09 Şubat 2009

Vaktim Olmadı

Vaktim Olmadı

Vaktim olmadı seni sevmeye.

Vaktim olmadı her vakit giden trenlerin ardından el sallamaya.

Vaktim olmadı sabahları dişlerimi fırçalayıp taze bir öpücük için.

Vaktim olmadı geçip giden zamanın içinde tutunmaya.

Vaktim olmadı av partilerinde genç köpekler yetiştirip önce oyun sonra ava tecrübesine.

Vaktim olmadı seçeneklerimin fazlalığını görmeye.

Vaktim olmadı fırsatlar ülkesinden bir boğaz daha eksiltmeye.

Vaktim olmadı satırların aralarını doldurmaya, harfler kalabalık fakat anlamlar seyrekti her zaman.

Vaktim olmadı düşlerimin düşlerine denk geldiğini görmek için. Ayrı düşlerin insanları olarak yaşadık.

Vaktim olmadı düşünmeye ki, anketlerde fikirsiz adam ben oldum daima.

Vaktim olmadı seninle konuşmaya. Konuşmak özgürlük demiştin ikimiz için de. Oysa ben kelimelerin tutsağı olmak istemiyordum.

Vaktim olmadı itiraf etmeye gözlerini gözümün önünde gezdirdiğimi. Kör olsa insan yine anladı hâlbuki.

Vaktim olmadı parti kadrolarında tanıdık bir hücre olmaya. Seçmen kaydında 13 karakterlik bir aktörüm, rolümü ezberledim.

Vaktim olmadı bir türkülük mesafelerden bir ağıtlık mesafelere gitmeye. Gidenler gitti arayan soranım yok artık.

Vaktim olmadı ayetlerden geçen yollara atımı sürmeye… Aslını sorarsan bir atım da olmadı yola sürülecek.

Vaktim olmadı ısrarlı bakışlarının altında yatan anlamların kuytusunda duran ateşlerden sigaramı yakmaya. Yağmur yağıyordu, beni anlarsın ve hava da aydınlanmak üzereydi.

Vaktim olmadı füzelerin rampalarında kâğıttan uçaklara mühürler basmaktan gözlerinden süzülen tuzlu suya zeytin koymaya.

Vaktim olmadı melali anlamaya ki, şen şakrak kahkahalarını yüzüme gözüme sürdün her gecemde.

Vaktim olmadı kalbimin tenhasında oynayan çocukların oyunlarını bozmaya. O yüzden büyümeye de vaktim olmadı.

Vaktim olmadı çiçek ve çelenklerden kortejin arkasından dua yetiştirmek için, gittin ve güzel gittiğini düşünüyorlar.

Vaktim olmadı "yoğun" programlarımın ve "yoğun" olaylarımın hatta "yoğun" mesaimin arasından martılara simit atan kızlara sırıtmak için. Küs müyüz, yalnız mıyız şimdi?

Vaktim olmadı dargın adamlarımın ziyalarından aydınlanmaya. Okudular, okudum, okundular, okuyacaklar ve daha okunacaklar… Okuyamayacağız!

Vaktim olmadı kendi öz kardeşlerimi sevmekten siz kardeşlerimi sevmeye. Ki sanıyorum cennette karşılaşacağız, o zaman kardeşler olarak hayat bulacağımızı söylüyorsunuz, ben de inanıyorum.

Vaktim olmadı almaya, ben sevdim eller aldı. Vatan ki, ağa kızıdır sen sevemezsin ağalar sever!

Vaktim olmadı demir tarlalardan hasatlara. Keçilerim, koyunlarım ve ineklerim miri malı yediler, cılız kaldılar.






 

 


03 Şubat 2009

MUSTAFA GÖKTEKİN RÖPORTAJ

Dergimizin 10. sayısında yeni bir röportaj var sizin için. İçeriden bir röportaj yani bilgilendirici, dergiyi tanıtıcı bir de geçen dört yıllık süreci özetleyici bir röportaj. Dergi sorumlumuz Mustafa Göktekin Beyle yaptığım bu röportajı sizlerle paylaşmadan önce şunu da belirtmeliyim aslında. Bu sayımızda başka bir röportaj olacaktı. Sayın Dr. Nihat Altınel ile konuşacaktım. Ne yazık ki, kendisine birçok kez ulaşmamıza rağmen bir türlü, sanırım işlerinin çok yoğun olması sebebiyle, uygun bir vakitte buluşamadık. Sorular hazırdı ancak belki sonra sorarım umuduyla bir köşede saklıyorum.

Mustafa Beyle yaptığım samimi konuşmanın metinleri hemen altta buyurun okuyun!

Mustafa Göktekin ile röportaj.

KÜP BULAN ADAMIN HİKÂYESİ

M. UYSAL- Her röportajda olduğu gibi konuştuğumuz kişiyi tanımakla başlayalım, Mustafa Göktekin kimdir, TTSO'daki görevi nedir?

M. GÖKTEKİN- Mustafa Göktekin, Tavşanlılıdır, Tavşanlı'nın insanlarındandır. Bozbelen Köyü doğumludur, ortaokulu Tunçbilek'te, liseyi ve yüksek okulu Eskişehir'de okumuş. Yıllarca devlet memurluğu yaptıktan sonra –hatta yaptığı sırada- ticaretle meşgul olmuş, bir grup arkadaşı ile birlikte anonim şirket kurmuş hem de herkesin, Tavşanlı'da ortak bir iş yapılamaz dediği bir zamanda. 12 yıldır yaşayan bir şirketin hasbelkader yönetim kurulu başkanlığını yapan, halkla iç içe olan, onların dertleriyle dertlenen ve bu konuda haftalık, günlük yazılar yazan, şiirler yazan, vatanını-milletini, bölgesini-beldesini çok seven, iki çocuk babası bir adamdır.

Ticaret odasındaki görevime meclis üyesi olarak başladım ve son iki senedir başkan vekilliği yapıyorum. Asıl yaptığım iş organize sanayi bölgesinde müteşebbis heyetindeyiz. Bitirilmesi konusunda gayretlerimiz var, başkanımızla beraber, üye arkadaşlarımızla birlikte. Ama asıl işimiz organize sanayi ile birlikte organize sanayiye hayat verecek, orayı yaşanır hale getirecek, orada yatırımların olmasını temin edecek çalışmayı yapmaktı ki, o da bir dergi, gazete yani basın vasıtasıyla olmalıydı. TTSO'nun aylık gazetesinin ve Kıvılcım dergisinin bizzat sorumluluğunu aldım ve yazarlığını yapıyorum. Koordinasyonu ile uğraşıyorum.

 

Beraber seçildiğimiz 15 kişilik meclis misyonunun yüzde 80'inin tamamlamış durumdadır. OSB ihaleleri yapıldı ve artık arsa tahsisi yapma imkânımız var

 

M. UYSAL- Geriye baktığımızda dört yıl geçmiş. Dört yılda neler oldu Tavşanlı Ticaret Ve Sanayi Odasında?

M. GÖKTEKİN- Bu süre içinde çok şey oldu. Organize sanayi ile ilgili 1965 tutanakları var, bir an önce hayata geçirilmelidir, diye. O gün doğanlar sanıyorum 44 yaşında. 44 yıldır hayata geçirilemedi OSB. OSB hala aktif değil, OSB hala arzu edilen seviyede değil. Bizim seçilip geldiğimiz 15 kişilik meclis grubunun –her biri ayrı bir değerdir- bir tek misyonu vardı: OSB'yi hayata geçirmek. İlk bismillah dediğimiz andan itibaren OSB müteşebbis heyet içerisinde olmaya gayret ettik, yer aldık ve işin sekretaryasını ticaret odasına aldık. Odamızda bununla ilgili özel bir memur görevlendirdik. O, o işleri takip ederken biz, bizzat konuşulması, ulaşılması, görüşülmesi gereken yerlere ulaştık. Çözülmesi gereken problemleri çözdük. Beraber seçildiğimiz 15 kişilik meclis misyonunun yüzde 80'inin tamamlamış durumdadır. OSB ihaleleri yapıldı ve artık arsa tahsisi yapma imkânımız var. Bu arada, bununla ilgili olarak, Türkiye'nin neresinde bir toplantı varsa, neresinde bir aktivite varsa gitmeye gayret ettik. En son gittiğimiz yerlerden birisi de, hatırlarsınız sizinle birlikte gitmiştik, İstanbul Müsiad 12. Fuarı. Orada, Tunuslu gazeteci ve uluslar arası ilişkiler uzmanı, ekonomik ilişkiler uzmanı Muhammed El Adil isimli bir dostumuzla tanıştık. O tanışmadan sonra buraya davet ettik. Tavşanlı'yı gezdirdik. Son derece müstefit oldu. Hem kendisi hem de bizim için çok faydalı oldu bu ziyaret. Nisan ve mayıs aylarında birlikte bir proje yapmayı düşünüyoruz. Arap büyükelçilerini ve gazetecileri Tavşanlı'ya getireceğiz.

Bu arada daha o kadar çok şey yapıldı ki…

28 bölümlük bir program yaptık mesela. Tavşanlı Televizyonunda gerçekleşen "Ekonomik Kıvılcım" programları halkımızın gündemine oturdu.

M. UYSAL- Bu programlar hep konukları olan programlardı değil mi?

M. GÖKTEKİN- Evet, yerli ve yabancı konukları olan programlar. Oldukça verimli olduğunu ve halkımızın ufkunu açtığını düşünüyorum. Dört seneye sığdırdığımız şeyleri alt alta koymamız çok zor.

M. UYSAL- Aslında tam olarak şunu sormak da lazım: Diğer yönetimlerden farkınız neydi?

Gerek meclis üyesi arkadaşlarımız gerek yönetimdeki arkadaşlarımız, ne görev verilmişse o görevi ibadet şevkiyle, iştiyakıyla o görevleri yerine getirdiler. Başarılı olmamızın sebebi de bu zaten.

 

M. GÖKTEKİN- Bu tür kurumlar adamlık müesseseleri değildir. Bu kurumlar millete hizmet için vardır. 1965'ten bu yana eki yönetimler sırasında OSB hayata geçirilememiştir. Neden geçirilememiştir? Başkan makamında –genellikle- oturma durumundadır, yönetim ve meclis sık sık odaya uğramaz, birlikte karar alma ihtiyacı duyulmaz ve alınan zaruri kararlar da herkesin iş yerlerinde imzalanır. Bizim yaptığımız şey ise bütün meclis üyelerimizin ve yönetimin mümkün olduğunca çok ve istisnasız toplantılara katılmasını sağlamaktı. Meclis toplantılarında alınan kararların pek çoğu ittifakla alındı. İzah edilerek alındı. Yönetim mutlak surette toplandı ve öyle karar aldı. Bu kararlara herkes kendi kararı imiş gibi uydu, itaat etti. Bu işleri yaparken herkes kendi işlerini bırakarak, tabir yerinde ise kendi işlerini asmak suretiyle odanın işlerine öncelik verdi. Bunu hizmetten, mevki makamdan öte bir ibadet olarak algıladılar. Gerek meclis üyesi arkadaşlarımız gerek yönetimdeki arkadaşlarımız, ne görev verilmişse o görevi ibadet şevkiyle, iştiyakıyla o görevleri yerine getirdiler. Başarılı olmamızın sebebi de bu zaten.

