02 Mayıs 2008

ŞİİR YAZMAK İÇİN YAZDIM

ŞİİR YAZMAK İÇİN YAZDIM

Artık niçin şiir yazamadığımı kendime sorduğumda karşıma ne gibi cevaplar çıkıyor? Bir kere illa şiir yazmak zorunda değil insanoğlu. Bazılarının yazmasıyla diğerlerinin üzerinden bu yükümlülük kalkıyor. Farz-ı kifaye gibi yani. Tuhaf mı oldu; bence de.

Yeryüzünde şiir olmasaydı mutlaka onu uzaydan bulurduk.

Ne zaman şiir yazmaya kalkışsam, içine romantik olmayan –ki şart değildir- unsurlar bolca giriyor. Gönlüm bunu kabul etmiyor.

İçinden azgın atların geçtiği şiirler vardır; yüreğimi kıpır kıpır ederler. Şimdi, onları yazamayacaksam niçin şiir yazayım. Soru cümlesi sayılmasın bir önceki cümle!

Yazacağım şiirler, ıssız dağlardaki kartal çığlığı kadar ürpertici olmalı. Önce beni ürpertmeli; yüreğimi. Sonra, genç kızlara umut vermeli güzel çocuklara dair. Aşk ki soysuzdur aramızda.

Öyle şiirler yazmalıyım ki içinde sorular anlamsız kütükler gibi kalmalı. Ta ki o kütüğüm içinde bal bulana kadar. İçinde bolca da yalan olmalı, yalansız şiiri neylesin ademkızı.

Ki yazarım; vallahi yazarım. Biri çıkar benzetmez şiire, katili olurum bir şiirin daha.

Akşamın doruklarında aya karşı ulur gibi şiirler de yazabilirim. Uluduğumu hissetmez hiç kimse. Ben ulurum, onlar dinler fakat uluduğumu sanmazlar.

Ankara havasında oynar gibi hisler de katabilirim hemen ardından. İnsanlar kollarını açmak isterler, dönmek isterler lakin önce kollarını kırmaktır niyetim bir şiiri yazarken.

Uzun saçlarımdan kavrayan düşman askerlerini –genellikler amerikan askeridir- resmeden dizeler olur kağıtta onu yüreğe indirmeden orada söndürebilirim. Bunu yapabilirim. Hatta elinde kafa derisi tutan barbar bir kavmin haritasını silebilirim.

Çiçeklerin narin kanatlarını kelebeklerden saklayabilirim kıtalar boyunca. Günlerce vahadan uzak tutabilirim bir bülbülü şiirimde. Bütün bunların yanında şiirimi gözyaşımla da süsleyebilirim. Erkek şairin utancını gizlemeyi de becerebilirim yani.

Şair! Gençliğim sermayeyi ömrüm değil bilesin. Ölüm her an gelebilir. Ki senin de sermayen değil içindeki kuruntular.

Şimdi ben bütün bunları yazsam ne gerekir? –İşte bu soru cümlesidir.- Gerekmez hiçbir şey. Varlığım şiirdir zaten. Gökyüzüne bakarım, yüzünü görürüm kelimenin.

ÖRGÜTSEL DÖKÜMAN


ÖRGÜTSEL DÖKÜMAN

Selam bizden.

Selamlar, izniniz nasıl geçti?

Soru işaretini unutmadığınız için teşekkür ederim.

Alemsiniz doğrusu.

Evet, ben de alemden bir parçayım.

Güzel. Alemlerin parçasına konuşmak da ayrı bir duygu.

Okunuz mu?

Neyi efendim?

Az önce yazdıklarımı?

Elbette okudum yoksa nasıl mantıklı cevaplar yazabilirdim ki?

Tamam, bu tarzda devam edelim.

Sıra dağlar servilerini rüzgar almış.

Bunu bilmiyordum, peki sebebi neymiş?

Sebebi hakkında yorum yapmama müsaade yok.

Yorum yapmadan söyleyin o zaman.

Yorum yapmadan söylersem tarafsız olamam.

Peki, kayıp balık hakkında bir haber var mı?

Haberleri seyretmedin mi?

Seyrettim ama ben özellikle senden istiyorum. Haberlerin kime göre nasıl hazırlandığını bilmiyor muyuz sanki.

Kayıp balığımız kayıplar listesinden çıkarılıp gümüş taca yazıldı.

İyi aman, böyle olması daha hoş olmuş. Adam harcanıyordu.

Şu an neredesiniz kuzum, sizinle de epey zamandır görüşemiyoruz?

Beş artı birin yanındaki kuzu gözündeyim. Keyfime bakıyorum.

Hem iş hem tatil ha?

Eh işte. Peki siz neredesiniz?

E, bunu size bile söyleyemem, kusura bakmayın.

Ya, demek buralarda bir yerlerdesiniz.

Evet, bir ihtiyacınız olursa yazın.

Benim gördüğüm ağaçlardan siz de görebiliyor musunuz?

Evet, burada onlardan çok var. Ormancı olarak buraya tayin edildim.

Korumaya mı aldılar?

Sayılır, aslında tam bir korumada değiller. Şimdilik gözlüyoruz.

Canım o ağaçlardan çok var, keserlerse kessinler.

Öyle demeyin, fidanlara da zarar verebilirler. Onların ürkmesini istemeyiz.

Bu mevsimde beyaz çiçek açıyorlar mı?

Çiçek mevsimi geçmez ama okul dönemi daha iyi.

Neyse şimdi çıkmalıyım. Üç elmadan misafirim gelecek.

Tamam, akşama boşsanız birlikte ava çıkalım.

Özür dilerim ava birlikte gidemeyiz. Yeni talimatları almadınız mı?

Aldım, canım sıkılıyor ne yapayım?

Diğerleri gibi yap. Normal insanlar ne yapıyorsa aynını yap. Hem bu, eğlenceli bir şey.

Peki, denerim.

VE DEVAM EDEN EVRİM

YERYÜZÜNÜN TANRILARI VE DEVAM EDEN EVRİM

İnsan kaldığı yerden devam etmelidir. Tabi, şartlar elverişli ise.

Nerde kaldığını unutacak kadar yıprandığı bir süreçten geçenler için durum daha farklıdır. Zira, onlar için artık geçmişin bir önemi olmayacaktır. En azından geleceği faydalı bir yansıması olmayacağını bilmelidirler.

Nerede kaldığımı biliyorsam ne diye kaldığım yerden devam etmeyeyim?

Başladığım bir kitabı bitirmeli miyim her zaman? Bu başka bir konu. İnsan oluşumun nerede kaldığından, nerede durakladığından, nerde sekteye uğradığından bahsediyorsam daha başka bir konu olur, değil mi? İnsan olmak bir süreçtir. Bir yere gelirsiniz ve “Artık oldum.” Demezsiniz, diyemezsiniz. Bu, ölene kadar devam edecek bir vetiredir. Evreleri vardır ve her evrenin de kendine uygun özel şartları vardır. Onları yaşarsınız ve oluşa giden yolda mesafe alırsınız.

