21 Temmuz 2009

CEZAYİR’DE BİR LEBLEBİCİ

CEZAYİR’DE BİR LEBLEBİCİ
Tavşanlı Ticaret ve Sanayi Odası Salonu
Çukurköylü bir leblebi ustasının yabancı bir ülkede yaşadıkları…
Mustafa Uysal- Sizi tanıyabilir miyiz?
Hüseyin Kahraman- İsmim Hüseyin Kahraman. 1966 Tavşanlı Çukurköy doğumluyum. 20 yıldır leblebinin içindeyim. Baba mesleğimiz.
MU- Çukurköy’de kaç yıl leblebicilik yaptınız?
HK- Kendi imalatım olarak, 1982’den işte 2005’e kadar leblebicilik yaptım.
MU- Cezayir’e gitme sebebiniz nedir, burada leblebicilikte ne gibi sorunlar yaşadınız?
HK- İşlerim biraz bozuldu sonra leblebi üretimi için gereken şartlar

ağırlaştırılmıştı. Gayri sıhhi müessese şartları (GSM) ağırlaştırıldı. Bir yerde nasip oldu bu iş. Kendim istemedim Cezayir’e gitmeyi. Tamamıyla tesadüf oldu. Şimdi benden önce oraya iki tane Denizli'den usta gitmiş leblebi yapamamışlar. Orada beyaz nohut var kırmızı yok. Çorum'dan birine soruyorlar işte, Türkiye'nin iyi leblebi ustaları Tavşanlı'da olur siz Tavşanlı'dan usta götürün diyorlar. O da bana denk geldi.
MU- Cezayir'de ne tür bir firmada işe başladınız? Leblebi mi üretiyorlardı?
HK- Yeni kurulan bir firma, doğrudan leblebi üretmek üzere gittik oraya.

13 Temmuz 2009

SORULARIM VAR, KİM CEVAPLAYACAK?


SORULARIM VAR, KİM CEVAPLAYACAK?
Soru 1: Kadınlar niçin camiye gelmez?
Soru 2: Niçin imamlar toplum önünde ödüllendirilmez ve hep olumsuz haberlerle anılırlar?
Soru 3: Namazlarımızın sünnetlerini niçin camide kılarız?
Soru 4: Camide namaz harici bir şey yapmak yasak mıdır?
Soru 5: Neden namazlarımız askeri tören havasında kılınıyor?
Soru 6: Neden camide konuşmayız, şakalaşmayız, gülmeyiz, önemli meselelerimizi müzakere etmeyiz?
Soru 7: İmamlar neden ezan okumazlar ve neden vaaz vermezler? Bu yeteneklerini unuturlarsa ne olacak? Hutbeler neden yazılı emir gibidir?
Soru 8: İmamların hutbeleri günlük meselelerden irticalen yapmaları ayıp mıdır?

30 Haziran 2009

"AZ SONRA BAŞLIYOR." DEĞİL "TAM VAKTİNDE BAŞLAYACAK!"

"AZ SONRA BAŞLIYOR." DEĞİL "TAM VAKTİNDE BAŞLAYACAK!"

Saat 21.30 oldu hala başlamadı.

Oysa davetiyede 20.30 yazıyordu.

Salon dolmadığı için mi, yoksa beklenen önemli kişiler gelmediği için mi başlamadık?

Yoksa, yoksa hazırlıklarınızı bitirmediniz mi?

Hem bizi çağırdınız hem de hazırlık yapmadınız mı?

Niçin ülkemde hiçbir toplantı tam vaktinde başlamaz?

Bir tasavvuf ehlini duymuştum. Belirlenen saatte sohbete başlar ve o saatten 5 dakika sonra da kapıları kapattırırmış. 5 dakikalık geç kalma hakkınız var, ne olur ne olmaz. Buraya gelmek için gönül vermiş birisi zaten geç kalmamak için elinden geleni yapar ve gelir. Çok istediği halde gelemediyse de önemli bir mazereti vardır.

Bu tutumu çok seviyorum.

Tersinden bakalım.

Bir toplantı tertip ediyorsunuz.

Başlama saati geçeli 45 dakika oluyor henüz başlamıyor.

Salon dolmamış daha. Önemli kişiler gelmemiş. Hazırlıklar bitmemiş.

Boş verin.

Oraya geç gelen kişi zaten öylesine gelen kişidir. Sizin onunla işiniz olmaz. Zaten onun da toplantıyla doğrudan ilişkisi yoktur.

Niçin tam vaktinde gelmiş kişilere zulmediyorsunuz?

Bazen de önemli adamlar gelmediği için başlamaz. Organizasyonunuz şayet halk için değil de özel olarak yöneticiler içinse bilemem, o zaman sonuna kadar bekleyin yöneticileri. Bizi niye karıştırıyorsunuz? Alkış mı lazım alın bir alkış makinesi tepe tepe kullanın.

Bir keresinde yakıcı güneş altında tam tamına 1,5 saat beklediğimi hatırlıyorum. (Ne bir keresi gittiğim çoğu organizasyonda böyleydi.) İlla büyük kişi gelecek ondan sonra başlayacak.

Şart mıdır? Elbette hayır.

Gelip ne yapacak? Bir konuşma yapacak, varsa plaket falan…

Geldiğinde yapsa olmaz mı? Yahut geç geldiği için bir kenara geçip otursa.

Asıl olan hak gasp etmemekse buna benzer olmalı değil mi?

Yöneticilerimizin her türlü naneye davet edilmeleri ve gitmedikleri zaman da gönül koyulması da ayrı bir garabet zaten! Her yere davet ediyorsunuz. Onlar bizi yönetecek kişiler lütfen bırakın da işlerini yapmak için vakitleri olsun. Mecburen gitmesi gereken yerlerden sonra size geleceği için beklemek zorunda kalıyorsunuz. İlla davet edecekseniz, davetiyeye yazın deyin ki: Tam olarak 11.00’de başlayacaktır. Ardından da, geç kaldığında, bir telefon açıp efendim biz başlıyoruz gelince haberdar ediniz, yeriniz, konuşmanız falan ayrıldı, diye duruma göre bilgilendirirsiniz.

Davet edilen yöneticiler açısından da durum anlaşılabilir. Onlar çok yoğun bir mesai ile çalışıyorlar. Yapmaları gereken resmi işlerinin yanında, her gün bir yemek, bir davet, birkaç toplantı, açılış, düğün… Emin olun kendimi onların yerine koyuyorum ve işin içinden çıkamıyorum. Onların yapacağı şey de şu olmalı: Sağlam bir not defterleri olmalı. Geç kalmaları ihtimali kuvvetlendiği anda organizasyon sahibini arayıp geç kalacaklarını bildirmeleri ve onların beklememelerini söylemeleri gerekiyor. Mazeret bildirmelerini de beklemiyorum, çünkü devletin işlerinin nasıl yürüdüğünü biliyorum. Şu da var ki, verilen söz mutlaka yerine getirilmelidir. Yahut kesinlikle söz verilmemesi gerekir. Çünkü verdiğiniz her söz sizi ebediyete kadar bağlar. Bu konuda yöneticilerimizin herkesçe bilinen prensipler geliştirmesi ve uygulaması gerekiyor. Hafta içinde açılışa çağrılmasınlar, düğüne çağrılmasınlar örneğin…

Gelelim diğer kısma…

Tertip ettiğiniz şeyi ne için tertip ettiğinizde samimi misiniz Allah aşkına?

Kim için yaptığınızdan emin misiniz? O beklettiğiniz insanların vaktinin kıymetli olmadığından emin misiniz?  