M. UYSAL- Bu kadar samimiyetle çalışıyorsunuz… Ticaret odası bu kadar önemli bir yer mi ya da asli görevleri nedir ki bu kadar iştiyakla çalışıyorsunuz?

 

Buralar vatandaşa hizmet müesseseleridir, vatandaşın önünü açma müesseseleridir. Aslında ticaret odası, tabir yerindeyse esnafın kankasıdır, kan kardeşidir.

 

M. GÖKTEKİN- Aslında bütün kurumların asli görevleri vatandaşımıza, milletimize hizmet etmektir. Belediye olabilir, kaymakamlık olabilir, diğer odalar olabilir… Bütün kurumların ana kuruluş sebebi vatandaşın önünü açmaktır, vatandaşı bilgilendirmektir, vatandaşa yardımcı olmaktır, vatandaşa omuz vermektir. Bugün Tavşanlı Ticaret Ve Sanayi Odasının görevi budur. Ticaretle uğraşıyorsunuz, hukuki noktalarda takıldınız, ne olacak? Ticaret odası devreye girecek. Kredi sıkıntınız var, tıkandınız… Ticaret odası devreye girecek. İşte efendim, bilgi sıkıntınız var, ticaret odası yardımcı olacak. Ticaret odası halkın yanlış bildiklerini tespit edip devreye girecek, onları aydınlatacak. Sadece istenen evrakları tanzim edip toparlamak değildir ticaret odasının görevi veya kurumların görevi. Buralar vatandaşa hizmet müesseseleridir, vatandaşın önünü açma müesseseleridir. Aslında ticaret odası, tabir yerindeyse esnafın kankasıdır, kan kardeşidir.

M. UYSAL- Yani aslında buralar soğuk devlet daireleri gibi görünse de sizin yönetiminiz bunu aşmaya çalıştı, öyle mi anlamalıyız? Kanka tabirini kullanmanızdan da bunu çıkarabiliriz.

M. GÖKTEKİN- Elbette. Öyle ifade ediyor ya gençler şimdi.

M. UYSAL- Odanızın Tavşanlı ekonomisine ne gibi katkıları oldu, tabi bunu maddi anlamda sormuyorum, Tavşanlı ekonomisine nasıl bakıyorsunuz ve son olarak da Tavşanlı'dan krize nasıl bakıyorsunuz?

M. GÖKTEKİN- Bir kere odaların ekonomiye doğrudan katkıları olmaz. Odalar ne yapabilir? Öğrenci bursları verebilirler, okullara yardımda bulunabilirler, sosyal tesislere yardımda bulunabilirler, bazı sosyal müesseselerde ortak payda olabilirler. Esnafa doğrudan kredi vermezler. Malum Tavşanlı'da kriz var, sadece Tavşanlı'da değil dünyada kriz var. Müesseseler işçi çıkarıyor, insanlar işsiz kalıyor. Esnafı hareketlendirmek gerekiyor, esnafın ticaret hacmini büyütmek gerekiyor. Buna dayalı olarak yüksek okula bin civarında öğrenci kaydedebilecek bina inşaatına yardımcı olmuştur odamız. Bu arada büyük oradan şahsi destekleri olan üyelerimiz de vardır. Yiğidi öldür hakkını yeme, denir ya. Bu arada daha, Domaniç'teki, Emet'teki, Tavşanlı'daki, Hisarcık'taki yüksek okullara nakdi yardımda bulunduk odamızın bütçesinden. OSB için ödenmesi gereken payı ilk ödeyen yine odamız olmuştur. Daha OSB için yapılan ödemeler de kendi bünyemizden yapılmıştır.

M. UYSAL- Bunlar maddi anlamdaki katkılar. Bir de seminerler, bilgilendirmeler gibi şeyler var ekonomiye dolaylı destek olarak sanırım.

M. GÖKTEKİN- Konferanslar, seminerler noktasında Kütahya'da üç tane programa katıldık, hatta bir tanesine sizinle birlikte katılmıştık. 28 bölümlük televizyon programı yaptık Tavşanlı Televizyonunda. Bu arada odamıza gelen insanlar çok sıcak ilgiyle karşılandılar. Sanki iş yerlerine gelmiş gibi evlerine gelmiş gibi rahat oldular. Onları fikri alanda, hukuki alanda her türlü bilgilendirdik.

 

Bizim seçildiğimiz zaman OSB'de sadece yer tespiti yapılmıştı. Dosyasının bile nerede olduğunu bilen yoktu. İlk teşebbüse geçtiğimizde dosyasını bulduk. İlgisiz bir yerde bekleyen bir dosya…

 

M. UYSAL- OSB üzerine başta da biraz konuştuk ama özellikle sizin yönetiminizin özel gayretleri olduğunu söylediniz. Hedef olarak seçtiğinizi söylediniz. Hedeflerinizin neresindesiniz, bundan sonraki hedefiniz nedir ve daha neler yapmak istiyorsunuz?

M. GÖKTEKİN- Bizim seçildiğimiz zaman OSB'de sadece yer tespiti yapılmıştı. Dosyasının bile nerede olduğunu bilen yoktu. İlk teşebbüse geçtiğimizde dosyasını bulduk. İlgisiz bir yerde bekleyen bir dosya… Sonra belediye ve kaymakamlığın da bizimle beraber hareket etmesiyle hareket başladı. O başlayan hareket içerisinde yazılması gereken, gidilmesi gereken, konuşulması gereken işte dava açılması gereken, pazarlık edilmesi gereken her yere koştuk. Ticaret odası olarak da koştuk belediye olarak da. Doğrusunu söylemek gerekirse belediyenin de oldukça büyük katkıları oldu. Belediye başkanımız Ali İhsan Beyin de gayretleri oldu. Kamulaştırılması gerekenleri kamulaştırdık, insanlarla pazarlık ettik, hazine arazilerinin tapularını aldık, plan projelerimizi bitirdik. Sonra su ve elektrik ihalesi yapıldı, alt yapı ihaleleri yapıldı. Doğalgaz geçiyordu, onları aştık.

 

Organize sanayi alt yapısı bittiği andan itibaren ki, mart ve nisan aylarında biteceğini umuyoruz. Bittiği andan itibaren yatırım yapacak firmalarımız kazmayı vurabilirler.

 

M. UYSAL- Hedefinize yaklaştınız mı yani?

M. GÖKTEKİN- Elbette. Organize sanayi alt yapısı bittiği andan itibaren ki, mart ve nisan aylarında biteceğini umuyoruz. Bittiği andan itibaren yatırım yapacak firmalarımız kazmayı vurabilirler.

M. UYSAL- O kazmadan sonra da üretim yapmaya başlayacaklar.

M. GÖKTEKİN- Evet. Bu arada demin yüzde seksen demiştim, eksik kalan şeylerden birisi şu: Alt yapının inşaatının başlamamış olması inşallah bitecek. İkincisi, OSB'nin bulunduğu yere iş adamlarının, sermayedarların ve yatırımcıların gelmesini temin etmemiz gerekiyor. Tanıtımlar yapmak gerekiyor. Bu konuda da demin söylediğim Arap iş adamlarını bölgeye çekmek için yapmış olduğumuz projelerimiz var. Gidip görüştüğümüz, ikili ilişkilerde bulunduğumuz yerler var.

M. UYSAL- Belki şu da olabilir, Tavşanlı'dan yatırım yapabilecek yatırımcılar da teşvik edilebilir, ortaklıklar kurulması için bilgilendirmeler yapılabilir.

M. GÖKTEKİN- Mustafa Bey elbette. Bizler kurtuluşu hep başka yerlerden bekliyoruz. Başkalarından bekliyoruz. Gelsinler bize iş kursunlar, ekmek versinler, maaş versinler. Hâlbuki bizim, o TV programlarında sık sık söylediğimiz şeylerden biri de hatta dergimizde de yazdığımız şeylerden birisi neydi? Biz önce, kendimiz kurtuluşa karar vermeliyiz. İş kurmaya karar vermeliyiz. Kendimize sormalıyız: Tavşanlı için ne yapabilirim? Organize sanayide nasıl bir faaliyet gösterebilirim? Sermayemi organize sanayide yatırım yapabilecek hale nasıl getirebilirim?

M. UYSAL- Ya da kim benimle ortak olur?

M. GÖKTEKİN- Evet, kim benimle ortak olur? Kim bana partner olur, kim bana kanka olur? Aynı görüşü paylaşan paylaşmayan hangi insanlarla nasıl çalışabilirim?

Bu konudaki umutlarımız oldukça fazla çünkü Tavşanlı o kadar kör bir yer değil. Yani yatırımcısı olan bir yer. Az da olsa var. Biz bazen diyoruz, işte Tavşanlı'da kimse bir şey yapmıyor. Hayır, yapıyor. Bir Akaylar var, Korkmazlar var, Arı yem vardı, un fabrikaları var, Güleç var… Daha pek çok isim var. Ki, o insanlar Tavşanlı'nın yükünü kaldırıyorlar.

M. UYSAL- Bütün bunları konuştuktan sonra dergiye getirmek istiyorum sözü. Dergide de özel bir gayretiniz vardı. Hatta sorumlusu da sizsiniz. Böyle bir dergi çıkarmaya nasıl karar verdiniz ve çıkardınız, nasıl oldu, 10. sayıya kadar nasıl geldiniz?

M. GÖKTEKİN- Mustafa Bey biliyorsunuz, benim en çok sevdiğim, en iyi bildiğim iş basın. Yazmak… Biz insanlara en kolay ulaşma yolunun basın olduğunu düşünüyoruz. Ya gözlerine ya gönüllerine ya kulaklarına hitap edeceksiniz insanların. İşte bizim dergimiz de insanların hem gözüne hem gönlüne hitap eder bir konumda ki, bizim 10. sayısını çıkardığımız dergimiz Türkiye kalitesinde, İstanbul formatında bir dergi. Bir ilçede çıkabilecek dergi değil. Kalite açısından. Gerek baskı kalitesi gerek fikir kalitesi gerek baskı sayısı açısından İstanbul kalitesinde bir dergi. Bir de gazetemiz var. Gazetemizde dolu dolu çıkan bir gazete üyelerimizi bilgilendirme noktasında.

 

Hani o kıvılcım ormanı bile yakabilir. O kıvılcım bir evi aydınlatabilir. İnsanların ruhlarını, beyinlerini aydınlatabilir. Kıvılcım, ateşin özüdür, aydınlığın özüdür.