İşte bu noktada bazıları oluşlarını yarım bırakırlar. Yani tam insan olmazlar. İnsan tamamlanmazsa da ortaya hilkat garibesi çıkar. İşte bu gün yaşadığımız sorunların kökünde bu vardır. Yarı insan, tabirini asla kullanamayacağımıza göre oluş halindeki insan demeliyiz. Oluş halindeki insan, sürekli gelişme göstereceği için de kök sorunu oluşturan unsurdan ayrılacaktır. Böylece yine elimizde oluşumunu bırakmış, insan olmaktan vazgeçmiş, insanlığını yarı da terk etmiş, vetiresini tamamladığını zannetmiş kişi problemimiz var. Bu problemin içinde yine en büyük sorunu bilerek oluşumunu terk edenlerden çok “oldum” zannedenler oluşturuyor. Tam (kâmil) insan sıfatını hak ettiğini düşünenlerin yüzünden bir çok şeyi ıskalıyoruz.

Onlar aramızdalar. Biz onları her yerde görüyoruz. Kimi kendi kendinin çırasını yakıp tüketiyor kimi, toplumun çırasını. Biz onlardan bazılarını başımıza koyuyoruz bazılarıyla kıçımızı siliyoruz. Her iki tavrımızda muhataplarımızın başımıza bela (musallat) olmasıyla sonuçlanıyor. Oluşunu tamamladığını düşünen insanlarla (böyle demek zorundayım artık) aramızda bir uçurum yok. Biz de bizzat onlardan biriyiz ve bunu kabullendiğimizi inkar ederek yaşıyoruz. Para, şan, makam, iş, kadın, kumar, güzellik, ibadet, özgüven... bize tam olduğumuzu hissettiriyor. Bunlarla bir bütün olduğumuzu düşünüp insan olmanın son merhalesini de, fethettiğimiz kalenin son kapısının da önümüzde açılmasını bekleyen bir fatih gibi, bekliyoruz. Hamdım, yandım, piştim... merhalelerinin sözle veya bir takım dünyevi şeylerle üzerinden yüksek atlayarak geçilebileceğiniz düşünüyoruz.

Bu gün yeryüzünde insan nüfusu azalmıştır. Yeryüzünü tanrılar istila etmiştir. Oluşumunu tamamladığını düşünen her insan kendini tanrı ilan etmiş ve başka bir kulu olmasa bile kendine ibadet ederek beslenmeye başlamıştır. Yeryüzünün tanrıları yüzünden bu gün, asıl itibarıyla, çok güçlü ve söz sahibi olması gereken oluş içindeki insan, artık utangaç, ezik, çekingen bir hale bürünmüştür. Yeryüzünden insanın azalmaya başlaması şeytanın bile hoşuna gitmeyecek bir şeydir. Oluş halindeki insan, bütün bu olup bitenlerden bir ders çıkarabileceğini sanmaktadır kendi hesabına. Ama bu küçük hesap, sonuçta onun da yanılmasına sebebiyet verecektir.

Hemen şimdi, hangi meslekten, hangi renkten, hangi dinden, hangi mevkiden, hangi kazanç veya sosyal guruptan olursak olalım, yapmamız gereken bir şey var: Nerede kaldığımızı tespit etmek ve ona göre kaldığımız yerden devam etmek. Bunun tespitinde yardıma ihtiyacı olanlar asla yardım almaktan gocunmasınlar. Zira birbirimize yardım etmezsek, bir insandan yardım almayı reddedersek yine yeryüzünün tanrısı olarak kalırız ve kaosun devamında pay sahibi oluruz. Tanrılar ancak insandan gerçek anlamda yardım alamazlar.

Yeryüzünün tanrılarıyla başa çıkabilmek için de oluş halindeki insanın yapması gereken şeyler var. Onların ilki tek bir tanrıya güvenmek ve sığınmak ve ikincisi, oluşumunun asla tamamlanmayacağını insan olmaya çalışmasının bir erdem olduğunu asla unutmamak. Yaşamak bu işte: Evrim devam ediyor, ya tanrı olacaksınız ya insana doğru evrimleşeceksiniz.

EKMEK BIÇAĞI

EKMEK BIÇAĞI (HEM DE HİÇBİR TEDAİ OLMAKSIZIN)
Gecenin ortasında altını ıslatan bir çocuk gibi kalkıp, karanlığa baktım. Sonra, sevindim. Hangi şey beni sevindirdi bilemedim. Biraz düşününce hatırlarım sandım; düşünürken uyumuşum. Hangi rüyanın tesiri bilinmez, ekmek bıçağını özlediğim aklıma geldi. Hem de çeşit çeşit bıçaklardı özlediklerim. Yatağımdan hafif doğrulup ışıklı saate baktım. (Saatin kaç olduğu sahiden bana kalsın istiyorum.) Ne kadar çok ekmek bıçağı girmişti hayatıma. Onları tek tek hatırlayıp, özlem gidermeye uğraştım. Sabah kalktığımda eşimin, kahvaltı sofrasına biçimsiz, yüzleri tırtıklı http://evcini.typepad.com/photos/uncategorized/bicak_copy_2.jpg

bıçaklardan getirmemesini diledim.