Kendi kendime karar aldım artık geç başlayan bütün etkinlikleri terk edeceğim. 5 dakikalık bir müsamaha ile terk edeceğim. Siz de öyle yapın ki, vaktinde başlamayı öğrenelim. Vaktinde başlamayan hiçbir şey, benim için başlamamıştır. Öyleyse orada olmamın bir anlamı yok. Lütfen bundan sonra davetiyelerinize yazınız: Tam olarak 18.00’de başlayacaktır, lütfen geç kalmayınız. Geç kalacaksanız lütfen bildiriniz. Lütfen bunu yapın. Bırakın sallana sallana gelecek olan gelmesin. Salonunuzu o tip adamlar doldurmasın. Ne anlatacaksınız kibirli insanlara? Onlara sorarsanız camiye de kendi istedikleri zaman gitsinler ve imam bütün cemaati bekletsin isterler. Sizi önemseyip vaktinden önce gelen bir tek insan varsa o size yetecektir.

Evet, haklısınız katılmayı çok istediğim halde geç kaldığım yerler oluyor. İnsanoğluyuz, olabiliyor. O zaman ne yapabilirim? Eğer kapı hala açıksa, sessiz bir şekilde en kuytu köşeye geçer otururum. Hiç kimsenin benim geldiğimden haberi olmaz ve ben böylece geç kaldığım için kızaran yüzümü kimsenin görmemesini sağlamış olurum.

Lütfen ecel gibi olun, tam vaktinde gelin.


19 Haziran 2009

ABDURRAHMAN ŞİRİN İLE RÖPORTAJ

KASAP OLMAK HAYALİNİN GELDİĞİ NOKTA: ŞİRİN ET VE ET ÜRÜNLERİ

“Birileri güzel sucuk yapabilir hatta bizden daha güzel de yapabilir fakat bizim gibi asla!”

Mustafa Uysal: Abdurrahman Şirin kimdir? Bize mesleki geçmişinizi biraz anlatır mısınız?

Abdurrahman Şirin: Abdurrahman Şirin, Şirinler sülalesine mensup, eski belediye başkanlarından İhsan Şirin’in oğludur. 1962 doğumludur, ilkokulu Arslanbey İlkokulunda okuyan biridir ama aynı zamanda ilkokuldan öteye de okuyamayan bir insandır. Okulu sevdirecek bir öğretmenle tanışamamamız bizim şanssızlığımız oldu. İlkokulu yılgın, bezgin okuyan Abdurrahman Şirin şu an inşaat mühendisi olan ağabeyi Mustafa Şirin tarafından ortaokula gönderilmek istenmektedir. İlkokulu yılgın, bezgin okuduğum için okula gitmemek için çok ayak diredim.

M.U.: O öğretmene teşekkür etmek lazım Tavşanlı’ya bir girişimci kazandırmış aynı zamanda. (Gülüşmeler oluyor.)

A.Ş.: O da sizin bakış açınız, güzel bir nokta. İlkokuldan sonra tamirci olmaya karar verdim. Bu arada ortaokula gitmemek için direniyorum. Rahmetlik teyzemin oğlu tamircilik yapıyordu, ağabeyim buna müsaade etmedi. Derken Uzun Çarşının üst tarafında Ulu Camiin alt tarafına gelen yerde iş yerimiz var. Orada babam manifaturacılık yapıyor, yanı başımızda da bir kasap ağabey var herhalde oradan etkilenmiş olsam gerek ki bu sefer de kasap olmak istediğimi söyledim. Yine ağabeyim araya girdi, “Yahu nerede ne yağlı işler varsa başımıza bulup geliyorsun.” Dedi, benim kasaplığıma da müsaade etmedi. Zaman geçti Bursa taraflarında bir 3-3,5 sene Kur’an Kursunda tahsil gördüm. Döndükten sonra yine babamla dokuz metre kare işyerinde manifaturacılığa devam ettik. Sonra askerlik… Döndükten sonra 1983 yılında bir arkadaşla ortak besiye başladık. Bu ara manifatura yanında yaptığımız elbiseciliği de tasfiye ettik. Derken 1987 yılında, aşağı yukarı 50-55 kadar hayvan bağladık besi ahırına. Merhum Özal dışarıdan ithal dana getirdi yerli üretici perişan oldu. O gün canlı 3000 liraya aldığımız malı kesim 3000 lira olsaydı para kazanacaktık. 2000 liraya kadar düştü. Zarar ediyorduk, malımızı da kestiremiyorduk. Bu sıkışıklıkta zaten 15 sene öncesinden içimizde bir uhde vardı kasaplık yapmak gibi. Beslemiş olduğumuz danaları kimseye kestiremeyince bizim besiciliğimiz kasaplığımızı doğurmuş oldu. Hal böyle olunca kasaplığa başlamış olduk.


“İnsan aldanır mide asla!”


M.U.: Yani normal bir kasap oldunuz?

A.Ş.: Kendime şiar edindiğim bir hususu sizinle paylaşayım: İnsanların kazancı muhakkak kutsaldır. İnsanlar bizden bir kilo da olsa bir alış veriş yapıyorsa kimsenin kazancını tahmin etmeye çalışmadan “Bunun kazancı kutsaldır.” Diyerek bize ödemiş olduğu bedelin tam karşılığını vermeye gayret ettik. En önemlisi, elbisecilik yaptığım zamanlarda İstanbul’da bir lokantaya uğrardım. Orada küçük bir levha vardı. O levha benim zihnime kazınmıştır. Onu kendime bir km. taşı olarak benimsedim. Orada şöyle yazıyordu: “İnsan aldanır mide asla!” Oradan da hareketle kendimizin sevmediği ve yemediği, çoluk çocuğumuza yedirmekten imtina ettiğimiz bir ürünü hiçbir zaman için kesinlikle kullanmadık. İşte bu vesileyle kasaplığımız imalatı doğurdu. İmalat kombineyi doğurdu.

Allah’a şöyle bir yalvarışımı hatırlıyorum: Allah’ım çok insan çalıştıracak bir iş ver, diye bir duada bulundum. Bu dua benim elimde değildi belki, hasbelkader böyle bir dua ettim. Her şey muhakkak Allah’ın elindedir. Herhalde vakti zamanına denk geldi tam isabet etti o an. Bugün aşağı yukarı 70 kişi ile iş hayatımıza devam eder bir haldeyiz, çok şükür.

M.U.: Şu anda Şirin markası Tavşanlı’da ne iş yapıyor bize tanımlar mısınız?

A.Ş.: Şirin markası, çok cılız da olsa, bundan önce de ilçemizin ve ilimizin dışına çıkar bir durumdaydı. Şirin şu an kombine işletiyor. Bildiğiniz gibi mezbaha sadece etin kesilip dağıldığı bir yer. Kombine ise etin hem kesilip hem üretim yapıldığı yer anlamına geliyor.

 

Ürünümüzün ulusal bir marka olabilmesi için hiçbir eksiği yok hatta fazlası var.

 

M.U.: Yani sizin Tavşanlı’da bulunan tesisinizin yaptığı iş.