 

M. UYSAL- Daha önce dergide geçti ama ben yine de röportajımızda da olsun istiyorum. Kıvılcım ismi konusunda ne diyeceksiniz?

M. GÖKTEKİN- İnsanların kafasında bir şeyler çakmak gerekiyordu, aydınlık için. Hani o kıvılcım ormanı bile yakabilir. O kıvılcım bir evi aydınlatabilir. İnsanların ruhlarını, beyinlerini aydınlatabilir. Kıvılcım, ateşin özüdür, aydınlığın özüdür. Tavşanlı'da böyle bir kıvılcım çakmak istedik ve onuncu kıvılcımı çakmış bulunuyoruz. Çok da güzel yaptığımızı düşünüyorum.

 

Benim ayağım küpe geçti tabir yerindeyse.

 

M. UYSAL- Peki yazarlar… Bir ilçede dergi çıkarabilecek kadar yazar bulmak mümkün mü ve ne kadara mal oluyor dergiye yazarlarınız?

M. GÖKTEKİN- Tavşanlı çok zengin bir yer. Herkes parasal zenginliğinden bahseder ama gerçi o da pek kalmadı. Kültürel zenginliği çok fazla olan bir yer. Benim ayağım küpe geçti tabir yerindeyse. Eskiler öyle ifade ederler aniden zengin olanlar için. Ayağın küpe mi geçti, derler. Allah razı olsun yanımda çok büyük bedellerle çalışan (Bu bedel Allah'ın rızasından başka değil. Bence çok büyük bir bedeldir bu. Tavşanlı için çalışmak, Tavşanlı için üretmek, Allah rızası için çalışmak.) insanlar var. Bu güzel insanların arasında ulusal basında yazabilecek ve yazanlar, kitapları basılmış olanlar, okuyucular tarafından tanınan, herkes tarafından bilinen, şiirleri site site dolaşan kardeşlerimiz var. Hatta Kütahya ve Eskişehir'den yazan bile var. Biz her toplantı yaptığımızda 20 kişiyi bir araya getiriyoruz. Yazan-çizen insanların küpüne bizim ayağımız geçti. Ve o kardeşlerimiz sayesinde bu dergiyi yorulmadan, sıkılmadan, üzülmeden çıkarıyoruz.

M. UYSAL- Dergi ile ilgili yeni hedefleriniz nelerdir?

M. GÖKTEKİN- Yeni hedeflerimizi sonraki sayılarımızda açıklayalım inşallah. (Bu röportaj sırasında henüz oda seçimleri yapılmamıştı.)

M. UYSAL- Geriye dönüp tekrar baktığınızda geçen dört yıl zor muydu, kolay mıydı? Zor yanları, kolay yanları nelerdi?

 

Bunlar elbette zordu, kolay değildi ama biz buna ibadet gibi baktık hep ibadet gibi gördük. Milletimizin bize ihtiyacı olduğunu düşündük.

 

M. GÖKTEKİN- Tabiî ki zorluklar vardı. İnsanlar evlerini ihmal ettiler. İşlerini, kazançlarını ihmal ettiler. Herkes odanın verdiği görevleri bihakkın, en güzel şekilde yerine getirmeye çalıştı. Onlara dedik, Ankara'ya gideceksiniz, İstanbul'a gideceksiniz… Gittiler. Çok zaman ceplerinden harcadılar, ceplerinden yediler. Cebinde parası olmasa bile insanlar borç para bulup itiraz etmeden gittiler. Bunlar elbette zordu, kolay değildi ama biz buna ibadet gibi baktık hep ibadet gibi gördük. Milletimizin bize ihtiyacı olduğunu düşündük. Bu zorluğu bu işi biz farz-ı ayın diye değerlendirdik, genelde arkadaşlarımız böyle baktılar olaya. Zor da olsa o zorluğun neticesi çok güzel oldu.

 

Yeni seçilenlerin, ortak paydamızın Tavşanlı olduğunu bilmelerini istiyoruz.

 

M. UYSAL- Dergi basıldığında yepyeni bir dönem olacak ticaret odası için. Son olarak neler ilave etmek istersiniz? Geçmiş dönemdeki yöneticiler olarak halkımızdan isteklerimiz neler olabilir?

M. GÖKTEKİN- Biz yeni gelecek arkadaşlarımızdan, kim gelirse gelsin, birincisi organize sanayinin aynı hızla devam etmesini isteriz. Hedefe yüzde yüz varılmasını ve hatta aşılmasını, ikinci organize sanayinin kurulması için çaba sarf edilmesini isteriz. İkincisi, bu organize sanayide kurulacak işletmelerin halk sağlığına zarar vermeyen işletmeler olması için elden gelen dikkatin gösterilmesini istiyoruz. Üçüncüsü, halkın kültürel gelişimin temini açısından ve kültürel birikimi açısından dergimizin ve gazetemizin en aktif şekilde, düzenli bir şekilde çıkmasını isteriz. Dördüncüsü, yeni yönetime gelecek arkadaşlarımızın yapacakları işleri,  makam mevki sahibi olmanın verdiği hazzı tatmak için değil halka hizmet hazzı ile yapmalarını ve birbirilerini sevmelerini istiyoruz. Ortak paydamızın Tavşanlı olduğunu bilmelerini istiyoruz. Halka hizmetin kendi işlerinin önünde olması gerekir ve o konuda maddi-manevi fedakârlıkta bulunmaları gerekir. Dergimiz çıktığında odamız yeni bir yönetime kavuşmuş olacak, bu kardeşlerimize, kimler gelmişse artık kimler seçilmişse bu beldeye hizmet için, onlara hayırlar getirmesini, onların Tavşanlı'ya hayırlar getirmesini dileriz. Bu bir yarıştır, hizmet yarışıdır. Birileri talip olur halk da birilerine görev verir.  Bu hizmet kime verilmişse onlar da bu görevi ibadet gibi görmelidir.

M. UYSAL- Teşekkür ederim. (Ocak 2009)




 

 


13 Ocak 2009

ADIM YOK

ADIM YOK

Gölgelerin gücü adına!

Hükümet adına!

Görüp gözeten, koruyup kollayan, tutup yakalayan kanun adına!

Türk Standartları Enstitüsü adına!

Beyan edilmiş bütün mallarım adına!

Kuran, ekmek, kitap adına!

Kulluk adına, insanlık namına!

Kredisi dağlar kadar büyük kartlarım adına!

Oğlum, kızım ve başım adına!

Gökteki bulut yerdeki su, daldaki yaprak adına!

Mezardaki kemik, Azur'daki mavi adına!

Beni ben olmaktan çıkarıp, güçlü yapacak her şey adına!

Sana yalvarıyorum... kölem ol, bana itaat et, sömürgem ol.

Sana söz veriyorum bir daha asla iyi davranmayacağım.

Şimdi bu evden çıkıp gideceğim ve bir daha dönmeyeceğim.

Sen kendi halinde kalacaksın ve senin burada hakkın olmayacak.

Ufuklarını kara dağlar sınırlamışken, her sabah güneşi tutacağım.

Sen uyandıktan sonra bile hala uyuyor olacak güneş.

Gecelerin uzun gündüzlerin bereketsiz geçecek.

Anne sütüne hasret kalacaksın, hiçbir inek buzağılamışken vermeyecek sütünü sana.

Kafanda saç oldukça içinde fikir, kasanda para oldukça ağzında diş olmayacak.

Sana hep bir tepeden bakacağım.

Tepeden bakıp susacağım.

Bunlar hep olacak.






15 Aralık 2008

KIZILBÜK KÖYÜ/ Halil Oral'dan Alınmıştır


KIZILBÜK KÖYÜ
Araştıran ve yazan: Halil Oral/Tavşanlı
Bu araştırma yazısı Tavşanlı'nın Sesi Gazetesi için 4 Aralık 2009 tarihinde yazılmış ve 10 Aralık 2009 tarihli Tavşanlı'nın Sesi Gazetesinde yayımlanmıştır.
Fotoğraflar: M.Uysal (Fotoğrafların büyük hallerini görmek için üzerlerine tıklayınız.)

Kızılbük Köyü Tavşanlı İlçesinin batısında yer almaktadır. İlçeye 28 Km, İl’e 73 Km mesafededir. Tavşanlı-Emet karayolunun 10. kilometresinden Değirmisaz_Balıköy güzergâhına saparak ulaşmak mümkündür. Yol asfalt kaplama olup bakımı özel idare tarafından yapılmaktadır. Bu yol güzergâhından günün değişik saatlerinde Balıköy Minibüscüler Kooperatifinin araçları yaz kış yolcu taşımaktadır.
Ayrıca Kızılbük merkeze tahmini, 2 km mesafede Değirmisaz Tren İstasyonu mevcuttur. Demiryolu hattı Ankara -İzmir istikametlerine devam etmektedir. Balıkesir demir yolu hattı 1928-1931 yıllarında inşa edilmiştir. Değirmisaz İstasyonu Kütahya’ya 90 km. Balıkesir’e 164 Km mesafededir. Kızılbük yöresinde demiryolu hattı yıllardır önemli işlevler yerine getirmiş ve getirmeye de devam etmektedir. Özellikle Değirmisaz ve havalisindeki kömür havzalarında üretilen istihsalin tüketim merkezlerine ulaştırılmasında demiryolunun büyük katkıları olmuştur.
Motorlu vasıtaların olmadığı dönemlerde bölgedeki tek ulaşım aracı trenler olmuştur.
Kızılbük Köyü ve yöredeki Linyit kömür sahaları yaklaşık 40 yıllık bir süreç içerisinde ülke sanayisine önemli katkılar sağlamıştır. Kömür sahaları özel müteşebbisler tarafından işletilirken daha sonra Etibank tarafından işletilmeye devam edilmiştir. Özel müteşebbislerden olarak; Trak Türk Anonim Ortaklığı (Kızılbük Köyü’nün doğusundaki sahada),  Ahmet Acar(batısındaki sahada), Rahmi Bey( Doğu ve batı sahaları arasında kalan bölümde) Remzi Güreş ve Şerikleri Osman, Hüseyin ve Mustafa Koç kardeşler ( Çayır Köyü’nün kuzeyindeki sahalarda 1931-1932) İmtiyaz sahibi olmuşlardır.  Değişik sebeplerden bu müteşebbislerin çalışmasına 3. 6,1936 yılında son verilmiştir.  50 kişilik kadroyla Maden Yüksek Mühendisi Cemal Kıpçak
ve Başçavuş Sami Uysal 1.12.1937 tarihinden itibaren Etibank adına üretime başlamışlardır. Bu tarihten sonra Kızılbük Köyü ve çevresinde hızlı gelişmeler yaşanmış, Kızılbük Köyü
zamanla yedi büyük mahalleli şehir görünümüne kavuşmuştur. Gelişme dönemi 1966 tarihine kadar devam etmiştir. Bu tarihten itibaren;  Trak, Salıncak, Memur, Orta, İstasyon, Çam,
Kıymık ve Merkez Kızılbük mahallelerinden oluşan köy gerileme dönemine girmiştir. Bugün 50 hanelik, sadece seksen seçmenlik küçüklüğe düşmüştür.
1972 yılından sonra Güral ve Himmet Ünal ortaklığı açık işletme üretimini başlatmış, iki binli yıllara kadar bu faaliyetini sürdürmüştür. Daha sonra Ünallar, kömür aldığı ve pasa atıp üretim
dışı kalan sahaları ağaçlandırmıştır. Güzel çalışmalardan olarak göze çarpan maden sahalarının tekrar doğal konumuna kavuşturulması ve ağaçlandırılması takdire şayandır.
Rivayetlere göre Kızılbük Köyünün kuruluşu 1400lü yıllara dayanmaktadır. Kızıl keçili dört Yörük Obası dört hayvan ağılı kurmakla işe başlamış. Köyün bugünkü olduğu yeri kışlak, Eğrigöz
Dağı yayla ve ormanlarını yaylak olarak kullanmıştır. Uzun yıllar bölgede kıl keçisi geçim kaynağı olmuştur. Kızıl keçili dört Yörük obasından bugünün; Fidanlar, Çalışkanlar, Zenginler,
Goca Göbekler, Duralılar,  Hocalar, Gavaslar, Ali Efeler, İmamlar, Kasaplar gibi köklü sülaleler meydana gelmiştir. Musa Onbaşılar gibi bir sülalede tüm varlıklarını satarak köyden