Sol elimde çeşitli izler bırakan bıçaklarla başlar ekmek bıçağına meylim.
Mutfaktan kaptığım gibi (dış kapı zaten çok yakındı mutfağa) dışarı fırlardım. Kalın çam kabuklarından yonttuğum nice arabalar, hayvanlar, adlarını ve şekillerini unuttuğum nesneler vardı. Sol elimin baş ve işaret parmaklarındaki kesik izleri o bıçakları unutmama asla izin vermez. Baş ucumda duran küçük el fenerini yakıp yine baktım o yara izlerine. Gururlu (!) bir şövalyenin yeri geldiğinde övünç vesilesi yaptığı harp izleri gibi baktım onlara. Feneri söndürüp, parmaklarımla dokundum. Hissetmeye çalıştım; oradaydılar.
Dedemlerin evinde kaldığım bir yaz gününü hatırlarım... kocaman bir ekmek bıçakları vardı onların. Tahta saplı, geniş yüzlü, sivri uçlu bir şeydi. Yıkanmaktan sapı kararmış, yer yer oyuklar meydana gelmişti. Bahçede ufak tefek işlerle uğraşan dedem beni evden bir şey almak için göndermişti. Koşarak girdim. Odaya adımımı attığım zaman yerde serili sofra bezi hala duruyordu. Sofra bezi elbette heyecanlı bir çocuk tarafından da görülebilir şeydir. Ekmek bıçağını görmemiştim ama. Keskin yüzü yukarıda, ölü bir balık gibi duruyordu. Onu fark ettiğim zaman ayak tabanım hızla onun üzerine basmak üzereydi. Şimdi bile onun güzel duruşunu hafızamda saklı buluyorum, hem de bütün detaylarıyla. Sonrası malum işte. Her yer kan oldu. Bıçağa hiç öfke duymadım bu güne kadar, bıçağı orada unutanlara da. O bıçak ve o olayla ilgili bir tek şeye hayıflanırım: Sol el parmaklarımda ufak tefek sıyrık izleri bile belliyken o gün aldığım kocaman kesik yarasından ayak tabanımda bir tek iz olsun kalmadı.
İlk çocukluğumdan bu güne, pek çok ekmek bıçağı eskitmiş olduğumuzu söyleyebilirim. Her kurban bayramında bir bıçak satın almazdık da eskiden. Kurbanlarımızı dedem keserdi bir ara. Sapı ikiye ayrılmış ve tellerle tutturulmuş bıçaklarımızı özlerim en çok. Çünkü, onlar ailemizle en çok kalmış olanlardır. Dolayısıyla soframızda konuşulanlara, yediklerimize en çok onlar şahit olmuşlardı.
Sofrayla beraber gelip sofrayla beraber yine yerine dönen bu tehlikeli ama munis varlıklar hayatımızın ne vazgeçilmez parçalarıdır. Yeni tip sofralarda, yerlerini muhafaza edemeseler de bizim soframızdan epey zaman ayrılmayacaklarını garanti edebilirim. Kız istemeye giden erkeklerin kaynana tarafından ekmek kesmekle imtihan edildiği, evdeki ölüye son kez bekçilik ettiği, başı sıkışanın her türlü derdine deva olduğu düşünüldüğünde ekmek bıçağı, sadece ekmek bıçağı değildir. Plastikten yapılma, kara saplı, incecik yüzlü o, uyduruk bıçakları bir kenara bırakırsak, bilenmekten aşınmış ve artık her ailenin zevkine ve el yapısına uygun hale gelmiş çeşit çeşit ekmek bıçaklarını nasıl gözlerim yaşarmadan anabilirim?
Her evin kendine göre bir bıçağı vardı. Yahut ben onlara sahiplerine göre kişilikler izafe etmiştim. Kalabalık ve zengin bir ailenin mesela, kalın, uzun yüzlü ve keskin birkaç bıçağı olurdu. Bizim bıçaklarımız, hep bir yetişkinin karışı kadar uzunlukta ve başparmaktan da biraz enlice olurdu. Bazılarınınki kısacık ve ince yüzlüydü. Hatta bazılarının ekmek bıçakları, kemik saplıydı ve hançer edasıyla dururdu sofrada. Evin erkeği sofraya her oturuşunda eline önce onu alır ve kocaman ekmekleri düzgün dilimler halinde önünüze sererdi. Kalabalık düğün sofralarının misafirleri gibi tuhaf kılıklı bıçaklar da takılırdı gözüme. Sorumluluk sahibi delikanlı, bıçaklardan birisini kaptığı gibi bütün ekmeği pay ederdi sofrada oturanlara. Ekmek kesen delikanlılara daha bir özenle bakardı yaşlı kadınlar. “Aferin, oğluma.” Derlerdi gururla. Onların ekmek bıçağı tutan ellerinde, ekmeğini sırtlanabilecek bir erkeğin görünmeye başladığını düşünürlerdi belki de, kim bilir? Hafif kurumuş ekmeği kesemeyen ihtiyarlar, hemen suçu bıçağa yükler ve “Şu gözden eğeyi verin bana” derlerdi, kızmış görünerek. Hatta ortalarda bir de çocuk varsa, “Taşa mı vuruyorsunuz bunu?” diye, hafif yollu azarlanırdı.
İtiraf etmeliyim ki, usta işi, süslü, kakmalı, işlemeli ekmek bıçaklarımız olmadı hiç. Tahta saplı şeylerdi hepsi. Bazen, eski evimize gittiğimde kıyıda köşede rastladığım oluyor onlardan birine. Hiç kimse böyle bir sofra dostumuza kıyamamış olacak ki, küflü ve testere gibi yüzüyle gülümseyiverir, gördüğüm zaman. Kabarmış küflerini temizlemeye çalışırım boş yere. Olduğu yere bırakmaktan başka çarem olmadığını bilerek.
Onlar, hamur kıyarlar, ekmek keserler, ıspanak doğrarlar, et bölerler, börek, baklava dilimlerler, domates, patates, soğan soyarlar, ellere yapışmış hamuru kazırlar, yağ tenekesinin ağzını açarlar, kavun, karpuz, elma, portakal, ayva dilimlerler... her işi onlar yaparlar. Asmaları budadıkları, çoban değneği yonttukları, oyuncak kerttikleri, kağıt yırttıkları, boya kazıdıkları da çok olur. Velhasıl, ekmek bıçağıdır onlar, ne zaman ihtiyaç duysak mutfakta bizi beklerler.
Ey bütün bıçaklar! Ekmek kesen bir el kadar kim kutsamıştır sizleri? Gelin ve dünyayı kana bulayan insana ram olmayın başka bir iş için.