A.Ş.: Kendimize hayvan kesiyoruz, Tavşanlı’da başka mezbaha olmadığı için, market olsun, kasap esnafı olsun, lokantacı esnafını olsun… Mallarını da biz kesiyoruz. Dışarıdan buraya tüccar geldiğinde, yerli üreticiden hayvan almış, onların da etlerini kesiyor, muayene ediyoruz fason olarak dışarıya sevk ediyoruz. Ayrıca bizim, çevre illerle karkas et satışımız var. Şehir merkezinde 260 metre kare bir et marketimiz, onun üst katında ise yine aynı ölçüde kilo esaslı bir ızgara salonumuz var. Tavşanlı malum, sığ, körfez bir yer. Ulusal bir geçiş noktasında değil. Ürünümüzün ulusal bir marka olabilmesi için hiçbir eksiği yok hatta fazlası var. Bu sebeple 6 ay önce, Kütahya’nın Ankara, İstanbul, Eskişehir çıkışı da diyebileceğimiz yedinci kilometresinde, hizmet sektörü diye adlandırılan, restoran, et, sucuk, şarküteri, tost, büfe anlamı yüklediğimiz üç tane ayrı iş yeri açtık.           Tavşanlı’mızın adını duyurmak, ürünümüzü ulusal bir marka yapabilmek adına orada faaliyete başladık.

M.U.: Bu, Şirin markasının ulusallaşma adına ilk adımı olarak okunabilir mi?

A.Ş.: Evet, şimdi niye oraya çıktık? Eğer ürününüzü insanlara beğendirip, elden ele, dilden dile reklamını yaptıramıyor iseniz çok paranız da olsa trilyonlarca liralık reklam kampanyaları da yapsanız bazen çok sağlıklı netice vermediği de oluyor. Kütahya’nın bu 7. kilometresindeki yer çok önemli bir güzergâh. İstanbul’u, Batıyı, Marmara’yı Güneye bağlayan bir yol üzerinde olması hasebiyle orada ürünümüzü görücüye çıkardık. Bir taraftan ulusal bir marka olmaya çalışırken bir taraftan da yeni kurulan Organize Sanayi Bölgesinde de imalathanemizi daha uç noktaya taşıyıp yenilemek arzusu içerisindeyiz.

M.U.: Yani Organize Sanayide de yatırımlarınız olacak?

A.Ş.: İnşallah.

M.U.: Bir de şu var, iki soruyu birleştirip sorayım, sucuk da yapıyorsunuz. Şirin Sucuk markanız var. Sucuğunuz Tavşanlı’da ve dışarıda ne kadar biliniyor, müşterilerinizin görüşü nedir ve bilirsiniz ki sucuk deyince insanlar önce şüphe ile yaklaşırlar. Çok şüphe götüren bir üründür sucuk. Şirin Sucuk için neler söyleyeceksiniz?

 

Biz daha önce şu veya bu marka ürünleri tüketiyorduk, sizin ürününüzü tanıdıktan sonra artık o markaları almamaya başladık.

 

A.Ş.: Şirin Sucuk dışarıda tam anlamıyla tanımıyor tabi. Tam olarak tanınmamakla birlikte elden ele, dilden dile tüketicilerimiz bize şu ifadede bulunuyorlar: (Marka ve isimler önemli olmamak kaydı ile.) Biz daha önce şu veya bu marka ürünleri tüketiyorduk, sizin ürününüzü tanıdıktan sonra artık o markaları almamaya başladık. Biz bu ifadeleri uzun vadede tahlil ediyoruz. Yani, bu söyledikleri gönlümüzü hoş etmek için söylenen şeyler mi, bu sözü söyleyen onlarca, yüzlerce insan var. Bu insanlar ileride de bizim ürünlerimizi kullanmaya devam ediyorlar mı? Almaya devam ettiğini gözlemlediğimiz de, evet diyoruz, biz doğru noktadayız. O zaman insanların midesine giden yolu veya hoşuna giden bir noktayı yakalamış olduğumuzu tespit etmiş oluyoruz. Biz, her ne kadar güzel ürün yapıyoruz dersek diyelim esas ışığı kimden alıyoruz? Tüketiciden alıyoruz. Bu güzel sonuçlar da bizi motive ediyor. Bununla ilgili de bir iddiamız var, belki çok büyük bir iddia olacak ama, birileri güzel sucuk yapabilir hatta bizden daha güzel de yapabilir fakat bizim gibi asla!

İnsanların sucuğa olan güvensizliklerinde tabiî ki haklı sebepleri var. Bugün piyasada et rakamlarının çok altında olan sucuk türleri satılmakta, et ürünleri satılmakta. Etin kıymanın kilosunun 15-20 liraya olduğu bir zamanda 5-6 liraya sucuk satılıyor olması da aslında çok garip. Bu da ülkenin biraz da sosyoekonomik yapısını ortaya koymakta... Şayet ülkemizin sosyoekonomik yapısı üst seviyede olsa kötü imalatçı mümkün değil kendisine pazar bulamaz. Bir meslektaşımın başına kötü imalatla ilgi bir felaket gelmesi en çok beni üzer. Ondan kaçan müşteri beni bulacak diye sevinemem. Çünkü bütün sucuk üreticileri olarak hepimiz zan altında kalırız. Mesleğe bakış açısı yaralanıyor. Böyle bir şeyin bana müşteri anlamında artısı olsa dahi bundan dolayı çok üzülürüm, mesleğim adına kaygı duyarım.

M.U. : Tavşanlı’da doğrudan et sektöründe olan en büyük kuruluşlardan biri olarak size soralım, et sektörü krizden nasıl etkilendi?

 

Şu da var ki, şikâyet etmek için sebep olsa da şükretmek için sebepler daha fazladır.

 

A.Ş. : Çok doğru bir yansıma göremeyebiliriz belki ama benim penceremden bakıldığında şöyle ki, hiçbir dönemde kendisini şikâyete alıştırmış bir insan değilim. Bütün olayları müspet gören, müspet düşünen bu anlamda da pozitif enerjili biri diye de kendimi tanımlamam mümkün. Şu da var ki, şikâyet etmek için sebep olsa da şükretmek için sebepler daha fazladır. Bu işin başka tarafı, işin diğer tarafına geçecek olursak, ülkemizde besi işini yapanların sayısı çok ciddi anlamda azalmakta. Eski hayvan popülâsyonuyla bugünkü sayı kesinlikle aynı değil, düşme var. Alım gücü az, girdiler çok yüksek… Çiftçimiz, üreticimiz organize değil. Tarım alanlarımız doğru kullanılamıyor. Bütün bunlar çok geniş kapsamlı şeyler. Hepsi birbiriyle bağlantılı… Üretimde, imalatta acemi bir toplumuz bazı sıkıntıları da o yüzden yaşıyoruz. Et sektörü de elbette bundan etkileniyor. Organize eksikliği, kolektif çalışma eksikliği var. Bütün bu sebeplerden girdilerimizi çok yüksek maliyetlerle elde ediyoruz. Sıkıntı bu biraz da.

M.U. : Şehrimizin merkezinde ızgara salonunuz var. Burada ne gibi hizmetler veriyorsunuz, lüksü ne durumda, kimler geliyor, buradaki amacınız nedir?

 

Tavşanlı’ya gittik Şirin Izgarada ızgara yedik ya da oradan sucuk aldık gibi kendiliğinden olan ve samimi olan tanıtımların yapılmasını önemli buluyoruz.

 

A.Ş. : Izgara salonumuz oldukça lüks ve kaliteli olmasına rağmen fiyatlarımız çok mütevazı vaziyette. Esas ızgaracılık yapmaktaki maksadımız şu, biraz önce de bahsettim, memleket adına, kendi adımıza şehrimizi ve kendimizi tanıtmak. İşte gelenler için, Tavşanlı’ya gittik Şirin Izgarada ızgara yedik ya da oradan sucuk aldık gibi kendiliğinden olan ve samimi olan tanıtımların yapılmasını önemli buluyoruz. Bir diğer sebep de istihdamdır. Daha çok insan çalıştırmış oluyoruz burayla birlikte. Az önce bahsettik yine Kütahya çıkışında 7. km. de bulunan iş yerlerimiz de bu sebeplerle yapıldı.