ayrılmışlardır.
Kızılbük Köyünün hemen altından Kirmastı olarak da bilinen Emet Çayı geçmektedir. Emet’ten itibaren Eğrigöz Dağı’nın doğu ve kuzey eteklerini yalayarak gelen bu çay alüvyonlu
toprakları beraberinde getirmiştir. Yıllarca Çayın aktığı vadide her türlü meyve ve sebzenin üretimi yöre insanının yüzünü güldürmüştür. Yüzlerin gülmesi yaşayanların ifadesiyle,  bor
atıklarının dereye verilmeye başlamasıyla son bulmuş.  Sebze ve meyve üretimi düşmüş, ağaçları kurumuş, hatta çaydan geçmek zorunda kalan hayvanların ayaklarında yara, insanın
çıplak derisinde çatlaklar oluşturmuştur.
    Önceleri tarım ve hayvancılığa dayanan geçim daha sonra maden işçiliğiyle sürdürmüş olan köylüler, linyit yataklarının tükenmesinin ardından derin bir sessizlik ve bekleyiş
içindedirler. Tahmini 50 hane başka il ve ilçelerde yaşam sürdürürken, en az 50 hane de Almanya’da yaşamını idame ettirmektedir. Almanya’da üçüncü kuşağın hayatını sürdürdüğünü

söylemektedirler.  Gerek tarım ve hayvancılığın, gerekse madenciliğin getirdiği bereketle okuyan insan sayısı oldukça dar kalmıştır. Fidanlar Sülalesinden Ali Osman Fidan ve kardeşi
Abdullah Fidan Emekli Öğretmen olarak hemen sayılabilenlerdendir. Emekli Polis Memuru olan Rıza Zengin’de 2004 yılından beri köyün muhtarlığını yapmaktadır.  Yeni nesilden Uludağ
Üniversitesi son sınıfta yüksek öğrenim gören Ayhan Dinç’ten bahsetmeden geçmek de olmaz herhalde.
 Şimdi Kızılbük Köyünde sırımlı çarık döneminde öküz güttüğünü söyleyen yaşlı dedeler ve emekliler oturmaktadır. İlköğretim seviyesinde olan sadece dört çocuk taşımalı olarak Balıköy’e
gidip gelmektedirler.
 Kızılbük Köyü’nün rakımı İstasyon mahallesinde 521 dir. Kış mevsimleri biraz sertçe olsa da genel olarak bölgenin akdenizi sayılabilir Coğrafi konumu engebelidir. Emet Çayının yarattığı
vadide Eğrigöz’ün eteklerine kurulmuş tarihi ören yerleri olan bir köydür.  Derelerinden olarak; Boğaz Deresi, İn Deresi, Ceviz Dere, Ilıcaksu deresi, Derin dere, Sarp Dere ve Taş Erek

deresi, Tepe ve mevkilerinden olarak; Örencik Harmanı,  Yaren Tepe ( Yaren Dede de denir) Kestane dedesi, Sarıkız dedesi, Türkeli Dedesi, Kar tepe, Haşhaşlık Tepesi Piynarca Tepesi,
Ay Tepesi, Bakacak Tepesi, Katranlı dağı, Eski tuzla mevkisi, Kızılyer mevkisi, Derin dere, Sarı yarma, Örenler mevkisi,  Goca kuz, Küçük Kuz, Sıratal en bilinen coğrafi yapılarıdır.
Özellikle Ilıcaksu deresi değişik efsanelere konu olmuş derelerdendir. Bu derede ay parçası gibi güzel kızlar gördüğünü söyleyen yaşlılar olmuştur.
 En az 600 yılı aşkın bir tarihi geçmişi olduğunu tahmin ettiğimiz Kızılbük Köyü’nde hayat akıp gelirken acılar, sevinçler, hüzün ve mutluluklar iç içe yaşanmıştır. Kimi Çanakkale'ye kimi
Yemen’e kimi de hayatın tam kendisine, kimi de sevdiğine ağıtlar düzmüştür. Çanakkale’nin acısıyla ;
Çanakkale Boğazı’nda oldum yaman onbaşı
Ah sol yanımdan çıkar acıca süngünün başı
Tez yanıma gelemedi sayın doktor binbaşı
 Söyleyin anama anam ağlasın
Anamdan gayrısı yalan ağlasın.
Diye ağıtlar düzenler, fakirliğe, yokluğa ve de yeraltında çalışmanın ağırlığıyla;
Nasıl anlatayım ben fakirliğin halinden
Kazma kürek düşmedi yeraltında elimden
Döşeklerde yatamadım ağrılandım belimden
Gözün kör olsun fakirlik kurtulamam elinden.
Derken acılarını unutmaya çalışanlar,  sevdalanmanın yürekte bıraktığı hisle Kızılbük Köyü’nden Katranlı Dağı’na haykırmışlardır.
Katranlı dağları alabula karmola
Anam benim çektiklerim intizarmola
On parmağı da kınalı bir yar sevmekle
Acep bu kara topraklar bana yarmola.
 Mükellefi görmüş, birebir yaşamış olan köy halkı, mükellefliğin verdiği sıkıntı ve öfkeyi yine şiir ve manilere vurmuştur.
Keten iplikten mi olur tepe
Dayının adımı olur efe
Bilsem meşakkat çekeceğimi
Ben hiç gider miydim mükellefe.

Dereler şırıldamakta hayat acılara rağmen sürmektedir. Savaşlar tükenmiş, mükelleflik bitmiş yüreklerde acılar iz bırakıp, ağıtlar kulaklarda çınlasa da; düğünler yine üç gün sürmüş
Kızılbük Köyü’nde. Keşkek aşları dökülmüş kazan kazan. Etli yufkalar kırılmış geniş tepsilere. Nohut aşları düğün sofralarında yıllarca baş tacı olmuş. Deve oyunlarına Arap oyunları eşlik
etmiş yıllar yılı seyirlik.
 Kadınları paça dizlik, peştamal giyip üstlerine çalı üslüğü, kara gıylıları örtünmüş.
Kışların uzun sürdüğü gecelerde gözlemeler yapılıp arasına etler konarak yenmiş, Nohutlar kavrulmuş tavalarda eğlencelik. Yüzük oyunları oynanmış cezalar yüklemecesine.
Yöre ormanlarını çam ağaçlarından sonra kızılcık, fındık ıhlamur ağaçları süsleyip durmuş yıllar yılı.  Sert kış gecelerinde ıhlamurlar kaynatılmış, Kızılcık hoşafları içilmiş ılık ılık. Karın ağrısına
akbaşlı otunu ilaç yapmış Kızılbüklüler. Dağdan fındıklar toplayıp çuvallamış. Maden sahaları işlemeye alınana kadar her hanede en az 500 kıl keçisi ağılları doldurmuş. Sonra her şey
tükenişe doğru uzanıp gitmiş.

 Hayvancılık bugün daralan tarım alanları yüzünden sadece yok denilebilecek sayıda büyükbaş hayvancılığa düşmüş. Tarım ve hayvancılık yok denecek seviyeye düşerken ekonomik
sıkıntılar baş göstermiş. Bu sıkıntıyı köyün en yaşlılarından görmüş geçirmiş Süleyman Özsoy şöyle yorumluyor; Tek kelime derin bir ah ve suskunluk. Gerisi çıkmıyor ağzından. Yutkunup
kalıyor öylece.
 Süleyman amcanın babası Hocanın Mehmet olarak biliniyor Kızılbük Köyü’nde. 1312 lilerle askere alınmış. 3 sene Çanakkale savaşlarında kalmış. Yemen’deyse 3,5 sene. İngilizlere esir
düşüp kurtulmuş. Hocanın Mehmet, daha sonra Boşnak müteşebbislerle maden sahalarında ortaklık yapmış.
Kızılbük Köyü’nün içme suyu Katranlı Dağı’ndan getirilmiş. Getirilen bir başka sülfürlü su da bahçe sulamalarında kullanılmaktadır. Evler taş yapı biçimindedir. Bazı evlerde betonarme yapı
göze çarpmaktadır. Çatılar kiremit kaplıdır.
 Köy içi sokakları oldukça dar görünümdedir. Eskidiği için yıkılarak yerine 1961 yılında minareli cami yapılmıştır. Cami içi makine halılarıyla döşenmiş ve faaldir. İstasyon mahallesinde bir
cami daha olmasına rağmen cemaat yokluğundan hizmet dışı kalmıştır.
Yıllar yılı nüfus hareket ve yoğunluğuna maruz kalan Kızılbük Köyü ortaokulla 1958 yılında tanışmış. Değirmisaz Ortaokulu olarak eğitimini sürdüren bu okul 1998 yılında Kızılbük İlköğretim

Okulu adını almıştır. 2005 yılında da eğitimine tamamen ara vererek kapatılmıştır.
Okul binası şu anda eğitimin dışında başka amaçlarla kullanılmaktadır.
Kızılbük Köyü yerli -yabancı, uzak- yakın pek çok kişiye ev sahipliği yapmış hatta bazılarına mezar bile olmuştur. Köyde Yukarı mezarlık diye bilinen mezarlıkta, cenazelerin kurtlar
tarafından parçalanmasıyla, Aşağı mezarlık kurulmuş. Bu mezarlıkta Kömür İşletmesi tarafından istimlâk edilince üçüncü bir mezarlık kurulmak zorunda kalınmıştır. Köyün tam olarak
doğusunda ve yaklaşık beş yüz metre mesafede olan mezarlık arazisi oldukça engebedir. Mezarlık çevresinin büyük bölümü taş duvarla çevrilmiştir. Mezarlık toprağı çalılık örtüye
sahiptir. Bu çalılar ağaçsı görünüme kavuşturulmaya çalışılmıştır. Mezarlıkta, Eğrigöz ve Sülye kimlikli cenazelere rastlamak mümkünken; Niğde, Vakfıkebir, Görele, Trabzon künyeli
kabirlerde vardır.
 Kızılbük Köyü’nde tükenmiş ekonomik değerlere rağmen İstasyon mahallesini köye bağlayan Köprünün doğusunda Kirmastı yatağına kurulmakta olan Özel müteşebbis krom öğütme ve
yıkama tesisleri işsizliğin umudu şeklinde beklenti yaratmaktadır.

