21 Ağustos 2010

OKU -YAZ BAHAR -KIŞ


OKU -YAZ BAHAR -KIŞ

Yazarlığa başladığım günleri hatırlıyorum da ilk yazdığım cümleler arasında, “Ali gel.” vardı. Ali gel, yazdığım günlerden sonra neler yazmadım ki? “Elle gelen düğün, bayram.” Atasözünü mü açıklamadım, “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözünü mü yorumlamadım, neler neler.

Ondan sonraki yazarlık yıllarımda ise daha çok natürel çalıştım. Doğaya özgü şeyleri yazdım mesela. Bazen sentetik şeyleri de yazdığım oldu tabi. Pazara giderken natüralist takılıyordum; iki kg. elma, bir kg. armut, 3 kg. patates, 0,5 kg. soğan gibi. Pazarla birlikte markete de uğranacaksa, natüralizmin etkisiyle birlikte suni sentezler yapıyordum. Örnek: Makarna, margarin, salça, bulaşık sabunu, deterjan... Gibi.

06 Ağustos 2010

CUMA NAMAZINDAN KOVULAN HANIMLAR VE HHV'NIN BAŞARISI


CUMA NAMAZINDAN KOVULAN HANIMLAR VE HHV'NIN BAŞARISI
Tavşanlı Hayırlı Hizmetler Vakfının Yaz Okulu nihayet sona erdi ve bir yıl sonu gösteri düzenlendi Kültür Sarayında. Sıcak, bunlatıcı ve yorucu bir günün sonuna denk geldiği için açıkçası hiç de niyetim yoktu gitmeye. Hakikiaten nasıl bir ağır günse fena hırpalamıştı beni.
Geçelim...
Ailemle birlikte gittik. Ikindi ezanı okundu ve hemen kültür sarayının yanındaki Yunus Emre Camiine gittik. Ailecek camiye gidiyoruz ama içimizde bir kaygı var. Ya bayanlar için abdest alma yerleri yoksa, ya namaz kılacak bölüm ayrılmamışsa? Camilere artık ailecek gitmeliyiz yoksa gelecek nesil de aynı bizim gibi olacak.
Zaten bu cuma namazında (6 Ağustos 2010 Cuma) Yeşil Camide kadınları camiye almadılar ya burada da sorun çıkarsa? Eşim ve kızım için kaygılıyım. Burayı planlayanlar en azından bu tür önlemleri almışlar. Ellerine sağlık. Hiç zorluk çekmediler, gayet uygun yapmışlar abdest alma yerlerini ve tuvaletleri. (Kızıma sordum.) bayanları cuma namazına almayan cemaat acaba neyi düşünüyor da almadılar onları?
Siz kimsiniz de bunu yapıyorsunuz? Siz kimsiniz birader? Açıkça çatıyorum hangi yetkiyle kadınları camiden men ediyorsunuz?

02 Ağustos 2010

BASIN BAYRAMINA ESKİ DÜŞÜNCELERİMLE İŞTİRAK ETTİM

BASIN BAYRAMINA ESKİ DÜŞÜNCELERİMLE İŞTİRAK ETTİM
24 Temmuz 2010 cumartesi günü, ertesi günü basın bayramı olması hasebiyle, Şaban Dedede yemek yedik basın elemanları ve belediye yetkilileri ile. Belediye her yıl bu tür bir organizasyon düzenliyor, bu yıl da burayı tercih etmişler. Bizi hatırladığı için teşekkür ederim.
Önemli olan ne yediğimiz değildi tabi…
O gün orada belediye başkanı ve yardımcıları da vardı. Tavşanlı basının temsilcileri vardı. Yemekten önce, yemek sırasında ve sonrasında bolca sohbet etme imkânı bulduk gündeme dair.