M.U. : Et gibi hassas bir ürünle çalışıyorsunuz. Kalitesizliği asla kaldırmayan bir ürün et. Sizin kalite anlayışınızdan daha geniş bahsedecek olursak neler söyleyeceksiniz?

A.Ş. : En baştan başlayalım, üretici bize hayvanını kestirmek istediğinde bizatihi yerinde görüyoruz. İmalatımıza yakışmayacak, insanlara sunumunu yapamayacağımız hayvanı kesinlikle almıyoruz.

 

Türkiye şartlarında en çok hayvanın imha edildiği bir kombinenin işletmeciliğini yapıyorum şu anda. Kendi yiyemeyeceğimiz, içimiz çekmeyen ürünü ne imalatımızda kullanıyoruz ne de diğer esnaflarda kullandırıyoruz. Buna müsaade etmeyiz. İşte kalitenin başı burası...

 

M.U. : Bunu değerlendiren uzmanlarınız var mı?

A.Ş. : 22 yıllık mesleki tecrübemin yanında kombinemizde sorumlu yöneticimiz ve veteriner hekimimiz var. Çok iddialı bir söz olacak yine ama Türkiye şartlarında en çok hayvanın imha edildiği bir kombinenin işletmeciliğini yapıyorum şu anda. Çok basit sebeplerden olmasa da gerekli sebeplerden ötürü oraya gelen hayvanlardan uygun olmayanlar çıkarsa gözümüzden kaçan buna kesinlikle müsamaha göstermiyoruz. Bize yaramayan hayvanı imha ediyoruz.

M.U. : Yani kötü olan hiçbir şeyi size yedirmiyoruz, imha ediyoruz, zarar etmeyi göze alıyoruz, diyorsunuz.

A.Ş. : Aynen, ölçü şu: Kendi yiyemeyeceğimiz, içimiz çekmeyen ürünü ne imalatımızda kullanıyoruz ne de diğer esnaflarda kullandırıyoruz. Buna müsaade etmeyiz. İşte kalitenin başı burası... Yoksa kalite ile ilgili çok konuşmak mümkün.

M.U. : Bunlar zaten okuyucularımız için kalitenin ipuçlarını veriyor. Kesilen hayvanların bütün her şeyini değerlendiriyor musunuz?

A.Ş. : Şimdi burada kesilen hayvanların çevre illerden ilçelerden gelinip sakatatları alınır. Dükkânlarda satışa sunulur. Bağırsakların zaten işleniyor, sucuk dolduruluyor. Küçük hayvanların bağırsaklarından kokoreç denilen bir ürün çıkıyor ortaya. Derisi mutlaka ayakkabı ve deri giyim sektöründe kullanıyor. Kemikleri rendelik tesislerinde kemik unu haline getirilip kullanılıyor. Yüzde yüz her şeyini değerlendiriyoruz demek mümkün değil.

M.U. : Doktorlar hep, beyaz et yiyin sağlıklı kalın, gibi şeyler söylüyorlar ama insanlar kırmızı eti seviyorlar. Siz kırmızı et işi yapıyorsunuz, neden kırmızı et, sizce kırmızı et nasıl?

 

Müşterilerime, dostlarıma takılıyorum, siz hiç Afrika’da kolesterolden ölen aslan, kaplan, çita vb. gördünüz mü, diyorum. Et dediğimiz şey otun konsantresidir.

 

A.Ş. : Biraz hiciv katalım, beyaz et denildiğinde herhalde kimse 45 günde yetişen pilici kastetmiyor. Buradan beyaz etçilere savaş açmak gibi bir niyetimiz falan yok. Amacımız o değil. Herhalde balık tavsiye ediliyor. Kırmızı etin tavsiye edilmeyişini bir iki sebep altında toplamak mümkün tabi… Müşterilerime, dostlarıma takılıyorum, siz hiç Afrika’da kolesterolden ölen aslan, kaplan, çita vb. gördünüz mü, diyorum. Bu, işin mizahi boyutu. Bizim toplum olarak sorunumuz yediklerimizi yakamamak. Sıkıntı burada başlıyor. Bir başka savunma tezim de şu: Et dediğimiz şey otun konsantresidir. Bir dana bir kilo et yapabilmek için takribi 20-30 kilo ot yemek zorunda. Et, otun hülasası, dedik. O kadar otla kendimizi şişireceğimize tabiî ki et yemek daha akıllıca. Doktorların insanlara kırmızı etle ilgili uyarılarını da yine mizahi çatı altında değerlendirirsek, kırmızı et yiyin deseler fiyatlar artacak bu sefer doktorlar da yiyemeyecek belki, belki bu yüzdendir. (Gülüşmeler.)

Sonuçta ben işin teknik yönü ile yaklaşmadım, işimin gereğini yapıyorum, işimi savunuyorum. Mizahi yönüyle bakmayı tercih ediyorum.

M.U. : Şu da var ki, dinimizde et yenmesi kınanmıyor, hatta peygamberimizin bazı etleri çok sevdiği rivayet edilir.

A.Ş. : Et yiyenler zeki olurlar. O açıdan insanlarımız et yesinler ama hakkını da versinler, çalışsınlar, eritsinler, yaksınlar.

M.U. : Tavşanlı’daki et tüketimi nasıl, kabaca hesaplama imkânınız oldu mu ve eski alışkanlıklarla birlikte değerlendiriri misiniz?

 

1987 senesinde kasaplığa başladığım yıllarda yani, Tavşanlı’da 33 tane faal kasap vardı. O yıllarda Tavşanlı’nın nüfusu belki 15-20 bin civarındaydı. Bugün Tavşanlı 70bin nüfusa dayandı kalan faal kasap sayısı 13.

 

A.Ş. : Tavşanlı’daki et tüketimi, mübalağasız diğer yörelere göre fazla. Burada orta halli bir ailenin bir sünnet ya da evlilik merasiminde aşağı yukarı 100-150 kilo arası et tüketilmekte. Cemiyet olaylarına bakılacak olursa böyle. Cemiyet sahibinin hali vakti biraz daha yerindeyse bu 300-400 kilolara hatta yarım tona kadar çıkıyor et tüketimi. Bu anlamda Tavşanlı için çok et tüketen bir yer diyebiliriz.

Bir yandan da benim 1987 senesinde kasaplığa başladığım yıllarda yani, Tavşanlı’da 33 tane faal kasap vardı. O yıllarda Tavşanlı’nın nüfusu belki 15-20 bin civarındaydı. Bugün Tavşanlı 70bin nüfusa dayandı kalan faal kasap sayısı 13. Tavşanlı her ne kadar eti seviyor olsa da et tüketimi düşmüş demek çok zor olmasa gerek. O yıllarda profesyonel beyaz et üreticileri belki yoktu, azdı. Ondan da öte derin dondurucular yoktu. Derin donduruculara yazdan her çeşit yiyecek konuluyor. Dolayısıyla insanlar yiyecek çeşitliliğini artırdı. Bu çeşit arasında etin payı azaldı. Seraların da bunda çok payı var. Artık her mevsim meyve sebze pazardan eksik olmuyor. Uzmanlar her ne kadar, her şeyi mevsiminde tüketin, deseler de bu konuda da çok bilinçli sayılmayız. İşte bütün bunlar et tüketimini etkiliyor, diyebiliriz.

M.U. : Sorularımızı cevapladığınız bu güzel sohbet için teşekkür ederim.

A.Ş. : Ben teşekkür ederim.

