasının önünden o yöne hiç bakmadan geçip gidiyor. Gökyüzünde parlak bir dolunay var ve adam aya gülümsüyor.
* * *