Linyit yataklarının yıllarca işletilmesi ekonomik canlılık getirirken, tükenmesiyle; bu yöre ve köy kaderine terk edilmemelidir. Netice olarak; Yöre görmeye ve gezmeye değer niteliktedir.
Pek çok yörede keklik nesli tükenmesine rağmen, bölge ormanlarında keklik mevcuttur. Yabani hayat oldukça canlıdır. Doğa yürüyüşü, izinli avcılık yapılabilecek yapıdadır. Resim
sanatıyla uğraşanlar için bölge zenginlik katabilecek evsaftadır. Her ne kadar Emet çayının bor kirliliğinden söz edilse de, balıkçılar açısından avlanmaya uygundur. Kirmastı Çayı derin
vadilerden geçmekte olup, uygun projelerle enerji üretimi yapılıp yapılamayacağı araştırılmaya değerdir. Yöreden göçü önlemek ve geriye dönüşü sağlamak için tarım ve hayvancılık
projeleri mutlaka düşünülmelidir. Fındık, kızılcık ve ıhlamur ağaçlarının ıslahının yanında sayı bakımından çoğaltılmasının yöreye ekonomik değer kazandıracağı muhakkaktır. Sağlıcakla.

KIZILBÜK

Bir güzel görmüşüm çiçekten beter
Kızılbük diyerek yazasım geldi
Yaylasında boy boy keklikler öter,
Yaren tepesinde gezesim geldi.

 Mükellef mahkûmu koyun koyuna
Gurbetlik her daim dokunmuş cana
Kızılbük toprağı dost iken bana
Kirmaslı Çayı’nda yüzesim geldi.

Ay Tepesi Sarp dereye yakınca
Derindere seviniyor akınca
Kızılyerden trenlere bakınca
Hasreti Örende üzesim geldi.

Kocakuz, Küçükkuz Sratal meşe
Ihlamur içince geliyor neşe
Kestane Dedesi girince düşe
Kızılbük Köyünü yazasım geldi.

Piynarca Tepesi Yaren olur mu?
Şu İn Deresi’nde fındık olur mu?
Kar Tepe yolunda insan kalır mı?
Kızılbük çehreni sevesim geldi.

 Dört Obadan verdin nice boyları
Altı asır ilerlettin soyları
Nesilden nesile asil huyları
Kızılbük görünce diyesim geldi

Çoban Çeşmesi’de tanıştı senle
Mezarlığın gezdi beyaz kefenle
Yazmaya çalıştı içten gelenle
Vallahi Kızılbük övesim geldi.
                     Halil Oral/ Tavşanlı

KIZLBÜK’E MEKTUP
Halil Oral/Tavşanlı


Eğrigöz’ün kuzey eteklerine yaslanmış Kömür gözlü. Seni nasıl anlatsam, hangi haberleri salsam sana dair bilmem ki. Kirmastı Çayı’nda yunup, Yaren Tepe’sinde hangi madenci
hikâyelerini okusam uzun uzadıya. Gönül dünyanın enginliğini; mezarlığında dolaşırken anlayıp kimlere nasıl seslensem!
Memleket sevdasıyla Çanakkale’de, Yemen’de hatta İngiliz’e esir düşerken bile düşlerini yitirmeyen Hocanın oğlu Mehmet Özsoy’un kahramanlıklarını hangi kelimelerle ifade etsem. Hakka
hukuka nasıl vursam, nasıl helalleşsem bilmem ki.  Dört oba ağılından yedi mahalle kurup, bugün sessiz sedasız kalışını hangi ölçülerle izaha kalkışsam.
Kömür gözlüm, fındık dağlım, Ihlamur kokulu Yurt toprağım Kızılbük!
Geçmişte kalan, nicelerin hatıralarını süsleyen çarşılarında gezdim dün.  Bugünlerde boynu bükük yıkılıp dökülmüş, dünkü günlerde önemli hizmetler görmüş postane binandan mektuplar
yolladım geleceğe gönlümce. Çatıları sarkmış mahzun mahzun ve de ağlamaklı duran sinema salonlarında tarihine dair filmler izledim kimselere çaktırmadan.  Kıymık mahallesinden asma
köprülerle geçtim Trak mahallene.  Asma köpründen geçerken, Kirmastı’nın yüzünden akseden sana dair hüzünleri gördüm ve irkildim birden. Kirmastı’nın ağlamaklı hali beni de hüzne
boğdu. Gözyaşlarımı akıttım mahzunlaşan debisiyle. Üşenmeden dolaştım yedi mahallende. Tarihi kokladım an an. Sessiz sedasız kalan İstasyon Mahallende olmayan çayları yudumlarken
yolcular uğurladım uzak şehirlere. Yolcular ederken kimsecikler yoktu çarşında. Hatta minik bir kedicik bile. Kabukları kararmış akasya ağaçlarının altına bağdaşlar kurup ray demirlerinden
hatlar çektim Katranlı’ya! Hava hattını yeniden dikmek istedim en tepelerden tepeye.
Ben hüzünden hüzüne koşup tarihe kayıtlar düşmek isterken, sırımlı çarık döneminde öküz çobanlığı yaptığını söyleyen çipil gözlü dedenin kaçıp gidişine anlamlar veremedim.
Bugün ayakta kalan tek mahallen Kızılbük Köyü’nde ayaklarım ağır aksak dolaşırken,  Fidanlar’dan, Çalışkanlar’dan, Goca Göbekler’den, Gavaslardan, İmamlardan, Hocalar’dan,
Kasaplar’dan, Zenginler’den, Duralılar’dan, Musa Onbaşılar’dan hatta hatta Ali Efeler’den kimlerin ölü, kimlerin diri olduğunu soramadım bile. Yaşayanların çoğu yaşadığı acılardan olsa
gerek; suskundu susuyordu. Hatta hatta usulca “kendime güldürmem” diyecek kadar kendince efeliği elden bırakmıyordu. kimi yaşlı dedeler.  Derdin derdimizdi Kızılbük! Öfken öfkemiz,
sevincinse sevincimiz! Asıl kaygımız senin unutulmana dairdi. Unutulmamalıydın, unutturmamalıydık biz de.
Ihlamur Çiçeklim, Kum kokulum, Fındık Ormanlım, Kestane Tepeli Kızılbük adlı Vatan Köşem; sana dair ne mektuplar, ne şiirler yazmak isterim bundan böyle bir bilsen. Toprağına yeniden
boy boy meyve fidanlarını dikmek tertemiz suları akıtmak isterim köklerine. Derindere’de, Türkeli’de, Goca kuz’da  Piynarca’da hatta hatta Haşhaşlık’ta  kuzu ve oğlakların sesini yeniden
duymak isterim. Öğrenmek ve de öğretmek uğruna Balıköy’e taşınan dört öğrenciden de çok şeyler beklerim. Umut ederim en azından. Üç kuşak Almanyada yaşayan nesillerine  yayla
ve tepelerinde ziyafetler çekmek isterim.
Ve nihayet; Büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim Kızılbük. Sağlıcakla.
KÖYLE İLGİLİ MUSTAFA UYSAL'IN YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ.

02 Aralık 2008

TENKİD-ELEŞTİRİ ELEŞTİRİCİ

TENKİD-ELEŞTİRİ
ELEŞTİRİCİ
Ahmet Yaşar Çakmak'tan alınmıştır.


Merhum vali Recep YAZICIOĞLU, 16.10.1995 STAR TV’de saat:16.30 da “Haksız tenkit, gizli takdirdir.
Ölmüş köpeğe tekme atan olmaz.” Demişti.

Nefsimizin en çok hoşlandığı şey övülmekse; hiç hoşlanmadığı da tenkittir.

“TENKİT,
• Belki güzel bir şey değildir, ama lüzumludur.
• Ağrı ile aynı işi görür; zira ağrı da vücutta bir arıza olduğunu haber verir” der Winston CHURCHILL (1)
*
PEYAMİ SAFA:
”yobazlığın ilk işareti tenkide

24 Kasım 2008

KABAKÇI SALİH EFE

KABAKÇI SALİH EFE

Kendisinin adını çokça duymuşluğum vardı. Nedir, kimdir ve neden bolca adı geçer böyle bir çetecinin diye hep merak etmişimdir. Ancak konu, gündemime hiç araştırma boyutu ile girmedi.

Şimdi biliyorum hem de bütün detaylarıyla. Böyle bir yazıya yazarı tebrik etmeden başlamak istemiyorum. Ömer Faruk Dinçel hocamı can-ı gönülden tebrik ederim. Yakın tarihimize ulaşmak ve onun hakkında konuşmak, yazmak o kadar zor ki. Bu zorluğuna rağmen bir yazarın bunu başardığını kitabında görmek beni sevindirdi.

Ömer Faruk Dinçel hocam son kitabı, Kabakçı Salih Efe (Milli Mücadeleye Adanan Bir Ömür) ismiyle çıkardı. Kitabı bir solukta sadece bir akşamda okudum. Sıkıcı bir tarih kitabı işte diye düşünmüştüm ilk başta. Sonra birkaç sayfa okuyunca yaşadığım yerde geçen olaylar ve ayrıntılar çok ilgimi çekti. Kabakçı Salih Efe ve etrafında gelişen olaylar detaylı bir şekilde anlatılmıştı. Biraz da roman okuduğum hissine kapıldım. Yanlış anlaşılmasın sevdiğim bir tarza benzetiyorum sadece. Biyografi kitabı olduğu da söylenebilir.

Kitapta o dönem yaşanan olaylarda (1918-1923) tanıdığım bildiğim yani ismini yakından duyduğum hatta akrabası olduğum insanlar vardı. Dedemin babasının da ismi geçiyordu o kitapa. Hatta dedemin babasının Cevizdere Savaşına katıldığını yine o kitapta okudum. Kendi köyümün adı da sık sık geçiyordu kitapta. Köyümden birkaç kişi daha vardı isim olarak. Köyümde yaşananlar… Daha neler neler.