 



09 Haziran 2009

MEMUR HATTI

-Allo!

-Memur hattı mı?

-Evet, efendim buyurun.

-Siz memur musunuz?

-Efendim?

-Siz, memur musunuz? Diyorum.

-Evet, hayır... Ama ama burayı arayabilmek için siz memur olmalısınız, değil mi?

-Ben memurum ve derdimi anlatmak için kurulan bu hattın başında bir memur mu var bilmek istiyorum... dııttt.

-Allo!

-Memur hattı mı efendim?

-Evet, buyurun sizi dinliyorum!

-Şahsımı dinlemek lütfunda bulunduğunuz için bizatihi muhabbetlerimi sunarım, hanım kızım. Dün ceridede kıraat itdim böyle bir hattın tesis edildiğini. Size bir şey sual etmek arzusundayım.

-Elbette beyefendi, onun için buradayız.

-Ah, kalb-i derunumu meserretle cuşa getirdiniz.

-Efendim, anlamadım?

-Sualimi tevcih etmeme müsaade buyurunuz.

-Sizi izinler ve tahsisler dairesine bağlamamı ister misiniz?

-Hayır, serv-i revanım, ben bizatihi size tevcih edeceğim sualimi.

-Amca ne diyorsunuz, anlamıyorum. Burası, alo memur hattı. Memur değilseniz lütfen rahatsız etmeyin.

-Bir zamanlar ben dahi memur ve mes’ul idim. Hem de ne ile efendim, hem de ne ile? Cumhur reisi kâtipliği yapıyordum, âcizane. Elimden çok önemli vesikalar geçmiştir nitekim.

-Bey amca dalga mı geçiyorsunuz?

-Çok müteessir oldum, hanım kızım. Benim sînimde birine edilecek lakırdı mıdır imdi bu?

-Değildir belki ama oha falan oldum yani, sizinle hiç anlaşamıyoruz. Hangi devirde memurluk ediyordunuz?

-Reis-i cumhur kimdi, diye sual ediyor olmalısınız?

-Evet, kaçıncı milenyum yani?

-Yok, efendim asır geçmedi, hele bin yıl hiç geçmedi üzerinden.

-Ha, siz beni anlıyorsunuz yani.

-Efendim maruzatımı arz edeyim, dinlemek lütfunda bulunun, istirham ederim. Dün, haberi ceridede kıraat itdiğimi deyivermiştim, bundan gayri olarak haberin muhteviyatını pek tafsilatlı bulmadığımı söylemeliyim, efendim benim tilefon kullanmam pek mümkîn olmuyor. Acaba diyorum, bundan sonraki maruzatlarımı name ile ulaştırsam olur mu?

-Ama burası... Beyefendi, mektup yanıtlamak gibi bir görev verilmedi bize. Bir de onu çıkarmayın başımıza. Zaten akşama kadar bir sürü ıvır zıvır şeyle uğraşıyorum. Boşanmak isteyen bana soruyor, maaşı yetmeyen bana dert yanıyor, psikolojik sıkıntısı olan bana, terfi ettirilmeyen bana, tayin isteyen bana, torpil arayan bana, dişi ağrıyan bana, müdürüne kızan, astını sürdürmek isteyen bana, kanun soran bana... Herkes bir şeyler soruyor. Bir de siz mektup işini sararsanız başıma altından nasıl kalkarım, beybaba?

-Sizin bu denli müşkül durumda olduğunuzu bilse idim hiç böyle bir şey teklif eder mi idim, hanımefendi? Ah, beni bağışlayın, ah beni ömrünüzün sonuna dek bağışlayın. Bir daha böyle yapmam! Bu arada zevcemin de hususen selamları var. Kendinize iyi bakınız.

Dııttt.

-Allo!

-Kpss’de nasıl sorular çıkar abla?

-Ablan kurban olsun sana, bilsem söylemez miyim? Haydi, haydi memur ol da gel, kış kış!


25 Mayıs 2009

BAŞLIK: MATRAK, KUMAR, TAVŞANLI, LAS VEGAS

BAŞLIK: MATRAK, KUMAR, TAVŞANLI, LAS VEGAS

Las Vegas ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Kıbrıs’ın öne çıkan özelliğini de bilirsiniz. Arasındaki bir bağ var: Kumar.

Kumar için ne düşünüyorsunuz?

Tavşanlı için böyle bir çözüm ister misiniz?

Başta saydığım yerler kumardan çok iyi kazanıyorlar ve en önemlisi çok iyi tanınıyorlar. Tavşanlı’nın da tanıtıma ihtiyacı olduğuna göre…

Tanıtım için kumardan faydalanabiliriz, diyen çıkar mı aranızdan?

En büyük eksiğimiz tanıtım madem işte fırsat!

Kumara bakış açınızı tahmin edebiliyorum. Belki adını bile duymak istemezsiniz.

Ama size diyorum ki şehrimize para getirecek ve şehrimizin adını ülkemizde duyuracak. Dolayısıyla bu tanıtımdan bize yatırım gelecek, ürünlerimiz daha çok bilindiği için satış olacak, daha çok insan buraya gelecek.

Bakın Las Vegas çölün ortasında bir şehir ama bütün dünyada biliniyor ve çok zengin bir yer. Şehriniz de böyle güzelleşsin ve tanınsın istemiyor musunuz?

İstiyorsunuz.

Öyleyse neler yapılması gerekiyorsa yapalım.

Bazılarınız şöyle düşünüyor: Ne diyorsun biraderim, kumardan hayır mı gelir bir şehre? Bu ne muhabbettir, hayırdır ne oldu?

Haklısınız, acaba bana ne oldu?

Acaba size oldu?

Acaba şehrimiz zaten kumarın nimetleri ile güç bulmadı mı iki yıldır?

Ne kadar tuhafsınız, kumar sitelerinden sonuçları takip eden kaç insan var biliyor musunuz?

Ben dahil.

Sonuç ne oldu acaba, diye kumar sitelerinden takip ettim pazar ve perşembe günlerini.

Şimdi…

Şimdi önümüzde büyük bir fırsat var. 2. lige terfi ettik. Artık daha fazla kumar payı alabileceğiz. Bu payla tanıtımımızı daha iyi yapabiliriz.

Neymiş, bir: Bu başarılar, halkımıza bir mutluluk, memnuniyet, iyimserlik havası getirir.

İki:  Para ve ekonomik girdi getirir, taraftarlar falan…

Üç: En önemlisi de şehrimizin tanıtımında çok büyük rol oynar.

(Bu üç maddelik bilgi bana ait değil, büyüğümüze ait.)

Öyle demeyin, spor gazetesi okuyan çok iş adamı var!?

Geçtiğimiz iki yılda çok az pay alabildik kumardan. Ama bu yıl 2. ligdeyiz daha çok pay alabileceğiz. Dolayısıyla şehrimizin kumardan payı tanıtım olacak.

Canım o kadar uğraşıyorlar ama hala Las Vegas kadar olamadığınıza mı üzülüyorsunuz siz de? Bağlantılar kuvvetli yakında daha çok pay alırız.

Bu gidişle abat (âbâd) oluruz, demedi demeyin!

Bütün bunlardan sonra örümceklerime iyi bakacağıma söz veriyorum, Müslümanlardan örümcek yemi için katkı payı isteyeceğim.

Daha bitmedi bu giriş yazısı, gelişme dışarıda olacak, sonuç bölümünü de yazacağım. Mesele sadece kumar değil o, sadece işin matrak kısmıydı.

 


13 Mayıs 2009

MÜLAYİM TEPE YANIYOR!

mulayim%20tepe.JPG


MÜLAYİM TEPE YANIYOR!