Leblebi Roportajı



İbrahim Harmancıklıoğlu ile röportaj… 30 Mayıs 07
Konuşan Mustafa Uysal
Tavşanlı'da leblebinin durumu nedir, geleceği nedir, leblebi ile ilgili sorunlar ve çözüm yolları nedir… Ve daha birçok önemli ayrıntıyı bu röportajda bulacaksınız.
MUSTAFA UYSAL - Kendinizi tanıtır mısınız?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – İsmim İbrahim Harmancıklıoğlu.
MUSTAFA UYSAL - Firmanız kaç yıldır leblebicilikle uğraşıyor?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – İş yerimizin mazisi yani mesleğimizin mazisi diyeyim ben, bilinen, 170 yılın daha da yukarısında. Bana babamdan, babama babasından kalmış. Rahmetli dedeme de zaten ona da babasından kalmış. Biz hala bu meslek içerisindeyiz. Hala devam etmekteyiz.
MUSTAFA UYSAL - Leblebinin, geçmişte Tavşanlı ekonomisine ne gibi katkıları vardı, istihdam yönüyle özellikle?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Yaşım gereği çok çok önceleri ben pek bilemem yalnız anlatılanlar leblebicilik Tavşanlı'da, Tavşanlı'nın kuruluşundan bu yana var olan, süren bir meslek. Tabi yıllar, yüz yıllar boyu diyeyim artık insanların geçim kaynağı olmuş bir şekilde. Hala da öyle. Malumunuz Tavşanlı deyince akla leblebi gelir, birçok kişiyi istihdam eder leblebicilik sektörü Tavşanlı'da.
MUSTAFA UYSAL - Tavşanlı'da leblebiyle ilgili olarak geleneklerimize göreneklerimize yansıyan neler var sizin hatırladığınız?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Çok bir şey yok.
MUSTAFA UYSAL - Genelde ekonomik olarak değerlendirilmiş galiba.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Çok çok önceleri bir takım adetler varmış tabiî ki. Çıraklık, çıraklıktan ustalığa geçme dönemi, ustalıktan…
MUSTAFA UYSAL - Yani leblebiciliğin kendi içerisinde bir takım adetleri…
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Yalnız şu anda hiç biri uygulanmamakta. Zaten leblebicilik adına çok fazla yeni, çırak diyelim artık, çırak yetişmemekte artık. Ağır şekliyle zaten makineli sisteme geçildi şu anda. Sanat anlamında çok fazla leblebi sanatçısı yetişmiyor Tavşanlı'da. Gelecekte iş ne hal alır onu bilemiyoruz tabi.
MUSTAFA UYSAL - Daha önce yapılmış bir çalışmadan bahsedilmişti. 1987 yıllarında Tavşanlı'da kayıtlı güre motoru sayısının 700 civarında olduğu söyleniyordu. Yani Tavşanlı'da çok fazla leblebi üreticisinden bahsedilebilir. Şu an için belli rakamlar var mı ya da şu an leblebi üretimi ne durumda?
Mehmet Harmancıklıoğlu – Tavşanlı'da leblebi üreticisi şu anda yok denilebilecek kadar az. Çok az yani. Hele bu sene nohuttan kaynaklandı. Nohudumuz yoktu bu sene nohut olmadı. Şu anda çalışan parmakla gösterilecek kadar az dedim ya hani saysak 20 tane çıkmaz, Tavşanlı Çukurköy dahil ama şu anda diyorum.
MUSTAFA UYSAL - İmalathane olarak durum nasıl?
Mehmet Harmancıklıoğlu – İmalathane olarak var. Çalışan imalathane olarak söylüyorum. Elemansızlıktan, masrafların ağır olmasından, nohudun olmayışından şu anda öyle bir kriz içerisinde leblebicilik. Kriz içerisinde diyebiliriz yani.
MUSTAFA UYSAL - O zaman istihdam yönüyle Tavşanlı'ya çok fazla bir katkısı olmuyor leblebiciliğin.
Mehmet Harmancıklıoğlu – İstihdam yönüyle leblebiciliğin Tavşanlı'ya katkısı yok diyebiliriz yani.
MUSTAFA UYSAL - Peki leblebinin geleceğini nasıl görüyorsunuz Tavşanlı'da?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Bu şekilde devam ederse leblebicilik…
Mehmet Harmancıklıoğlu – Havran'a döner, Havran'da leblebicilik bitti.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Balıkesir'in Havran diye bir ilçesi var, geçmişte leblebiciliğe dayalı bir üretimi olan lakin zaman içerisinde tükendi. İmalatçılar üretimi bıraktılar. İlçeye girseniz birkaç tane marketin bir köşesinde leblebi satan veya benzinliklerde leblebi satan leblebicilere rastlarsınız. Girip esnafı ile konuşuyorsunuz size söyledikleri işte "Zamanında çok iyiydi ama bu iş iyi ele alınmadı, yeni ustalar yetişmedi, ilgilenilmediğinden dolayı bu şekilde oldu." Diyorlar. Tavşanlı eğer bu şeklide giderse geleceği çok parlak değil. Görünen yanı bu. Biraz önce de söyledim, bu sanata eğilimli insanlar yok. Ekonomik, genel bir kriz sebebiyle biraz önce babamın bahsettiği nohuttan kaynaklanan bir takım problemler nedeniyle birçok kişi bugün en çok bilinen, leblebiciliğin merkezi olarak bilinen, Çukurköy Kasabasında belki 100 tane leblebici esnafı kapattı iş yerini.
MUSTAFA UYSAL - Peki ne yapılabilir Tavşanlı'da leblebiciliğin devam etmesi için? Dışarıdan destek olarak, hükümetten bir beklentiniz var mı?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Çok şey yapılabilir belki. Bir anda akla gelmiyor ama devlet eliyle özellikle çok daha güzel yerlere gelebilir. Çeşidi itibarıyla, kalitesi itibarıyla Türkiye'de Tavşanlı leblebisinin üzerine leblebi üretimi yapabilecek potansiyele sahip her hangi bir yer yok.
MUSTAFA UYSAL - Siz Harmancıklıoğlu olarak birçok yenilik yaptınız Tavşanlı'da leblebiye dair. En son 19 çeşit miydi?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – 30'un üzerinde. Hala da devam ediyoruz yenilik yapmaya.
MUSTAFA UYSAL - Bu şekilde yenilikler yapılamaz mı devam ettirebilmek adına?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Biz Harmancıklıoğlu olarak elimizden geleni yapıyoruz. Yeni üretimin çeşitleri şehir dışına çıkarılarak, bir takım fuarlara katılarak, oralarda stant açarak Tavşanlımız ve firmamız adına bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bunların sayısı artırılabilir, önemli merkezlerde Tavşanlı leblebisini tanıtan yerler açılabilir. Nasıl her memleket kendi meşhur ürününü tanıtmak ve satmak adına yerler kuruyorsa biz de buna benzer şeyler yapabiliriz.
MUSTAFA UYSAL - Sonuçta üretiminiz çerez olarak geçiyor, tüketim seyri nedir?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Bizim burada leblebi satışımız ağırlıklı olarak hediyelik olarak geçiyor. %90'lara varan rakamlardan bahsediyorum. Buraya ne kadar yabancı veya misafir gelir ya da buradan dışarı ne kadar insan giderse o kadar da satışlarda bir artış söz konusu olur. Buranın duyurulabilmesi için buraya, en güzel hizmetin, devlet kanalıyla yapılabilmesi için buranın güzel bir yol güzergâhı haline getirilmesi gerekiyor. En önemli nokta bu.
MUSTAFA UYSAL - Doğrudan olmasa bile leblebiciliği destekleme bunlara bağlı olarak dolaylı desteklenmiş olacak. Tavşanlı'nın gelişmesi aslından dolaylı olarak leblebiciliğin de gelişmesi anlamına gelecek.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Tabi ki, yıllardan beri bahsedilir, hala da gündemdedir bu Balıkesir'e, Çanakkale'ye uzanacak olan çevre yolu. O yol açıldığı takdirde çok şeyin değişeceğine inanıyoruz biz. Düşünsenize, yüzlerce otobüs geçecek, o otobüslerin içinde binlerce insan… Sayılara vurduğunuz zaman kaç kişiye hitap etmiş olacaksınız? Bu insanlar Tavşanlı'ya gelecek, bir şekilde görerek, alışveriş ederek geçecek. Asıl olan buraya insan akışının, hareketinin yönlendirilmesi. Buraya çok büyük fabrikalar da yaparsınız ama bir yere kadar. Pazarlama için ağ gerekiyor. Biz birebir insanlara ulaşabilirsek, yolumuzu tamamlarsak daha güçlü olacağız. Her konuda tabi.
MUSTAFA UYSAL - Tavşanlı'dan dışarıya büyük leblebi sevkıyatları var mı bildiğiniz?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Var tabi. Bugün Çorum'a %80 leblebi buradan gider. Kamyonlarla, tırlarla her hafta leblebi gidiyor Çukurköy kasabasından.
MUSTAFA UYSAL - Peki Çorum'u takip ediyor musunuz, ne durumdan şu an leblebicilik açısından. Hep bilinir halk arasında, Tavşanlı'dan leblebiyi alıp işliyorlar gibi.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Hala aynı devam ediyorlar. Bundan üç-dört gün önce Çorum'dan, Çorum'un en meşhurlarından leblebici arkadaşlar geldi. Oturduk konuştuk. Leblebilerimizin çeşitlerine baktılar, sohbet ettik. Böyle ağızları açık baktılar yani. Susamlıya bakıyorlar, değişik ürünlerimize bakıyorlar, hiç görmemişler adamlar bu türleri. Leblebiciliğin içerisindeler ama üretim yok. Buradan alıyorlar, oradan alıyorlar Çorum'da perakende olarak satışları çok fazla. Niye fazla? Yol geçiyor. Bu satış rakamlarını üretim olarak kendileri karşılayamıyorlar. Çorum'da üretimlerini durdurdular tamamen alıp satıyorlar şimdi.
MUSTAFA UYSAL - Yani Çorum'da da üretim açısından pek bir şey yok?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Yok yok. Zaten önceden de pek yoktu.
MUSTAFA UYSAL - Bir de Serinhisar var. Orası ne durumda leblebicilikte?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Orası da Denizli'de ihracatçı firmalara yoğunluklu olarak leblebi üreten bir yer. Oranın bizim anladığımız ya da uyguladığımız anlamda perakende olarak halka pek bir sunumu yok. Onlar sadece nohudu tarladan alıyorlar, işliyorlar toptan, leblebi ihracatçılarına, büyük şirketlere satışını yapıyorlar. Hem üretip hem halka sunan Türkiye'de hakikaten tek Tavşanlı.
MUSTAFA UYSAL - Ben bunu aslında şunun için sordum. Türkiye'de bir elin parmakları kadar leblebi ile uğraşan yer var. Tavşanlı'nın bunların arasında farkı nedir, yeri nasıldır?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Tavşanlı her zaman için leblebicili sanatı üzerine, kaliteli üretim üzerine, çeşitleriyle de -30'un üzerinde çeşitten bahsediyoruz bugün- buraya çok müşteri geliyor. Yahu işte Çorum'a gitmiştik bu çeşitlerden yok, falan diyorlar. Hayretler içerisinde kalıyorlar. (Tavşanlı halkı sürekli gördüğü için farkında değil. MU ) Çorum'un bir namı duyulmuş, ismi çıkmış, o yerleşmiş. Beyinlerden kazımak zor. Bunu yapmaya çalışmak yerine hakikaten yeni, görülmemiş ürünlerle insan önüne çıktığımızda ancak o zaman başarılı olabileceğiz.
Geçtiğimiz ay bugünlerde İstanbul'da Taksim Metro sanat galerisinde bir stant açtık biz leblebicilik üzerine. O kadar çok ilgi gördük ki… Orada satış da yaptık, dağıtım da yaptık. Bir hafta yetecek kadar hazırlık yaptık gittik. İki gün sonra dönmek zorunda kaldık. Elimizde bir gram leblebi kalmadı. Aslında ilgi çok fazla. Önemli noktalarda bu gibi şeyleri duyurmak için bir şeyler yapılabilirse çok farklı şeyler olacak ben bunu hissediyorum.
MUSTAFA UYSAL - Peki daha ne yapmak lazım? Tavşanlı leblebisi çok güzel, ilgi görüyor, beğeniliyor… Üretim mi az, sorun nedir yani. Kriz var, diyorsunuz.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Sorunlardan bir tanesi de, Tavşanlı'nın leblebici esnafının ne ağızlarının ne gönüllerinin bir araya gelmemesidir. Burada artık bir hizip mi ne diyelim ona herkes kendini düşünüyor. Ben kendi işimi yapayım, ben büyüyeyim başkası beni ilgilendirmez… Bir araya gelip de bir şey yapamıyoruz. İşte Tavşanlı Ticaret odası bazı şeyler gönderiyor e-posta yoluyla gazete aracılığı ile bazen. Yurt dışından leblebi talepleri geliyor. Bunlar büyük talepler. Bunlar karşılanamıyor. Karşılayacak potansiyelde esnaf yok. Bir örgütlenmişlik olsa, kooperatifleşme olsa – gerçi bunun alt yapısı herhalde Çukurköy yeni Leblebiciler Derneği başkanımız tarafından yapılıyor ama ne aşamada ne derecede bilmiyorum- böyle bir şey yapılırsa böyle bir örgütlenme olursa bu ihtiyaçların, taleplerin kısım kısım bu örgüte üye esnaflara dağıtılması halinde,
MUSTAFA UYSAL - Paylaştırılmış üretkenlik yani.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Evet, çok şey kazanabiliriz. Tavşanlı da kazanır bundan. Herkes kendince uzmanlaşmış. Kimisi tuzlu leblebiyi hakikaten çok iyi yapıyor, kimisi çıtır leblebi üzerine yoğunlaşmış, kimisi şekerli leblebide bir numara. Böyle esnaflarımız var Tavşanlı'da. Bunları bir araya toplayıp en iyi hizmeti verebilecek bir örgütlenme olursa iyi olacak.
MUSTAFA UYSAL - Benim anlayabildiğim şu: İstihdam olsun, ekonomiye katkı olsun, iş açısından olsun Tavşanlı leblebisinin geleceği aslında bir örgütlenmeye bağlı. Tavşanlı leblebisinin aslında sağlam bir örgütlenmeye mi ihtiyacı var?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Büyük şeyler yapamamanın altında bu yatıyor şu anda. Şuna nasıl bakarsınız: Ticaret odası aracılığı ile İsviçre'den, Çin'den birçok yerden yüklü talepler geliyor. Ve siz onların hiç birine karşılık veremediğimizi görünce ne düşünürsünüz?
MUSTAFA UYSAL - Tavşanlı'da leblebicilik yok gibi gelir insana.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Yani, onu düşünürsünüz. Bu talep bana da geliyor, benim karşılama gücüm yok. Benim alt yapım da yok. İhracata yönelik resmi prosedürlerimi tamamlamış değilim.
MUSTAFA UYSAL - Örgütünüz aracılığı ile bunları çok rahat tamamlayabilirdiniz.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Örgütümüz iyi olsaydı diyelim 100 ton leblebi talebi geldi, örgüt derki, kardeşim bunu 10 tonunu sen karşılayacaksın falan tonunu şu falan kadarını bu… O zaman hem kendimiz bunalmayız hem ihtiyaca cevap vermiş oluruz, hem birçok kişi nasiplenmiş olur bu işten.
MUSTAFA UYSAL - Yeni örgütlenmeden umutlusunuz o zaman.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Bakalım. Alt yapı çalışmaları başladı, toplantılar sürüyor. Zaman neyi getirecek, tabi bunun içerisindeki beyinler de önemli. Sadece bunu örgütlemiş olmak, resmi işlemleri bitirerek, al sana kooperatif, demekle de olmuyor. Beyin gücü de gerekiyor.
MUSTAFA UYSAL - Yapacakları çok önemli bundan sonra fikirler önemli…