29 Temmuz 2010

CAMİLER VE SIKINTILARDAN BAZILARI

 CAMİLER VE SIKINTILARDAN BAZILARI
Geçenlerde ikindi namazında camide yaşadığım menfi (Başka bir kelime bulamadım.) olayla ilgili olara olarak sosyal paylaşım sitesinde öfkeli bir yazı paylaşmıştım arkadaşlarımla. Genele hitap eden bir yazı değildi bu sadece arkadaşlar arasında kalan bir samimi bir dert paylaşımı idi. Sonra,  sandalye bulunan bir camimizle ilgili gazetede haber çıktı. Bunun üzerine konuşmaları buraya almaya karar verdim. Üslubumdan dolayı özür dilerim zira dediğim gibi dostlar arasında kalacak bir konuşmaydı. Arkadaşlarımın isimlerini de buraya almadım, sadece baş harflerini aldım. Kendilerinin anlayışına sığınıyorum. Sonrasında pişmanlık duyduğum bir konu oldu “Atın sandalyeleri!” dememeliydim.
Benim yorumum:
“M.U.: Arkadaş! Madem özürlülerin, kadınların ve çocukların gelmemesi için her türlü tedbirin alındığı camiye yürüyerek gelebildin ne diye sandalye ile kılıyorsun haydi öyle kılıyorsun ne diye son cemaat yerinin ta dibine girdin, ben geç kalınca nerede kılacağım? İnsaf be adam! Yuh! Atın şu sandalyeleri be kardeşim! Tekerlekli sandalye ile gelmiyorsun iki kat merdiven çıkp da camiye giren adam nasıl olur... Tövbe tövbe...

19 Temmuz 2010

ÇİMENTO FABRİKASINA NE OLDU? BEN BİLİYORUM!

ÇİMENTO FABRİKASINA NE OLDU? BEN BİLİYORUM!
Çoktandır ses çıkmıyor, hayırdır öldü kaldı mı, diye merak ediyor insan.
Bir komşunuzdan, çok konuşan bir adamdan uzunca bile olmasa bir zaman ses çıkmazsa merak edersiniz. Ne oldu acaba? Acaba sorun nedir? Niçin eskisi gibi arz-ı endam etmiyor?
Neredeyse haftada bir açıklama yapma gereği duyulan, üzerine best seller olacak kadar çok edebiyat yapılan, bütün herkesin umut bağladığı, hayatımızın odak noktasına oturan, dilden dile dolaşan, Ankara gündeminden Tavşanlı gündemine koşup koşup gelen, her daim gözümüze sokulan şu mesele ne oldu da birden ortadan kayboldu?
Sahi ona ne oldu?

15 Temmuz 2010

Huzur Otel, Arif Dirgin Röportajı


GELİŞİMİN VE DEĞİŞİMİN ADI: HUZUR OTEL
Mustafa Uysal: Sizi tanıyabilir miyiz?
Arif Dirgin: İsmim Arif Dirgin, Tavşanlı Güzelyurt Köyündenim, Huzur Otelin müdürüyüm.
M.U. : Mesleğinize nasıl başladınız?
A.D. : Turizm bölgelerinde birçok otelde görev aldım. Oralarda otelcilik üzerine çok fazla deneyim sahibi oldum. Birçok otelde düzenlemeler ve değişik çalışmalar yaptık. Yaptığımız çalışmalar epey beğeni kazanmıştı. Otelcilik benim içimde bir ukde olarak kalmıştı. Burada onu gerçekleştirmeye çalışıyorum. İlk hedeflerim arasında da Tavşanlı’nın yüz akı olmak var. Burada daha önce benim anladığım manada otel yoktu.
M.U. : Huzur Otelin geçmişi ile ilgili kısa bir bilgi verebilir misiniz?
A.D. : Otelimiz 21 yıllık bir geçmişe sahip. O günden beri de hiçbir çalışma, tadilat, yenileme yapılmamış burada. Normal bir şehir oteli olarak, vasat şekilde çalışmasına devam etmiş. Kalan kalsın kalmayan kalmasın gibi yani. Kurulduğu günkü haliyle kalmış.
M.U. : Peki bu yenileme çalışmaları sizinle birlikte mi başladı?

30 Haziran 2010

TEMTAŞ YAHUT KAZAN DOĞURDU!