Dün akşamüstü çok sevdiğim Mülayim Tepeye gittim.

Utançtan gezemedim.

Ömrümde bu kadar utanç içinde kaldığımı hatırlamıyorum.

Oysa ben de genç oldum ve gençliğin ne olduğunu biliyorum.

Yüzümü yakan bir ateşle dolaşmak zorunda kaldım.

Daha girişte tahmin ettiğim hava içerilerde yanıltmadı beni.

Çimlerin üstünde diz dize, kucak kucağa, omuz omuza, dudak dudağa, kol kola, yanak yanağa, sırt sırta…

Çok dağınık bir yazı olacak bu.

Çünkü yazarken utandığım şeyleri gençler çok rahat tavırlarla yapıyorlardı. Yanımda çocuğum vardı ve akşamüstü can sıkıntısı dağıtıyorduk sadece. Ona neyi nasıl anlatacağımı bilemedim. Sevişen çiftleri görmesin diye tuhaf ağaçlara dikkatini çekmeye çalıştım. Olmayan kartallardan bahsettim. Buralarda kitap okuyan insanlar çok fazla olurdu… Dedim ama onun zihninden neler geçtiğini bilmiyorum.

Ateşle barut meselesi.

Götürecek başka yer olmayınca en yakın yere geliyorlar belli. İnsan sevdiğini niçin başkasının gözleri önüne serer? Bu sevgi mi yoksa ateş mi? Malum orası serin bir mekân ateşleri sönmese de ferahlıyorlar biraz. Daha ilk güneşte böyle ise yazı düşünmek istemiyorum.

Kendi topraklarımda utanmadan gezmek istemek…

Bazıları varlığınızdan haberdar bile olamayacak kadar meşgulken bazıları ne geziyorsun buralarda gibi bakıyor. Sanki kendi odalarındalar. Kendi şehrimin parkında röntgenci muamelesi bu olsa gerek.

Şimdi kim kimin hakkına tecavüz ediyor?

Ben hangi çağda yaşıyorum, onlar beni atlayıp geçmiş gelecek nesil veletleri mi?

Ne kadar özgürüz, biz orta yaşlılar için röntgen mekânı bile düşünüyor modernite!?

Benim ve çocuklarımın özgürlüğü ne olacak?

Kıpkırmızı bir suratla dolaşmaktan kurtulacak mıyım?

Yoksa, “Mülayim Tepe artık size göre değil kardeşim gitmeyiverin.” mi denilecek?

Bu manzaralar hiç hoş değil.

Oğlunuz nerede?

Kızınız nerede kiminle?

Yüzünde göz izi var diye kıskanan medeniyet nerede?

Aşkım bacakların çok güzel, okşamaya doyamıyorum nerede?

Başka bir yere gidin başka bir yer(d)e götürün.

Buradan yetkililere sesleniyorum zevzekliği de olsun bu yazıda…

Mülayim Tepe çok güzel bir yer Tavşanlı’nın medar-ı iftiharı olmaya devam etsin lütfen.


11 Mayıs 2009

YANIYOR!

YANIYOR!

Yanıyor, yanıyor, cayır cayır yanıyor!

Haydi, yanıyor, dumanı beleşe seyredin, yanıyor!

Alevi gökleri tutuyor, yanıyor, yanıyor!

Akşamın kızıllığında yer gök yanıyor, yanıyor!

Ah, yangın olur biz yangına gideriz! Yok mu temaşaya yetişen, yanıyor, yanıyor!

Dumanı gökleri tutmuş, vadilere sinmiş, evlerin açık pencerelerinden genizlere dolmuş bir yangın var tepelerde. Mehmet Ali, diyor ki, “Orağı atan, orağı atan, orağı atan! Oraklarını attılar, koştular! Koştular, koştular...” sonra Mehmet Ali kocaman gülüyor, gülüyor, karnını tutuyor, ağzından salyalar akıyor, yanık yüzlü, kavruk yüzlü Mehmet Ali, “Allah belanızı versin, orağını atan...” diyor, gülüyor. Ağız dolusu sövüyor Mehmet Ali. “Sövme, sövme!” diye azarlıyor akşamın karanlığına sığınan köylü kızı. Kızıl alevler tarlaların başında görünüyor, ihtiyar kadınlar dizlerini dövüyor, dizlerini dövüyor, dizlerini... en çok dizlerine vuruyorlar. Gözlerinin yaşını geçen itfaiyelere akıtıyorlar, “Yetiş!” diyorlar, “Yetiş! Bir buğdayımız var bizim, yetiş kurbanın olayım, yetiş!” sonra yine dizlerini dövüyorlar. Ekmek, yoğurt, zeytin, soğan taşıyorlar yoldan geçenlere, bir de “Yetiş!” diyorlar, “Ah, buğdaylar var yetiş!” Mehmet Ali, kızıllığı raks eden ufuklara bakıyor, “Aha! Aha! Valla yanıyor!” diye, bağırıyor. “Komutan” diyor, sonra, “Komutan, sönüyor mu?” “Söner, Mehmet Ali, söner.” Diyor, jandarma komutanı. Kulağı telsizde, gözü tepelerde. “Rüzgâr tavsadı, rüzgâr tavsadı.” Diyor kendi kendine.

Eli kundaklı gelinler, kırmızı, yanıp sönen arabaların tozuna karışıyorlar. Köpekler şaşkın, koyunlar şaşkın, inekler şaşkın... bu, bu yanık kokusu hayra alamet değil. Traktörler, tepelere tırmanıyorlar, kepçeler, cipler, otomobiller... Mustafa, “Ağabey, bu da gitmek istiyor, itfaiye arabalarıyla. Ağabey kaybolur oralarda!” diyor, Mehmet Ali’yi göstererek. Mehmet Ali, şaşkın. Mustafa ağlamaklı, bir tepelere bakıyor, bir yanıp sönen kırmızı lambalara. Kavaklar yatıp kalkıp yalvarıyorlar alevin dilleri yalamasın köyü, diye. Onlar sallandıkça tepeler kızıla boyanıyor, gökler kızıla, yer kızıla, kadınların yüzü kızıla boyanıyor. İhtiyarlar bastonlarını toprağın bağrına vuruyorlar bilmeden. Kalın gözlüklerini siliyor Veli amca, “Kız, evden ekmek getirin!” diye, bağırıyor dövünen kadınlara.

“Hüseyin nerede kaldı, kız Fadime?”

“Ana! Ana! Bizim adam da yangının içine girmiş, ana!”

“Kız, eşeği tarlada mı koydunuz?”

“Sevabı bol bu işin, sevabı bol, yoğurt getirin, görevlilere götüreceğiz?”

“Ah, oğlum sönüyor mu, tarlalar barut şimdi, ah oğlum tarlalar barut!”

“Yenge, sizin ağalar gitti mi hep?”

“Orağı atan gitti, orağı atan gitti!”

“Ha! Ha! Ha! Orağı atan gitti, orağı atan, orağı atıverdiler, orağı...”

Köyün içinden toz, duman, yanık kokusu, keskin iniltiler, sirenler geçiyor. Tepelere tırmanıyorlar hemen, hemen tepelere tırmanıyorlar. Tepelere tırmanıyorlar, yarış ediyorlar, alevler tepelere abandıkça onlar da abanıyorlar tepelere. Horozlar ötüyor, kadınların gözleri büyüyor, “Anam, anam, anaaaam!” dizlerini çürütüyorlar. Çocuklar, eteklerinden tuttukları kadınlardan korkuyorlar, alevlere bakıp ağlıyorlar. Toz, çamur oluyor yüzlerinde, burunlarını yakan şeyin şu kızıl saçlı devden geldiğini anlıyorlar. Çocukların ağzı açık, gözleri açık, yorgun gözleri kapanacak vakitte, koca bir masalı seyrediyorlar. Tepeleri alan, üstlerine dumanlar savuran canavarın ekinlerini nasıl alacağını anlamıyorlar. Masal bitsin! Masal bitsin!