MUSTAFA UYSAL - Benim özellikle sormak istediğim bir konu var. Biliyorsunuz yılda bir kez festival yapılıyor. Bu festivalin adında leblebi geçiyor ve festival leblebi ile alakalı. Siz de farkındasınızdır, festivallerde bir ya da iki leblebi standı açılıyor. Festival için ne düşünüyorsunuz?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – O bir tane leblebici de her sene biz oluyoruz. Leblebi festivalinin öyle olmaması lazım. Birçok leblebici var, oradaki stantların %80'ini leblebicilerin doldurması lazım.
MUSTAFA UYSAL - Neden gelmiyor leblebiciler?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Çok basit sebepleri var. Kimse kısa dönem bulunmak istemiyor sonra, yerleşik ve oturmuş bir festival yeri anlayışımız yok. Stantların üç tarafı kapalı sadece, suntalardan imal edilmiş, üzerleri açık, kendi imkânlarınızla kapatıyorsunuz. Yağmur yağsa sergilediğiniz ürününüz tehlikede. Işık yakıyorsunuz, geliyorlar hemen belediyenin adamları, bu ışık yasak bir tane ampul yakacaksınız falan… Orada artık sen esnaf olarak ne marifetin varsa göstereceksin, ışıklandırma, ses gösteri, ürününü tanıtmak ve dikkat çekmek için.
MUSTAFA UYSAL - Bildiğim kadarıyla fuar ve festival alanları ışık ve ses cümbüşü halindedir.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Ondan sonra orada –olması gerekiyor bir şey demiyorum ama- insanlar oraya bir haftalık tanıtım ve 100- 200 gram leblebi çekirdek satacak, üç dönem önceydi sanırım, işte maliyeciler bunu fırsat bildi. Orada 1 liralık çekirdek satan insanlara ceza yazmaya kalktılar. Yıldırdılar, bir takım zorluklar çıktı yani. Açsın da standını ne yaparsa yapsın, gibi bir ilgisizlik de geliyor arkasından. Bunu artık Tavşanlı'nın kaymakamlığından tutun, belediyesinden tutun artık kaliteli şekilde organizasyonlar, sunumlar yapılması lazım.
MUSTAFA UYSAL - Orada esnaf sıkıntı görüyor…
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Benim görüştüğüm insanlardan edindiğim intiba bu. Biz her şeye rağmen her sene açıyoruz. Kendi standımızı bile kendimiz yaptırdık, onu kuruyoruz. Hizmet olsun istiyoruz. Hakikaten benim yoğun bir dönemime denk geliyor. Benim buradan oraya kalkıp gitmem, orada bulunmam zor. Buradaki işimden feragat etmek zorunda kalıyorum. Mümkün mertebe orada bulunmayı da istiyorum çünkü az önce de dediğiniz gibi adı leblebi festivali ve biz leblebiciyiz ve leblebiciliğin önde gelenlerindeniz.
MUSTAFA UYSAL - Sadece stant açmakla da festival olmaz tabi. Bunun dışında ilginç neler yapılabilir mesela?
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Son zamanlarda yapılıyor gerçi ama yarışmalar, gösteriler, leblebiyle alakalı, olabilir. Festival canlansın için sanatçılar falan geliyor, canlandırılmaya çalışılıyor. Aslında kimse oraya stantları gezmeye falan da gelmiyor. Kalabalık oradaki programı takip ediyor. Büyük bir sanatçı varsa o akşam Tavşanlı orada. Siz standınızı açmışsanız sizi öyle görüyorlar. Fuar mantığı ile düşünürsek eğer statlaşmaya daha bir önem verilmesi lazım. Daha geniş alanda belki daha güzel konseptte daha iyi bir sunumla insanların önüne çıkmak lazım. Herkes ne marifeti varsa, ürettiği ne varsa orada göstermesi lazım. Öyle olmuyor ama.
MUSTAFA UYSAL - Siz Tavşanlı halkından leblebi ile ilgili ne istiyorsunuz ne bekliyorsunuz? Nasıl sahip çıkabilirler leblebiye. Tavşanlı adı leblebi ile anılıyor madem.
İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Ne olabilir, her gittiği yere bir şekilde fedakârlık yapıp hediyelik leblebi götürürse, tanıtırsa ancak o zaman kendi reklâmlarını tanıtımlarını yapmış olurlar. Bizden leblebi almak leblebiciği desteklemek değil yani. Bunu ulusal bazda düşünmek lazım. Burada leblebi satarak para kazanmak değil mesele. Onu tanıtmak, hediye etmek, iyice anlatmak gerekiyor. Bunu yaparlarsa Tavşanlı için de bir yol bir umut oluşturacaklardır.
MUSTAFA UYSAL - Sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ederim.