TEMTAŞ YAHUT KAZAN DOĞURDU!
Temtaş…
Tavşanlılı 5000 ortağın şirketi.
Şehrin şirketi.
Geleceğimizin teminatı.
Üzerinde çok konuşulan 5000 insanın laf kalabalığı yaptığı sermaye.
Ne bu sizce şimdi? Koca şehir toplanmış şirket kurmuş. Yok canım, adam üç kuruş koymuş onun hesabı var ortada. Adam gibi bir şirket ortaya koyamadık o bir. Bunun sebepleri malum bu iki. Sonra ortaya koyduğumuz bu ufak duyarlık için olmadık teraneler, bu üç.
Temtaş diye kurduğumuz ve umutlar beslediğimiz, uğruna şölenler düzenlediğimiz gelin kısır çıktı. Bir santrale hamile sandık sonu belli değil. Bari başka çocuğumuz olsun istedik bünye kabul etmedi. Bir evlatlık edindik (Kül işi ortaklığı) işe bakın o da kar dağıttı. Sonra,  çıfıt bir ortak bulduk, umudumuz var. Olmadı para isteriz. İşte büyük umudumuz santral için iş şu devrede, bu evrenin sonunda, bunun da ortasında.
Ne zaman oldu bunlar? Hepsinden yarım yamalak haberimiz var. Rahmetli buraya gelmiş ve bizimkilerle birlikte kollarını kaldırmıştı.

21 Haziran 2010

ÇOK ORTAKLI ŞİRKETLER VE BAŞARISIZLIK

 ÇOK ORTAKLI ŞİRKETLER VE BAŞARISIZLIK
4 Haziran 2010
Tavşanlı’da bugüne kadar birçok çok ortaklı şirket kuruldu ve çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlandı. Halen sürenler var, bunların da durumları çok net değil başarı açısından bakıldığında. İlçemiz insanları birlikte iş yapmayı iyiliğe ortak olmayı seviyor. Dolayısıyla bu tür girişimlerde hep yer alıyorlar ve sanırım bundan sonra da yer almaya devam edecekler. Bu tür çok ortaklı şirketler ilçemizde bir türlü başarıya ulaşamadı. Sonunda gördük ki hep yıkım ve güvensizlik ortamı doğurdu. Herkes birbirini suçladı. Ortalık toz duman oldu ve zaten bu tür bir bunalımın ortasında kimse gerçek suçlunun kim yahut ne olduğunu sorgulayamadı. Kişisel suçlamalar olarak kaldı hepsi. Aslında acaba neler oldu? Yanlış olan neydi yahut hatalı olan kimdi? Bunları konuşurken kişilere takılmadan, suçlayıcı, yargılayıcı davranmadan sadece anlamaya çalışarak kişi ve kurum isimleri vermekten kaçındık. Maksadımız birilerini incitmek, sorgulamak değil vakaları sorgulamak, anlamaya çalışmak ve nihayetinde günümüze ışık tutacak sonuçlar elde etmek. Bu ilkeler ışığında, aynı zamanda çok ortaklı bir şirketin yöneticiliğini de yapan Mustafa Göktekin ile konuştuk. Umarım ileride atılacak adımlarda da aynı hatalara düşülmez ve ortaklığın, beraber iş yapmanın bereketine kavuşuruz. Röportaj için Tıklayınız.

08 Haziran 2010

GÜNDEME DAİR ÜÇ MESELE

GÜNDEME DAİR ÜÇ MESELE
Son katıldığım toplantıda da aynı şey oldu…
Saat 17.00’de toplantı olduğu yazıyordu. Yetişebilmek için ikindi namazını kılmadan ve üstelik hızla gittim. Oraya vardığımda terlemiştim ve vaktinde yetişmiştim. Son dakikada yetiştim.
Peki, ne gördüm?
Elbette başlamamıştı. Böyle olacağını adım gibi biliyordum. Yine de geç kalan ben olmamak için gittim. Yazılı olana hep güvenmişimdir. Davetiyede öyle yazıyordu. Sanırım benden ve salonda olan yirmi kadar insandan başkasına yanlış davetiye gitti! Zira insanlar 17.30’dan sonra gelmeye başladılar. Ön koltuklara oturacak adamlar da geç geldiler. Ön koltuklar dolmayınca, biliyorsunuz toplantılar, törenler başlamaz. Sanki toplantının sahipleri onlarmış gibi davranırlar. Neden? Çünkü toplantı tertipleyenler onlara bu havayı vermişlerdir. Siz olmazsanız olmaz. Bu ne güzel bir değerdir. Sahiden öyledir. Her toplantıya katılan ön koltuk sahipleri de hepsine yetişmeye çalışır ama beceremez.