Tıpır tıpır sesler duyuluyor. Gök, ihtiyarları ve çocukları duydu. İhtiyar bastonunu göğe kaldırıyor, “Ah, büyük Allah’ım! Sen bilirsin Allah’ım!” sonra ne diyecek peki? Bastonunu kaldırıp kaldırıp susuyor. Bulutlara bakıyor. Tıpırtılar çoğalıyor, aniden kesiliyor. Yağıverse, dökülüverse şöyle, gök yarılıverse. Yarılmıyor gök.

Flamalı araçlar geçiyor, itfaiyeler geçiyor, kepçeler geçiyor, traktörler geçiyor, otomobiller geçiyor. Köylüler, kendilerini atıyorlar boş buldukları her araca. Elde tırmık, kürek, kazma, kesim motoru, balta... umut, korku, telaş, merak, dua, dua, en çok dua. “Köye bir inerse, tarlalara bir inerse, yetişin oğlum, yetişin gayri!”

Duman gökleri tutuyor, kızıllıklar azalıyor, gece iniyor dağlara. Gökte oynayan yalabıklara bakıyor çocuklar, evlerin kuytularına gizlenmiş gözler görünüyor. Komutan, “Üzülme nine, tarlalara inmez daha bu yangın.” Diyor, onun da içi ezik. “Ne yangınlar gördük biz.” Diyor, teselli ediyor haber sormaya gelen, dizleri dövülmüş kadınları.

Mehmet Ali, komutana su getiriyor. Askerliğini yapmadığını söylüyor komutana. “Yirmi dört yaşımdayım.” Diyor, gururla. Başı eğiliyor, “Almadılar.” Diyor. Askerlere su taşıyor. Gözlerini tepelere dikip dikip, “Orağı atan koştu, atan koştu, atan!” uzata uzata bağırıyor heceleri. Ağız dolusu sövüyor. Köpekleri kovalıyor. On beşinci kez “Hoş geldiniz.” Diyor, komutana.

 


29 Nisan 2009

Dua ve Masaüstü Fotoğrafları

Güzel ve kaliteli masaüstü fotoğrafları üzerine hadis ve ayetlerde geçen duaları yazdım, isterseniz topluca indirebilirsiniz. 5 MB boyutunda küçük bir dosya.
Aşağıda ön izlemelerini görebilirsiniz. Onları indirmeyin onlar örnek ve çok küçükler :)
İNDİR 5 MB
Örnek fotoğraflar:









İNDİR 5 MB

06 Nisan 2009

FİLM GİBİ

FİLM GİBİ

Seni vurmamam için bir tek sebep söyle!

Evliyim ağabey.

Karını seviyor musun?

Şey, evet, evet! Evet, yani!

Kes, bu kadarı yeter, baştan alıyoruz. Yahu kardeşim, mimikleriniz burada önemli değil. Okuyucu mimiklerinize önem vermez. Ne diye yırtınıyorsunuz? Oyunculuk istemiyorum sizden. Yazdığımı yaşayın, gerisini ben hallederim. Baştan alıyoruz.

Seni vurmamam için sebep söyle ulan!

Evliyim ağabey, çocuklarım var.

Pardon, iki sebep saydı ve ben ulan kelimesini ekledim, bozulacaksa aynen yaşayalım.

Tamam, madem öyle serbest takılalım biraz. Bakalım ne çıkacak. Ciddiyim, böyle devam edin.

Seni vurmamam için bir tek sebep söyle!

Usta, bunun silahı milahı yok ki, hiç inandırıcı olmuyor böyle de.

Gidin şuna bir silah bulun. Varmış gibi yaşasana. Sanki film çekiyoruz. Tamam, ilk repliği geç devam et.

Evliyim ağabey.

Karını seviyor musun?

Evet, şey, yani evet!

Hiç mi kızdığın zaman olmadı?

Oldu tabi de geçici şeyler. Hem beni vurmazsan böyle şeyler yüzünden kızmam bir daha.

Durun bir dakika. Senin elinde bir silah var, daha yukarıdan sorular sormalı değil misin? Ya sen, alnına kurşun yemek üzeresin, bu ne biçim bir yalvarma? Bakın, sahiden böyle olmayacak.

Usta, haksızlık ediyorsun ama. Bize olayın arka planını anlatmadın ki, ben niye bu adam silah dayıyorum, niçin vurmakla tehdit ediyorum, bu adamı tanıyor muyum, olay nerede geçiyor... Hiçbir ayrıntı yok elimizde. Doğrudan olaya soktun bizi.

Ya, demek doğrudan olaya soktum. Dinleyin o zaman: Bu gün Kütahya otobüsüyle dönerken elimdeki kitabı yarı yolda bitiriverdim. Bu yolu yüzlerce defa seyrettiğime göre, geriye bir seçenek kalıyordu: Hikâye taslağı çıkarmak. Düşündüm ki, elimde bir silah olsa ve gidip şoförün kafasına dayasam, şoför eski bir arkadaşım –gerçi zor tanıdık birbirimizi- hani kafayı yemiş gibi yapsam, gerisi nasıl gelir? İşaret parmağımı namlu, başparmağımı da –arkaya yatırarak- horoz yaptım ve önümde oturan ihtiyar çifte doğrulttum. Yanımda oturan ve Yahudi markalarının imitasyonu losyon kullanan beyefendiye çaktırmadan birkaç el ateş ettim. Niyetim kimseyi vurmak değildi gerçekten. O sıra gözlerim fena ağırlaştı, uyumuşum. Yanımdaki kokunun eksildiğini fark ettiğimde hemen gözlerimi açtım. Çift kişilik koltukta yapayalnızdım artık. On altı numaralı koltukta oturan yolcuyu –yani kendimi- düşündüm. Neler yapabilirdi neler. Kafamdan çok şey geçti. Yolun bitmesine pek az kaldığı için hiç birini uygulamaya sokmadım. Böyle olunca da zihnimde izi kalmadı. Kala kala işte o, ilk replik cümlesi kaldı geriye. O cümle birçok öykünün ilk cümlesi olabilir, bunu fark ettiniz mi? Sizi özellikle denedim. Herkesin hayal dünyası farklı, sizden de ilginç fikirler, çok daha ilginç fikirler çıkabilirdi. Boş verin, gerisini ben yazacağım. Şimdi, kısaca özetliyorum, baştan yaşayacaksınız.

Nil nehri kıyısındayız. Senin elinde bir silah var –hangi türden olduğu önemli değil- önünde yatmakta olan mumyaya doğrultmuşsun. Mumya -yani sen- çaresiz gözlerle doğrultulmuş silaha bakıyorsun. Adam seni vuracak ya da vurmayacak, o kadar emin değil, sana bağlı. Başlayın!

Seni vurmamam için bir tek sebep söyle!

Evliyim ağabey.

01 Nisan 2009

KONUŞMAK VAKTİ DEĞİL

KONUŞMAK VAKTİ DEĞİL

Şüpheler izhar etmeye başladı birileri ve bu şüpheler yoluyla sanki bir iş yapılamayacağı izlenimi verilmeye çalışılıyor.

Unuttum, konu neydi?