Biliyorum ki siz de bir yakınınızı ya da yaşadığınız yerle ilgili bir ayrıntıyı bulacaksınız o kitapta. Ömer Bey on yıl emek verdiği bu eserini titizlikle hazırlamış. Tarihi şahsiyetleri tanımak, yakın tarihe göz atmak kolay değildir. Hele bu konuyu sıkıcı yazmayan kaç kişi var? Bir solukta okunabilir olan bu kitap hakkında daha çok şey söylenebilir ancak uzun tutmayacağım. Orada verilen bilgiler üzerinde bir kez daha durup düşünmemiz gerekiyor. Gündemimize yeniden almamız gerekiyor. Yeni nesillere tekrar tanıtmamız gerekiyor. Bırakın yeni nesilleri eskiler bile masal gibi bölük pörçük bilgilere sahipler. Çoğu da kulaktan dolma yanlış bilgiler. Anlatırken de yanlış anlatılıyor tabi. Kahramanlar eşkıya, eşkıyalar kahraman oluveriyor halk ağzında. Bu kitapla birlikte bazı şeyler değişecektir.

Bu kitapla birlikte yine bekliyorum ki Tavşanlı'da birçok insan şaşırarak öğrenecektir gerçekleri. Mustafa Armağan, tarih okumak şaşırmaya hazır olmaktır, demişti. İnanın bu kitap beni çok şaşırttı. Yunan işgali sırasında yaşananları daha iyi anlamaya başladım.

Ömer Faruk Dinçel hocama bir kez daha teşekkürü borç bilirim. Yakında çıkacak olan Tavşanlı ile ilgili kitabını da heyecanla bekliyorum. İlk ben almak isterim yine bu haberi.




17 Kasım 2008

SAAT ON, ŞİMDİ CENAZE İLANLARI!

SAAT ON, ŞİMDİ CENAZE İLANLARI!

Daha önce de tartışıldı, biliyorum.

Konuşulması gereken daha bir çok yeri olduğu için yazmak zorundayım.

Küçük bir ilçe sayılırız, diyenleri biliyorum. Büyüdük artık, diyenler de var. Biliyor musunuz bunları söyleyenlerin tamamı hala kasabada yaşadıklarını düşünen insanlar. Bilinç altlarında hala kasaba kültürü var. Tavşanlı hala kasaba mantığı ile yaşıyor.

Cenaze ilanları bir ara belediye tarafından düzene sokulmaya çalışıldı. Amma çetrefilli mesele imiş, olmadı. Sanki cenazeler ortada kalacakmış gibi bir tepki ortaya çıktı. İnsanlar elbette ölülerine sahip çıkacaklar. Dinimizin esasları da bunu gerektiriyor zaten.

Şimdi buraya kadar sorun yok. Sorun şu ki, cenaze haberlerinin belediye hoparlörlerinden verilmesi. Hala bu konu üzerinde anlaşamadık. Yaşadığımız yer neredeyse 70 bin nüfuslu bir şehir. Kim öle kim kala. Hepsinden haberdar olmaya kalkarsak, ki öyle oluyor, işin ucu daha nerelere varacak Allah bilir. Şimdi kendimden bahsedeyim de kimse alınmasın kırılmasın. Öldüm diyelim. Kimin haberi olmalı benim ölümümden? Ailemin elbette, onlara muhakkak haber ulaşır. Akrabalarımın da haberi olmalı. Onlara haberi iletmek de ailemin görevi. (Zorunlu değiller tabi.) Sonra arkadaşlarımın da haberi olmalı. Yine ailem arkadaşlarımdan zaten haberdar, onlar arkadaşlarımı da haberdar edeceklerdir. Beni tanıyanların ya da benimle bir şekilde hukuku olanların cenaze merasimimden haberdar olmaları gerekiyor mu? Hayır. Elbette iş çevrem bu konuyu haber alacaktır. Dolayısıyla alacak verecek meseleleri de bu yolla halledilecektir. Eski arkadaşlarım da haber almak isterler belki ölümümü, hani bari cenazesinde bulunalım diye. Ne gerek var? Sonuçta eskisiniz yani sağlığımda etrafımda yoksunuz. Yani ya bir şekilde siz beni uzaklaştırdınız çevrenizden ya da ben sizi uzaklaştırdım ya da şartlar öyle gerektirdi. Sonraki günlerde duyduğunuzda bir fatiha okuyun yeterli. Diyelim başka şehirlerde de arkadaşlarım var, o zaman ne olacak? Belediyeden oraya da hoparlör koymasını mı isteyeceğim? Saçmalık. Bütün bunlar Birkaç meraklı Melahat'ın başının altından çıkıyor. Kahvede ihtiyarlar oturuyorlar, cenaze ilanı başlıyor. Susun bir, bakalım kim ölmüş? Sana ne, kim öldüyse öldü. Sanki tanıyacak ya da eskilerden biri ise tanıdık çıkacak. Vah vah... diyecek olay bitecek. Bunun mantığı biraz da şu: Cenazemiz kalabalık olsun. Hiç alakası olmadığı halde ayıp olur diye cenazeye gelenler var bu memlekette. Ne olur kalabalık olunca? Hiç, gösteriş olur. Zaten kalantor biri ya da akrabası ölünce Ulu Camiden de sala okunup ilan ediliyor. Laf yahu! Bunu bile gösterişe soktunuz ya helal olsun!

Tamam, bu sorunun üzerine de pek gitmeyelim. Bakın hep taviz verdik şehir mantığından, kasaba mantığına yaklaştık. Bir kez daha tamam, haydi anons ettirin cenazelerinizi. Peki diğer sorun nedir?

Gelelim diğer soruna…

Dinlemek zorunda mıyız? Kimin öldüğünü bilmek zorunda mıyız? Hayır. Kimin öldüğünü belediye hoparlöründen haber almak zorunda değiliz. Asıl sorun bu iken bundan feragat ederek diğer bağlantılı soruna geçelim. Bağlantılı sorun şu: Cenaze ilanın veriliş şekli. Bir yazımda bunun farkına varılması için ironik ve bir o kadar da abartılı deneme yapmıştım. Okuyanlar hatırlarlar. Diğerleri de www.edebya.tk adresli sitemden arayıp bulabilirler. Cenaze ilanları o hale geldi ki, artık cenaze ilanı mı dinliyoruz yoksa aile reklamı mı ayırt edemez olduk.

Cenaze ilanlarını birkaç bölümde irdeleyebiliriz. Aynı haber mantığı ile incelenebilir. 5 N 1 K. Tam böyle de değil biraz farklı oluyor gerçi. Neden öldüğünü, niçin öldüğünü, nerede, ne zaman, nasıl öldüğünü falan açıklamak tuhaf olur, uzun da olur. Birkaç paragraf sonra denemesini yazacağım zaten. O zaman tuhaflığı daha iyi fark edersiniz.

Merhumun ismi (Ki kadın isimleri verilmiyor o da ayrı bir saçmalık. Neyi saklıyorsunuz hangi mahremiyetten söz ediyorsunuz? Zaten mevta olmuş.) Merhumun köyü, kasabası ya da mahallesi, merhumun kimlerle bağlantılı olduğu (Annesi, babası, kardeşleri falan), işi, defin yeri ve saati, dilek ve temenni.

Örnek cenaze ilanı: Alternatif Radyo çalışanlarından, Kadıköylü, Ali oğlu Mustafa Uysal Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Merhuma Allah'tan rahmet (Bu kısma gerek yok aslında ama nezaket icabı.) ailesine baş sağlığı dileriz. (Bu kısımdaki dilek kime ait bilinmiyor zira, ilanı veren ailesi. Hayır belediye mi bize rahmet ve baş sağlığı diliyor?)

Bakın mesela, bizim sülale köyün epey geniş bir sülalesi. Ben bütün akrabalık bağlarımı hem de nerede nasıl çalıştıkları ve emekli iseler nereden nasıl emekli olduklarını saydırmaya kalksam rahmetin ardından bir de söverler gibi geliyor. Merhumun nerede nasıl çalıştığını bırakın, merhumun akrabalarının hatta dünürlerinin, bacanaklarının, kuzenlerinin bile nerede çalıştıkları, gelir durumlarının ne olduğu, ne zaman emekli oldukları, bunların tek tek nerede hangi mevkide çalıştıkları, idareci olup olmadıkları hepsi sayılıyor cenaze ilanlarında. Yazık, çok yazık! Hem bize yazık hem size. Merhumu saymıyorum bile.

Bir de 5 N 1 K kuralına göre haber verelim cenazeleri bakın nasıl olacak:

Kim?

Alternatif Radyo çalışanlarından, Kadıköylü, Ali oğlu Mustafa Uysal...

Ne?

Öldü.

Nasıl?

Yatakta uzanarak.

Niçin?

Doktor raporu henüz gelmedi.

Neden?

Vadesi doldu.

Nerede?

Tavşanlı, falan mahalle, falan sokak...

Ya! Artık gerisini siz hesaplayın.

Bu işi madem belediye yapıyor ve bütün tartışmaların ardından yayınlamak zorunda kaldı öyleyse düzenlemek zorundadır da. Akıl vermek mevkinde değilim ama söylemeden, yazmadan da geçemeyeceğim. Her işe ait bir form varken ne için cenaze ilanlarına dair bir form olmasın ve bu form sıkı denetlenmesin?

İşte bir form örneği, oluşturmak gayet basit. Denetlemek de öyle.

Örnek cenaze ilan formu:

Merhumun adı:

Merhumun yakınları: (Anne, baba, kardeş gibi 1. derece bu bölüme akrabalarının işi yazılmayacaktır.)

Merhumun işi:

Merhumun memleketi:

Cenaze merasimi yeri ve saati:

Defin yeri ve saati:


Dediğim gibi birkaç meraklının yüzünden bunca şeye katlanmak zorunda kalıyoruz madem bari bir usulü olsun. Ayıptır, komiktir yapmayın tuhaf şeyler. Babası falan dairede memurdu da dedesi ne iş yapardı, eniştesi halen şurada çalışıyordu da emmi oğlu nereden emekli, gibi komik şeyler de aklına getirmeyin insanın. Cenaze işlerini sulandırmayın lütfen. Belediyeden de ricam bu işi denetim altına alması.




24 Ekim 2008

YA EKONOMİK KRİZ DEĞİLSE BU?

YA EKONOMİK KRİZ DEĞİLSE BU?

Kriz ne anlama geliyor?

Türk Dil Kurumunun sözlüğüne bakalım:

1 .     Bir organda birdenbire ortaya çıkan fizyolojik bozukluk, akse:

2 .     Bir kimsenin yaşamında görülen ruhsal bunalım.