İBRAHİM HARMANCIKLIOĞLU – Ben teşekkür ederim.

01 Mayıs 2008

Kitaplarım

Susuz Bıraktım Seni

Mustafa Uysal AKIŞ YAYINLARI Kasabada kuşlar var.Fotoğrafınızı alıyorum, lütfen tren bekler gibi durunuz.Gülümsemeniz şart değil, ben fotoğrafınızı alıyorum sadece.Ekinler kar altıda yatsın, kuşlar kasabada.Doksan bir senelik duruşunuzu düzeltmeyin, maviye boyanmamış, kapı renginde olsun kapı. Kiremit olsun, oluksuz. Kesme taşların arasından kalaslar sırıtsın. Avlu betonsuz fakat çiçekli fakat parlak, sık çimenleri arasında ezilmiş, sıkışmış, tepilmiş, teneşir suyu dökülmüş alanlar olsun ve hep böyle kalsın. Kedilerin geçebileceği, tavukların toz içinde oturabileceği kovuklar olsun ve tamir görmesin, öylece kalsın avlu kapısı. Lütfen kravat da takmayın, fotoğrafınızı alacağım sadece..
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=111838&y=10021


Elma Kokulu Ev

Mustafa Uysal NESİL YAYINLARI Odalar dolusu elma ve evin her köşesine sinmiş kokusu. Başımın dönmesi, elma sirkesi... Kirpiklerim inince, önümde yürüyen doymuş inekler görüyorum. Hayra yormuyorum, şerre hiç. Aşka yoruyorum bilinç kaymalarımı. Aşka yorulacak rüyalar görmüyorum lakin, rüyasız hakikatleri de anlamlandırmakta zorlanıyorum. Elma dolu evlerin kokusunu hatırlayınca esrik, domates çimlerinin baygın rayihalarını anınca, derviş hissediyorum kendimi. Gözlerimi kapıyor, başımı kavak ağaçlarının sonbahar ritimlerine uyduruyorum. Sağa, sola; sola, sağa...Kekikli patikalardan geçerek, kavak ritimleriyle, çam uğultulu zikrimi eda ediyorum. Bu rüyasız esriklik, bu hakikatsiz hayallerle ben, ancak bir dervişim. İskandinav tipi koltuğunda, televizyonu, radyosu, "cd player" i, cep telefonu, buzdolabı, dijital bir işi ve benzinli arabasıyla ben, asrın dervişiyim. Bütün bu imkanları atlayıp, yaptığım en güzel iş, elma kokulu evleri, buharı üstünde toprakları zikretmek.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=87264&y=10021

29 Nisan 2008

PARÇALI BULUTSUZ

PARÇALI BULUTSUZ
Bir gün, birisi, “Bana bir kelime söyle ama ilk aklına gelen şey olsun.” dedi. O günden sonra hiç konuşmadım. Hala kelimeleri geveliyorum.
*
İhtiyar, elindeki tespihin tanelerini yere saçtı. Toplamak için yardım etmedim ve artık bir tespihim olsun istemiyorum.
*
Gölgeler asfalta düştü, rüzgar ılık havayı bağrıma üfledi; karnım açtı ve uykuya ihtiyacım vardı. Ben kışa özlem duydum.
*