Konu bildiğiniz konu, belediye.

Bu şüpheleri dile getirenlerle dile getirilmesine ufacık bile olsa katkı sağlayanlar sorumlu olacaklardır.

Nedir bu şüpheler?

Çekişmeler ve sürtüşmeler olacak, iş yapılamayacak, eyvah bunlar sadece kavga edecek falan. Hiç sanmıyorum. Seçim sonrası bu tür kaygıların olması doğaldır. Bunları büyüterek insanların gözüne sokmaya çalışmak zulümdür. Geleceğe ve insanlara karşı garezdir. Bunları düşünmek bile umudunu yitirmektir. Allah’tan umudunu kesenler ancak… diye, devam eden ayetleri biliyorsunuz.

Hayır, şimdi metanet zamanıdır. Kazanan da kaybeden kadar metanetli olmalıdır. Lütfen en ufak bir ima ile bile olsa karşı tarafla uğraşmaya veya intikam almaya çalışmasın kimse. Böyle bir şüphe ikilimi oluşturmaya çalışanlara fırsat verilmesin. Böyle bir şey yok ama şüyuu vukuundan beterdir bazı şeylerin. Konuşulmasına bile müsaade edilmemelidir. Kaybedenlerin de bu memleket için kazandıkları zamanları hatırlamalarını istiyorum. Onlar da hüzünlerini yeise çevirmesinler. İntikam peşinde olmak her iki taraf için de küçülme getirir. Bu küçülmeler şehrimizi geriye götürür.

İnanıyorum ki yeniler ve eskiler bir arada olmayı başaracak ve böyle olmasa bile herkes işine bakacaktır. Hiç kimsenin şehrin önüne engel olarak toz bile koymaya hakkı yoktur.

Başta da dediğim gibi bunlar ufak tefek şeyler seçim sonrası konuşulur. Mühim olan tadında bırakıp işine bakmaktır. Bazıların topluma umutsuzluk pompalaması çalışmak arzusunda olanların kulaklarına gitmemelidir.

Şimdi iş zamanıdır. Daha devir teslim töreni bile yapılmamışken böyle tuhaf kaygıların dile getiriliyor olması tuhaf değil mi? Şimdi konuşmak zamanı geçmiştir. Herkes lütfen işine dönsün. Biri ekmeğini yapsın, biri ayakkabısını satsın, biri siyasetini yapsın, biri yönetsin, biri yazsın ama hepsi tek bir şehirde yaşadıklarını ve Allah’ın kendilerini her yerde gördüğünü unutmasın.

Her duyduğunuzu sağda solda zevkle yahut üzgünlükle söyleyip durmayın. Gerçek olup olmadığını bile bilmiyorsunuz. Efendimiz diyor ki, “Her duyduğunu söylemesi, kişiye günah olarak yeter.”

 

 



31 Mart 2009

TAVŞANLI'DA YENİ BİR DÖNEM

TAVŞANLI’DA YENİ BİR DÖNEM

Evet, biliyorum yeni bir döneme girildi. Şehrimizde önemli bazı değişiklikler oldu. Şehir siyaseti ilginç bir noktaya dayandı. Bir günde olduğunu düşünebilirsiniz ama değil. Birçok günde oldu. Belki de bunun önemi yok şimdi. Yeni bir dönem başladığını düşünüyorum, bu yeni dönemi konuşmak lazım artık. Bütün hizmetlerinden dolayı geçmişteki başkan ve siyasi gruba teşekkür etmek gerekiyor. Elbette onlar da şehrimizin gelişimi için uğraştılar. Eski dönemi teşekkürle andıktan sonra yeni döneme bakmalıyız.

Yeni bir dönem diyorum çünkü şehrimiz siyaseti çok büyük bir kırılma ile yön değiştirdi. Çoklarının beklemediği bir kırılmaydı bu. Açık bir farkla yön değişimi oldu. Bu fark seçilenler için sevinç vesilesiymiş gibi görünebilir ama emin olun değil. Bu seçim farkı büyük sorumluluk beklentisi anlamına geliyor. Bunu, böyle okumak lazım. Seçilenler için sorumluluk vakti. İnsanlar sizi büyük farkla seçtiklerine göre sizden çok şey bekliyorlar demektir.

Hiçbir şeyin yarım kalmayacağını ve yeni projelerin de hayata geçeceğini düşünüyorlar. Elbette seçilenler de bunu düşünüyorlar. Önümüzdeki günler güzel şeyler getirsin istiyoruz şehrimiz adına. Nasıl bir seçimden çıktığımızı ve şehrimizdeki siyasi havayı düşündüğümüzde bazı kaygılarımız var belki ama bunun üstesinden gelinebileceğini düşünüyorum. Ne büyük bir zafer ne de büyük bir hezimetten söz edilebilir. Hizmette yarıştan söz edersek orta noktada buluşulmuş olur. Artık siyasi kanatlar yok hizmetin farklı kolları var. Seçim bitmiştir, artık kazanan nasıl kazandığını kaybeden niçin kaybettiğini ivedi değerlendirip şehrimizin ve insanlarımızın hayrına elindeki gücü nasıl kullanabilir bunun hesabı yapılmalıdır.

Bir hesaplaşma süreci beklemiyor insanlar. Vekilini de başkanını da seçen aynı insanlar. Öyleyse onları birlikte çalışırken görmekten daha tabii ne olabilir? Bu yeni dönemin farklılıklar içereceğini söyleyenler sadece bu farkı yaratmak için çalışmalılar. Polemiklerden uzak, iş odaklı bir yönetim ile geleceğe bir adım daha yaklaşmış olacağız.

Tavşanlı adına yeni bir dönem olmasını bekliyorum.

Eski yönetimin nelerini eleştirdiğim kayıt altında, onlar da aklımda. Demokrasilerde sorumluluğun sadece seçmek olduğunu zannedenlerin aksine benim de bir seçmen(!) olarak sorumluluğum olduğunun bilincindeyim. Burada yazdıklarımın bir kıymet-i harbisi varsa aksine düşünenleri utandıracak şekilde yine yazacağımı bilmenizi istiyorum. Taraf olmaktan hoşlanmıyorum, sözümün değeri kadar konuşmak veya yazmak benim görevim. İçeriden ya da dışarıdan konuşmak da fark etmez benim için, halis niyetli olmak hiç kimseye kaybettirmemiştir. Biraz ukalaca tavırlarım olduğunu söylüyorlar, kabul ediyorum ama izah edilirse ukalalığımdan vazgeçmeye de hazır olduğumu bilmenizi isterim.

Eskiye teşekkür ettik şimdi de yeniyi tebrik zamanı.

Mustafa Güler Beyi ve ekibini tebrik ederim. Onların da samimiyetle şehrimiz için çalışacağından şüphem yok. Uyarı adına söyleyecek çok şeyim yok. Hepimiz hata yaparız çok mühim olan yapılan hatayı fark edince dönebilmektir. Size hatanızı gösterene siz de onun hatasını göstermeyecek aksine minnet duyacaksınız. Sadece bu ilkeyle çalışsanız bile sizi başarıya götürecektir. Bir de ayda bir toplanacak ve kıyasıya sizi eleştirecek bir meclis daha kurmalısınız halkı dinlemelisiniz. Onlara, kim olduğuna bakmaksızın kulak vermelisiniz. Yani halkı dinlemenin sistematiğini kurmalısınız. Böylece ne kadar doğru yolda olduğunuzu anlama fırsatınız olacaktır.

Tekrar eskiye teşekkür ve yeniyi tebrikle bitiriyorum ama bu sadece bir yazının nihayetidir.