3 .     Bir şeyin çok kıt bulunması durumu.

4 .     Bir şeye duyulan ani ve aşırı istek.

5 .     ekonomi  Çöküntü.

6 .   mecaz  Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran:

Şimdi durup dururken ne oldu da kriz ortaya çıktı? Benim ne suçum vardı ki kriz yaşamak zorundayım? Sorun benden mi kaynaklanıyor? Hayır, benden kaynaklanmıyor. Bu soruları toplumsal olarak soranlar genelde yanılanlardır. Bu soruları tekil sorunuz. Tavuklarının yumurtasıyla bile geçinmeye muktedir Ayşe nine şimdi niye kriz çığlıklarından muzdarip? Sebebi nedir?

Bütün geçmiş zamanlarda olduğu gibi şimdi de krizin tek sebebi şımarık zenginler. Geçmiş zamanlarda toplumların helak edilmesine sebep ne ise şimdi de krize sebep aynı. Aç gözlü dünyalılar olarak krizlerin sebebi aslında biziz. Şımarık zenginlerin küçük ortakları biziz.

Bütün şımarıkların babası ise USA.

Krizin babası USA, öyleyse niçin bu acıyı bütün dünyaya yaymaya çalışıyor? Acılar paylaşıldıkça azalır, belki onun içindir!? Kendi aç gözlülüğünün cezasını bize fatura etmek için elbette. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin liderlerini zirve için çağırdı Amerikan lideri. Bu krize bir çözüm bulalım istiyorlar. İyi de bizim bir krizimiz yoktu. Kucağımıza bırakıverdiğiniz şey tamamıyla sizin kabahatiniz. Doymak bilmez iştihanız sebebiyle bütün dünya acı çekiyor zaten yıllardır.

Kapitalizmin sonu diye adlandıranlar var bu krizi. Kapitalizmin kalbi olan Amerikanın bu krizden nasıl etkileneceğini henüz bilmiyoruz o yüzden bu sözler erken gibi geldi bana. Dünya sistem sancıları içinde sağa sola savrulurken kapitalizm insanüstü bir gayretle güçlendi. Bu kadar kolay çökeceğini asla düşünmüyorum. Elimizde fırsat varken bizim bu krize su ile değil bizatihi körükle gitmemiz gerekiyor. Ülkemizin selametini düşünen başbakanımız elbette dediğinde haklıdır. Demişti ki, yangına benzin ile değil su ile müdahale edilir. Bu ülkede benzin ile müdahale etmek isteyen kriz fırsatçıları var. Sonuna kadar haklı. Ben bu ülke için söylemiyorum körükle gidelim derken. Her kriz bütün insanlar için bir fırsattır. Bu fırsatı niçin sadece kötü emelli insanlar kullanıyor? İşsiz kalan için bile bir fırsattır aslında. Kendi fikirlerini hayata geçirmek, yeni fikirler üretmek için. Zorluk olmadan yeni bir şey, güzel bir şey elde edemezsiniz. Biz bu krizin aslında hiçbir yerinde değiliz ama bilin ki canımızı yakacak. Buna mukabil bize kazandıracağı hiçbir şey de olmayacak. Kapitalizmin yıllar boyu insanları sömürdüğünü bal gibi biliyoruz. O zaman niçin kapitalizmin cani çocuklarını kurtarmak için halkın vergilerini kullanalım? Özellikle kurtarma planlarını inceleyiniz. İçinde neler olduğuna bakınız. Vahşilerin boşalmak üzere olan kasalarını tekrar yolunmuş insanların emekleriyle doldurmak istiyorlar. Buna izin vererek yaptığımız şey kendi bileklerimizdeki prangaları onarmaktan öte gitmez. Ancak aptal bir esir bunu yapar. Stokholm sendromu mu yoksa? Yoksa biz işkencecimize mi aşık olduk?

Demokrasi ve kapitalizm…

Bazıları krizin demokrasi üzerinde de etkisi olduğunu düşünüyorlar. Saçmalık. Tam anlamıyla saçmalık. Kriz sebebi kapitalizmi ve demokrasiyi bir arada düşünen boş beyinlerin işi. Demokrasi zaten kapitalizmin uşağı değil midir? Kapitalistler bütün işlerini zaten demokrasiye yaptırmıyorlar mı? Sizin oy diye verdiğiniz şeyler zaten kapital sistemin bekasını perçinlemiyor mu? Kapital olmazsa demokrasi nasıl işleyecek söyler misiniz? Amerikan seçimlerinin aktörlerine bakınız. Kendi ülkenizin demokrasi aktörlerine bakınız. Aktörlere çok baktınız şimdi yapımcılara göz atınız. Kendilerine iş dünyasının büyükleri diyen insanların demokrasiye katkılarını düşününüz. Hala bağlantılar üzerine kafa yoruyorsanız boş verin. Çekin kuyruğunu gitsin. Demokrasi falan yok ki kriz onu etkilesin. Kapitalizmin dünyaya egemen olduğu zaman dilimi neyse o günden itibaren demokrasi ortada yoktur. Demokrasi zaten ilk çağ icadı olarak görevini başarı ile ifa etmiş ve tarih çöplüğüne atılmışken onu oradan kim alıp getirdi? Düşünün kim alıp getirdi? Avrupa'nın derebeyleri ve Amerika'ya göç etmiş suçluları değil mi? Niçin insanlara daha fazla özgürlük verildi? Verildi, diyorum dikkatinizi çekmiştir. Rönesans ile alınan bir kıymet gibi görünüyor oysa. Hiç değil. Özgürlük diye bahsettiğimiz şeyleri bugün verilmiş, lütfedilmiş hatta yem olarak tarif etmeliyiz.

Bu kriz ne ilk ne de son olacak.

Kalp krizi geçiren bir bünyenin yağlı gıdaları almaması, beslenmesine dikkat etmesi tavsiye edilir. İllaki bu bünye kendine zararı dokunacak ne kadar nane varsa hepsini yemeye devam eder. Yine kriz gelir. Kapital sistemin cani evlatlarının, zenginliklerinden sizin yararınıza vazgeçeceklerini mi umuyorsunuz? Kriz böyle mi bitecek? Bu tür ekonomik krizlerin hiçbir çaresi olmadığını bütün dünya bilmiyor mu? İdare eder şekilde devam ettirebilmek için ellerinden geleni yapacaklar. Kapital cinnet kasasını doldurdu, taşırdı. Sonra daha çoğunu elde etmek için planlar yaptı. Bir yerde o plan tekledi. Geri dönüş olmadı. Onların kaybı acaba milyonda bir var mıdır? Hayır. Geri dönmeyen kısım her zaman can sıkar. Krizin asıl sebebi budur. Üstüne odun sarmayacağınız eşeğe ot vermezsiniz. Otu verdiğiniz halde odun taşımamakta inat eden eşek kriz sebebidir. Dayak yer. Siz kapitalist süzmelerin (seçkin) bu krizden zarar göreceklerini mi düşünüyorsunuz yoksa? Dayağı her zaman eşek yer odun krizinde.

Her şeyin bir sonu var. Bir gün krizlerin de sonu gelecek.

Bu yaşadığımız ekonomik krize böyle bakabilmeliyiz. Üstelik yerel krizler de değil bunlar. Bütün dünyayı bir anda sarıveren daha doğrusu bütün dünyaya bulaştırılan bir illet bu kriz. Nasıl olacak da krizlerin de sonu gelecek? Bunun üzerinde kafa yormalıyız belki?

Bütün aç gözlülüğümüzle üzerine çullandığımız dünya bunu elbette kaldırmıyor. Bunu öğretsin diye ilahi kaynaklar yeryüzüne indirilmiştir. Bir vadi dolusu altını olan bir vadi dolusu daha isteyecektir. Tabiatımız böyle. Bu tam bir kriz sebebi değil midir? Altı küsur milyar insan aynı anda hakkından fazlasını istemeye kalkarsa bu böyle olacaktır. Biliyoruz ki bu da haksızlık olur. Bunun böyle olmasını isteyen insanlar bugüne kadar sadece batıda yetişti. Krizin kaynağı tamamıyla batı ahlakıdır. Bize de sirayet ettiyse tek sebebi batılı değerlerimizdir.

Aramızda tok gezen insan kalmadı. Natamam insanlar ülkesi olduk. Hiç kimse yerinden memnun değil. Hiç kimse aldığından memnun değil. Büyükler daha büyüğünün peşinde iken küçük zavallılar kırıntılar için kavgada. Kanaatten bahsedenlerin kalpleri hastalık içinde.

İçinde ahlakı barındırmayan hiçbir sistem insanca yaşama şartlarını sunamaz. Hangi ahlak sistemine bakılırsa bakılsın temeli ilahi kaynağa dayanır. Bozulmadan kalabilmiş ahlaki tabanları olan hangi ekonomik ya da sosyal sistem vardır yeryüzünde şu an? Yok. Bütün krizleri söküp atabilecek, insanların daha fazlasını istemesini önermeyecek bunun yerine kanaatin ve başkalarının faydasına çalışmanın önemini vurgulayacak, ebedi mutluluk kavramını da hayatımıza sokabilecek insani bir sisteme ihtiyacımızın olduğunu bugün daha açık yüreklilikle söyleyebiliriz. Bu bir istek olmaktan ziyade artık bir gerekliliktir. İçinde haksızlıklara karşı kin biriktirmiş bütün insanların içindeki kini de sevgiye dönüştürmeyi başarabilen bir sistem olmalı aynı zamanda. Kin ve nefret bugün hayatımızın eksenine yerleşti. Artık yeni bir şey üretmek yerine kinimizi ve nefretimizi keskinleştirmekten başka bir şey yapmıyoruz.

Krizin çözüm yolları arasında gösterilen ilginç bir haber gördüm geçenlerde. Üst düzey bir Japon yetkili kriz bitip toparlanana kadar ücretsiz çalışacağını ilan etmiş. Birçok kişi de buna destek verdiğini, aynısını yapacaklarını söylemişler. Bu arada yöneticinin aldığı maaş açıklanmamış ama Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerdeki eş değerlerine kıyasla az olduğu belirtilmiş. Haberin bu kısmını ayrıca okumak gerekiyor. Normal geçime sahip bir insanla o insanlar arasındaki farkı nasıl bir örnekle açıklamamı bekliyorsunuz? Yine de bu yapılan takdire şayan. Çözüm olacak mı peki? Elbette hayır. Çünkü insanlar bu tür şeylere tevessül etmeyecekler. Neden? Siz onlara her gün tüketmeleri hatta çok daha lüks tüketmeleri emrini veriyorsunuz. Niçin bunca keyif arasında iken bundan vazgeçsinler? İnsanların evlerinde o kadar lüks var ki, o lüksü terk edip işe gitmeleri bile mucize sayılır. Biz böyle giderse hep aç kalacağız ve bizi hiçbir gelir seviyesi hiçbir gayri safi milli hasıla ya da payımıza düşen bilmem kaç dolarlık milli gelir tatmin etmeyecek. Kapitalist üretim sistemi artık iflasın eşiğindedir. Sadece üretmek ve sadece tüketmek üzerine kurulu bir sistemin vereceği çok fazla özgürlük var daha. Bu özgürlükler dünyanın sonunu getirmenden önce mutlaka özgürlüğün tanımını yeniden düşünmeliyiz. Kapital özgürlükler ruhumuzun esareti olmaktan öte bir şey katmadı. Hepimiz Roma devrinin kölelerinden daha kötü durumdayız. Hint kast sisteminin en alt tabanından daha mahrum haldeyiz. Özellikle kadınlarımız orta çağ Avrupa'sının kadınlarından daha acınacak durumda.