Pencereyi açtım, başımı gökyüzüne çevirdim. Maviyi gördüm. Denizi de bilmem pek, aklıma sonsuzluk geldi. Mavinin ardındaki karanlıktan ürktüm, pencereyi kapattım. Keşke biraz bulut olsaydı.
*
Oyuncaklarını parçalayan çocuklara özenirdim. Meğer onların başka oyuncakları da varmış.
*
Rüya görmeden uyandığım günlerin hesabını tutmaya başladım. Fark ettim ki, artık daha az yaşıyorum.
*
Sokakta gördüğüm bütün insanların benden daha keyifli olabileceklerini hesap ederek gülümseyebiliyordum. Keyfimin yerinde olduğu günler, hiç sokağa çıkmamalıyım belki de.
*
Arada bir durup ellerime bakıyorum. Evire çevire inceliyorum onları. Başka zaman hiç farkında olmadığım bu utangaç şeyler, ben bakınca titriyorlar.
*
Bir ağacım olsun istiyorum. Ardından onun toprağa olan ihtiyacını hatırlıyorum. Bir avuç toprakta ancak güzel çiçekler yetişiyor. Çaldığım toprakların hesabını nasıl vereceğim, penceremi açıp çiçek kokularını sokağa salarak mı?
*
Bir kuzuyu sevmek istediğim zaman, mevsim geçmiş oluyor. Kocaman koyunları okşamak, çobanın sayma güdüsünü harekete geçiriyor. Uyumakla, çimenlerde yuvarlanmak ayrı şeyler oysa.
*
Bir bardak suyu içebilmek için çölü tahayyül etmek lazım geldiğini ancak suyun içinde idrak ediyorum. Bu, benim için ne yüce bir ilimdir.
*
Fısıltıyla konuşan iki insanı görünce ürperiyorum. Tek başına fısıldayan biri için bu, çok görülmemeli. Belki son duamı mırıldanıyorumdur.
*
Şimdi, buğdaylar sararmaya başlamıştır. Bir dut ağacının dibinden sarı denizler seyretmek nasıl da haz verir insana. Gözlerimi kapıyorum, gök başaklara dokunuyorum. Az sonra onlar da sararmış olacaklar.
*
Bir kalem bulduğum zaman ona, neler yazdığını soruyorum.
*
Bir zarfım olursa, bir dostum da oluyor epey zaman sonra.
***

DEMEK ÖYLE

DEMEK ÖYLE
Demek öyle, Kütahya’nın yolları delik deşik. Demek çetin bir kışın ardından şehir içi yollar köstebek yuvası gibi. Tavşanlılı hemşehrilerim ne kadar muzdaribiz bu durumdan! Kütahya’da dolaşırken ne zor oluyor! Tavşanlı yolları mı? Biz de Çetin adında bir kış görülmedi, köstebek, bilinen hayvan türlerinden değil ve delik deşik ancak eleği hatırlatır bize.
Demek öyle, Sivas belediyesi esnafa yasak etmiş kaldırıma eşya koymayı. Belediye başkanı böyle bir şeyi yapmış ha! Yok canım, kaldırımlar artık daha mı genişmiş! Tavşanlı’nın şükür ki böyle bir sorunu yok!
Demek öyle, demek senaryo yazmak epey kolay artık.
Demek öyle, demek olaylara kendi özel tarihinden bakılınca genel tarih böyle silik ve diğer sebepler yok hükmünde kalıyor.
Demek öyle, pazarı üçe bölünce perşembeye yer kalmıyor.
Demek öyle, kurumlar da küsüp barışıyorlar. Bacalar neler çekiyor düşünün artık!
Demek öyle, doktor mektebinde fillerin mavi olabileceğini öğretmiyorlar demek. Öyleyse diğer mekteplerde de esnaflık öğretmiyorlar.
Demek öyle, bahar gelince ağzına sinek kaçma ihtimali de artıyor. Oysa ben yerlere tükürmeyi lanetli bir iş sayarım.
Demek öyle, yazmak aynı zamanda özgürlük. Sahi özgürlük neydi? “Tekel” sadece sigara ve alkol üretilen yerin adı mıdır?
Demek öyle, kitaplar sadece beyin yıkamak için, gerisi hep gerçek.
Demek öyle, burası haşlama seven bir memleket. Neyi haşlıyorlar peki?
Demek öyle, bir öküzüm olsa parklardaki çimlerde otlaması yasak. Bisikletim de çim yemez ki!
Demek öyle, demek bu sütun benim topum tüfeğim!

ŞİMDİ

ŞİMDİ
Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim ki, bu yaşlar utanmaz hırsının kurbanı olsun.
Şimdi aşk zamanıdır, aşk ömrün ziyanıdır.
Şimdi bana yeniden ister misin deseler, yok vallahi savaş olmadan asla.
Şimdi o, paşa!
Şimdi yürü, sonra yürü; yürü ya kulum!, hitabını bekleme.
Şimdi şıp, diye damlar burnum.
Şimdi gel, şimdiden sonra gel, şimdi olmasa da gel.
Şimdi vakit, dem bu demdir.
Şimdi, kelimeler yetmiyor anlatmaya seni, karikatürlerden alıntı yapmalıyım.
Şimdi eylem zamanıdır, midenin tembeli bağırsağa zarar.
Şimdi tam zamanıdır, kaçırdınız kaçırdınız yoksa akıllı kalırsınız.
Şimdi saate bak ve bana kaç olduğunu söyle. Beş dakika sonra bunu bir kez daha istemem muhtemelen.
Şimdi gör beni. Eski tanıdığın patron ben değilim artık.
Şimdi zahmet olacak size de yatarken okuyun. Uykunuzun gelmesinde etkisi olacaktır.

ŞİMDİ NE OLACAK

ŞİMDİ NE OLACAK
Şimdi ne olacak, bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin?
Şimdi ne olacak, bir yazı daha yazdın?
Şimdi ne olacak, hepsinin sonunda temennide bulundun, temenni kalmadı?
Şimdi ne olacak, itiraf ettin fakat rahatlayamadın?
Şimdi ne olacak, şimdi ne olacak? Ne, ne olacak; olacağı buydu zaten!
Şimdi ne olacak, sen okudun fakat baban eşek olarak kaldı?
Şimdi ne olacak, hep cevap veren biri haline geldin, hiç soru sormayan insan olur mu?
Şimdi ne olacak, keşke televizyonu kapatmasaydın!
Şimdi ne olacak, her gün sallanıyoruz fakat tedbir alınmış mı alınmamış mı belli değil?
Şimdi ne olacak, elim kolum çözüldü?
Şimdi ne olacak, nereden geldiği belli olan fakat ne olduğu belli olmayan bir gök cismi tespit ettik?
Şimdi ne olacak, pılısını topladı, pırtısını bana bırakıp gitti?
Şimdi ne olacak, verdiğin kitabı bitirdim?
Şimdi ne olacak, ya bundan sonra, daha sonra, daha daha sonra?
Şimdi ne olacak, rekor kırıldı ama kafası yarılmadı?
Şimdi ne olacak, dünya da yuvarlak çıktı?
Şimdi ne olacak, TCK, meğer Türkiye Cumhuriyet Karayolları değil Ak Yolları imiş?
Şimdi ne olacak, bu adamın ne söylediğini anlamıyorum?
Şimdi ne olacak, kaz gelecek yerden civciv bile gelmedi?
Şimdi ne olacak, rüşvet verdim selam değildir, diye almadılar?! Kafamıza pamuk yağacak!
Şimdi ne olacak, haydi AB’ye girdik insanlığa nasıl gireceğiz?

KUSURA BAKMAYIN!

KUSURA BAKMAYIN!
Kusura bakmayın ama, güzel olana bakmakla çirkin olana bakmak arasında iğrenç farklar var.
Kusura bakmayın ama, siz hiç ağlayamıyorsunuz.
Kusura bakmayın ama, elinizden ekmeğinizi alacağım ve yerine pasta vereceğim.
Kusura bakmayın ama, sizi sevmeye devam edeceğim. Bu, dünyanın garantisi.
Kusura bakmayın ama, sizin sesiniz de süt dökmüş kedi gibi çıkmıyor.
Kusura bakmayın ama, bir dahaki sayımda da sizi saymayı düşünmüyoruz.
Kusura bakmayın ama, siz de koltuğu buldunuz heykel istiyorsunuz.
Kusura bakmayın ama, iyi kötü savaşıyorduk siz katliam yapmaya başladınız, benim ne yapmamı bekliyordunuz?
Kusura bakmayın ama, sizi elifle tanıştırdığım halde siz mertekle takılıyorsunuz.
Kusura bakmayın ama, kahvenizi üzümlü yapamam. Yazarlara bu kadar özenilmez ki.
Kusura bakmayın ama, oruç tutmayanları fişlemiyoruz, Connection Cafenin müdavimlerini niye yazıyorsunuz?
Kusura bakmayın ama, bitti, biz bayram yapmayı düşünüyoruz, isterseniz Fransa’ya bir bilet ayarlayabilirim sizin için.
Kusura bakmayın ama, siz tepemde dikilirken bu gülü nasıl koklayabilirim, hem gölge etmeyin gülü solduracaksınız.
Kusura bakmayın ama, bu derneğe kaydınızı yapamayız. Çünkü siz yardım almıyorsunuz.
Kusura bakmayın ama, şu tepeden az önce, birbirlerine yumak misali kaynaşmış biçimde yuvarlanarak inen, yuvarlanırken küçük patileriyle türlü oyunlar yapan, minicik sesler çıkaran, doyasıya oynayan kedileri bile görmediniz.
Kusura bakmayın ama, telgrafın tellerine konmuş bir tek kuş bile görmemişken nasıl oluyor da bu şarkıyı sevebiliyorsunuz?
Kusura bakmayın ama, hem kelsiniz hem fodul. Nasıl berber oldunuz?
Kusura bakmayın ama, sadece okuyabiliyorsunuz, anlamayı öğreten bir kurum da yok ki.
Kusura bakmayın ama, doktorlar ellerinden geleni yaptıkları halde öküz, sizlere ömür. Yani artık duygu ortaklığımız kalmadı.
Kusura bakmayın ama, içinde tren geçmeyen öyküleri sevmediğim gibi içinden tren geçmeyen yerleri de sevmiyorum.
Kusura bakmayın ama, günahlarınızın dökümünü çıkarıp yaymak zorunda değilsiniz.
Kusura bakmayın ama, hamili kart yakînîmdir, diyebileceğim eşyalarımı hep sattım. Zaten benim kartım oralarda geçmez, limiti doldu.
Kusura bakmayın ama, meslekleri guruplara ayırırken hata yapıyorsunuz. Doktorlarla bankerleri aynı haneye yazmışsınız.
Kusura bakmayın ama, sizinle bu konuda yarışamayacağım. Genellikle rüzgarsız yerleri tercih ediyorum.
Kusura bakmayın ama, yazı bitti, siz inatla okumaya devam ediyorsunuz.

ELLER YUKARI

ELLER YUKARI
Eller yukarı, bu bir hortumdur.
Eller yukarı, bu bir danstır.
Eller yukarı, bu bir eğitimdir.
Eller yukarı, belinizi yana doğru bükün...
Eller yukarı, kaleminizi yavaşça yan tarafa atın!
Eller yukarı, herkes kumandaları bıraksın!
Eller yukarı, şemsiyeler açılsın!
Eller yukarı, irtişa dünyaya hakim oldu. (irtişa, yazıldığı gibi.)
Eller yukarı, armudun düşmesini beklemeyeceğiz.
Eller yukarı, koltuk değneklerinizi serbest bırakın!
Eller yukarı, dargınlar, bayram geldi.
Eller yukarı, yarışma başladı.
Eller yukarı, bal tutup parmağını yalamayanı tespit edeceğiz.
Eller yukarı, bu bir soygundur; kendiniz mi soyunursunuz biz mi soyalım?
Eller yukarı, düşüyorsunuz.
Eller yukarı, Siyonistler hariç, onlar ayaklarını kaldırsınlar, ikisini birden. Dünya daha fazla taşıyamıyor.
Eller yukarı, bu bir seçimdir. Hiç kimse oyunu gizlemesin!
Eller yukarı, düşünme pozisyonunda kimse kalmasın!
Eller yukarı, bu demokratik bir saçmalama olmadı.
Eller yukarı, gönlünüzü alacağız.

BEN YOLUMU BULURUM

BEN YOLUMU BULURUM
Ben yolumu bulurum, siz sadece zühreyi gösterin.
Ben yolumu bulurum, yeter ki memurluğa kabul edin.
Ben yolumu bulurum, zaten sudan yaratılmadık mı?
Ben yolumu bulurum, şu kargayı başımdan alın.
Ben yolumu bulurum, tarif ettiğiniz köy beş dakika sonra görünecek ya.
Ben yolumu bulurum, tekerlek izlerini takip etmeyi biliyorum.
Ben yolumu bulurum, her yol Roma’ya bazı yollar Diyarbakır’a çıkmıyor mu?
Ben yolumu bulurum, haritada X işaretli yerlerde ihale gömülüydü değil mi?
Ben yolumu bulurum, siz kaç defa daha sağa ya da sola yamanacağımı söyleyin yeter.
Ben yolumu bulurum, bana da bir Ladin musallat edin, onun gittiği yer yolumdur.
Ben yolumu bulurum, göz kapakları olan bir kız gösterin.
Ben yolumu bulurum, velev ki dolambaçlı yasalar olsun.
Ben yolumu bulurum, bulamazsam her yer yol zaten.
Ben yolumu bulurum, hem hangi yolcu yolsuz kalmış?
Ben yolumu bulurum, ama sonradan yolsuzluk yaptın, falan demeyeceksiniz.
Ben yolumu bulurum, Türkiye benimle gurur duyacaksa niçün, ama niçün olmasın?
Ben yolumu bulurum, bazı durumlarda tarik beni bulur.
Ben yolumu bulurum, “yolun yolcularına” sorarım olmazsa.
Ben yolumu bulurum, siyasete arkasından mı neresinden girileceğini gösterin. Sahi kamuflajdan geçmeyen şeyler silindir şapkadan da geçmiyor değil mi?
Ben yolumu bulurum, olmazsa bir yol ihalesi bulurum.
Ben yolumu bulurum, hikayesini bile yazarım, hangi tv de gösterilecek?
Ben yolumu bulurum, geriye su ile elektrik kalıyor. Onları da devlet bulsun kardeşim!
Ben yolumu bulurum, yürü ya vatandaşım, deyiverin gayrı.
Ben yolumu bulurum, şu yol geçen hanına olan borcumu sildireyim hemen revan olurum.
Ben yolumu bulurum, yeter ki köprülerden para almayın.
Ben yolumu bulurum, bir kalem bir kağıt yeter.