Sadece kriz…

Sadece ekonomik krizlerde hepimiz dikkat kesiliyoruz. Paramızın kaybolup gitmesi endişelendiriyor bizi sadece. Doğrusu, dünya kuruldu kurulalı bizim kuşağımız kadar zarar eden hiçbir kuşak yaratılmamıştır. Ruhumuzdaki kriz sinyallerini anlayacak bir melekemiz yok. Ailemizdeki krizleri algılayacak bir donanımız yok. Olsa da tedbir alamayacak kadar sarhoşuz.

Ekonomik kriz nedir ki?

Para dediğiniz yine kazanılır. İnsan çorba ile de doyar. Bugün fakir olan yarın zengin olabilir. Maddi imkanlar kimsede kalıcı değildir. Zaten her bireysel krizle birlikte çökmüyor muyuz? Adam kalp krizinden öldüğünde serveti başkalarının eline geçmiyor mu? Hiçbir kriz tek başına gelmez. Felaketimizin ölçüsü ekonomik kriz değildir. Kaybettiğimiz borsa değerleri, döviz değerleri değildir. Bu krizler insanlığımızı da alıp götürüyor her seferinde. Artık gide gide insanlık kalmadı serde. Hayvanlar alemine özenir olduk. Bitkiler alemine özenir olduk.

Siz yine de ekonomik kriz diyorsanız…

Bunca zaman sonunda şunu öğrendim: Dünyaya ekonomistlerin gözüyle asla bakmayacaksın. Ekonomistlerden sadece gerçekleri ve sayıları alıp yorumlarını kendilerine saklamalarını rica edeceksin. Onlar sadece işlerini yapacaklar, yorumlarını genele yaymalarına izin verilmeyecek. Rakamlar bizi bir yere götürmüyor. Rakamlar demokrasilerin vazgeçilmez soytarılarından başka nedir? İçimizdeki aşk, şevk, azim, gayret ne oldu? Hangi şeyi aşk ile aşamadı insanoğlu? Hangi şeyde azmetti de ona karşılığı verilmedi? Kriz dediğiniz de geçer yeter ki gerçek sebeplerin peşine düşelim.



Tavşanlı'nın ticari arama motoruna hemen kaydolun...
Ya da hemen aramaya başlayın...

21 Ekim 2008

TOPLUM! NASSIN?

TOPLUM! NASSIN?

Son günlerde zihnimi toparlamakta epey zorlanıyorum. Etrafımızda ciddi (!) şeyler dönüyor ve ben, bunları yorumlarken gülümsüyor hatta alay ediyorum.

Kendi aklımı kutsayıp başkalarınınkini yermek akılsızlığına da düşmek istemiyorum. Azıcık aklım, olan bitenle ancak alay edilebileceğini söylüyor. İnsanlar beni büyük hayal kırıklıklarına uğrattılar bu güne değin. Toplumdan beklediğimi bulamadım. Toplumun, aklını kullanamayan aptallar güruhu olduğunu söyleyen biri çıktı ve bu, benimsendi de. Hayır, yüz bin kere hayır. Ben öyle olduğunu söylemiyorum, diyorum ki, toplumun bütün bireylerinin kendi aklının dikine gitmesi toplumu aptal yapıyor. Bireysellik, aptal bir toplum ortaya çıkarıyor. Benim için dayanılmaz bir durum. Dolayısıyla alay etmekten başka çare kalmıyor. Özgüvenini b.kunun koyuluğundan alan bireyler yetiştirdik, daha ne olmasını bekliyoruz ki? Özgüven ancak ailenin toplumla sıkı ilişkilerinden doğan bir durumdur. Batıdan aldığımız örneklerden oluşan bireysel özgüven ve akıl, güce ve kapitale dayanıyordu biz, aynen taklit ettik. Paraya ve güce dayanan özgüvenin geri planında mutlaka ama mutlaka hırsızlık ve yolsuzluk olduğunu çözemedik. Her kafa kendi aklının çizdiği yolda ilerleyip kendi kargasını takip edince, pisliğe batan burun büyük (toplum) oluyor.

Ağlanacak halimize, diye başlayan cümleler kuracağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Vücudu bittamam kıl kaplı Cermen dağlısının ahır uşağı bile bizimle alay etme hakkını bulmalıdır kendinde. Biraz parası olan, babana bile güvenmeyeceksin, diye ahkam kesiyor bu ülkede. Bakın artık toplumumda bile diyemiyorum. Ülkede, diyorum. Cemaat bilinci diyeceğim, bu kez şeriat özlemcisi yaftası ile damgalanıp bütün fikirlerim köşeye atılacak. Biliyorum ki, ben bu ülkenin içinde fakat muhtevasında değilim. Sahiden, bakın etrafınıza, kardeşim, diye hitap edilen insanlar neredeler ve biz artık niye toplumun bireylerini kardeşlerimiz olarak görmüyoruz? Akşama kadar ekonomi haberleri seyreden babalar-erkekler, gün boyu yarışma-dizi seyreden analar-kadınlar, işi gücü müzik-oyun-seks üçgenini çözmek olan gençler, yarış atı gibi çocuklardan oluşan bir toplumda varsa bile, öyle kardeş istemiyorum.

Bir çok olay tertip ediliyor –oluyor, yanlış- biz bunlar karşısında bireysel aklımızın en dip kısmını kullanıyoruz. Çıkar hesapları yapan ahmaklar, aynı zamanda çok kurnaz olmalılar ve öyleler de. Bununla beraber kusursuz suç yoktur. Her yaptıklarında bir kusur var. Bazı kusurları o kadar açık sırıtıyor ki, yine de insanlar, vardır bir bildiği, kutsamasına sığınıyorlar. Düşünsenize, Türkiye kimlerle gurur duymadı bu güne kadar. Dolandırıcıya başımız, tacımız diye sarılanların ve daha nicelerinin yaşadığı bir herc-ü merc coğrafyasında kardeşler olmaktan çok uzağız. Kullan at türünden plastik eşyalarız hepimiz. Ben mesela, plastik çatalım, batıcı bir tarafım var gibi görünse de bir pikniklik ömrüm var nihayet.

Haydi yerele dönelim, dün yerel televizyonda, haber bülteninde devlet hastanesinin yetersizliğinden şikayet edildiğine dair bir haber verildi. Tavşanlı'nın tamamının aptal yerine konduğunun ve tepemizde tamamlanmasına ramak kalmış devasa bir devlet hastanesinin inşaatının dikildiğinin farkında değil mi yani Tavşanlı? Niçin bu hastane bitmiyor, sorusu kimsenin aklına gelmiyor mu sanki? Bültene o bölümü yansımasa da olur, he ya, yutarız.

İnsanlara, haber yahut bilgi ne için verilir? Düşünün bunu, ne için bilgi veya haber alırsınız? Uyanıklar sizi, bu soruların ikisi de ayrı sorular değil mi, hemen fark ediverdiniz! Haberin veya bilginin veriliş amacı başka, sizin bilgiyi veya haberi isteyiş amacınız başkadır oysa. Çünkü ikisinin de faili ayrıdır.

Her olayda bir komplo aramıyorum. Alay etmekle kifayet ediyorum. Ne komplosu kardeşim, ne komplosu? Çocuğun elinden şeker almak için komploya ne hacet? Mel mel bakar ve bir süre sonra susar kerata. Helal olsun, vallahi helal olsun, adamakıllı bir dolandırıcının tezgahından geçiyor olsam, helal olsun. Ne yazık ki, gözüme bakarak gırtlaklanmak ve kendi soframda aç kalmak, zoruma gidiyor. Adamlar gözümüzün içine baka baka eşşek (tek "ş" ile yazılır.) yerine koyuyor bizi. Özgürleştirmeye başlayıp toptan özgürlük diyarına yollayacaklar hepimizi.

Mâşerî şuura, akla ihtiyacımız var. Birbirimize güvenmeye ihtiyacımız var. Yoksa, sal gerisini çayıra. En akıllımız değirmene dolar öğütmeye gitti. Geçenlerde bilim adamlarından birine sordum, aklınızla maaşınız orantılı olsaydı ne olurdu, diye? Zaten öyle, demez mi? Nasıl olur, dedim? Aklım kıtmış ki, kalktım bilim adamı oldum, biraz daha aklım olsaydı başka işler çevirirdim. Ülke içindeki gelir dağılımına bu çerçeveden bakınca, toplumun akıl diyagramında büyük bir bölüm fakir. Yahu işe bakın, yine Aziz Nesin'le aynı noktaya geldik.

 

 



Tavşanlı'nın ticari arama motoruna hemen kaydolun...
Ya da hemen aramaya başlayın...


PAYLAŞIM SÖZLEŞMESİ

PAYLAŞIM SÖZLEŞMESİ

Gelin aramızda bir sözleşme akdedelim. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı kıyamet günü hakkı için, gelin aramızda güzel bir anlaşma akdedelim. Allah, kısım kısım kul yaratmış. Kimi yaya kimi atlı, kimi uçar çift kanatlı... Elbette kulların hepsi aynı yaratılmamıştır. Gelin, eşitlik değil ama adalette buluşmak için bir sözleşme akdedelim.

Kazananlara, bu ne bolluk böyle, demeden, gözümüz yok, Allah daha çok versin, diyelim. Efendi köle ilişkisi, diye bir şeyin sözünü duymak şöyle dursun bunun varlığını bile hissetmek istemiyoruz toplum olarak. Biliyorum ki, bu denge şımarmışlar yüzünden bozuldu ve bozulmaya devam edecek. İnsan olanlar, yeniden diriliş inancı taşıyanlar ve yürek taşıyanlar, gelin bir sözleşme akdedelim. Bu sözleşme hem sizin iki dünya huzurunuz hem de sizin malınızda hakkı olanların iki dünya huzurları için olsun.

-Emrimde çalıştırdıklarımın alnının teri kurumadan ve hakkıyla ücretini verebilecek şekilde işe alacağım ve istihdam planlarımı buna göre yapacağım.