02 Haziran 2010

YAŞASIN FUTBOL, YAŞASIN KALABALIKLAR!

YAŞASIN FUTBOL, YAŞASIN KALABALIKLAR!

Kuzum neler oluyor Allah aşkına?
Tamam, şampiyon olduk da sevincimizi ve kutlamamızı iki gün erteleyemez miydik? Acele edenleri anlayabilmiş değilim. O gün akşam vakti meydana baktım ve kocaman bir “Yuh!” çektim. Ülkemizde 6 askerimiz şehit edilmiş, gemilerimiz israil (Bilerek küçük yazılmıştır.) tarafından vurulmuş 16 şehit vermişiz ama meydanda kutlama var. Gündüz gözüyle hem de, havai fişekler atılıyor. Yok artık, kim yapıyor bunları, diye soran birçok insana ne söyleyeceksiniz merak ediyorum. Açıklamalardan bazılarını dinledim, şehitlerimiz var, Gazze gemileri vuruldu ve özellikle ilçemizden değerli bir insan esirler arasında haber alınamıyor bu acılar varken kutlama yapacağız siz taşkınlık yapmayın sevinin ama gürültü yapmayın. Oldu mu sizce? Babanız ölse düğüne devam eder misiniz? Anneniz ölse bayrama gider misiniz?

19 Mayıs 2010

AKIL TUTULMASI VE FUTBOL

AKIL TUTULMASI VE FUTBOL
Hiç sözü dolandırmadan söyleyeceğim…
Sevinecek başka adam gibi hiçbir şeyimiz yok ve sanırım ufukta böyle bir sevinç kaynağı da görünmüyor o yüzden en basit şeyleri bile abartarak kutluyoruz.
Her tarafı süslemek, en abartı şeyleri söylemek, lüzumsuz tonlarca para harcamak bunun kanıtı işte daha ne olsun. Mesele başkalarının başarılarını paylaşmak ve sahiplenmek olunca çok da başarılıyız. Kendi başarısızlıklarımızı ve kendi ataletimizi örtmenin başka bir yolu sanırım başkalarının sevincini sahiplenmek. 11 adam sahada başarılı olunca biz de başarılı sayılıyoruz. Hani Almanya yenilince biz de yenik sayıldık ya… Dalga geçiyorum elbette. Ne bekliyordunuz ki?
Bu ne abartıdır Allah aşkına?
O astığınız flamaların tanesi 100 TL.
Kaç tane saydınız mı?
Kim için bunlar, ne için?

22 Şubat 2010

AHMET ULUÇAY’A DAİR KIRIK DÖKÜK BİRKAÇ SATIR

AHMET ULUÇAY’A DAİR KIRIK DÖKÜK BİRKAÇ SATIR
(Ahmet Uluçay’a kapı aralığından bakmak.)
Bir dostun ardından…
Onun ünlü biri olması da ayrı bir zorluk. Herkes tanıyor onu! Yazmak zor. Hele ona haksızlık etmeden yazmak daha da zor. Ya ölümünün ardından yazmak?
Onun sanatını mı anlatmalıyım şimdi yoksa onunla ilgili anılarımı mı ya da hayatından bazı kesitleri mi? Onun hastalığından mı bahsetmeliyim, çektiği sıkıntılardan mı, imkânsızlığından mı, deliliğinden mi, hayallerinden, ümitlerinden, rüyalarından, annesinden, babasından, çocuklarından… Bilmiyorum ama hiç birini anlatmak bana düşmez. Onunla konuşur gibi yazmalı belki riyakâr cümlelerle. Belki trajediye dönüştürmeli, melankoli katmalı bu yazıya. Daha çekici olurdu o zaman, öyle ya!
Her şeyi bir kenara bırakıp mantıklı olmam gerekiyor. İnsanlar bir tek garantiyle doğuyorlar o da ölüm. Onunla son bir kez ölümle ilgili konuşmak isterdim ama hastalığının getirdiği hassasiyet buna müsaade etmedi. Bütün dostlarımla ölümü konuşurum. Kendi ölümümüzü. Onunla başkalarının ölümünü konuştuk.

19 Şubat 2010

Edebya Nedir?

EDEBYA Nedir?
100211
Aslında ilk merak edilen "edebya" isminin ne olduğu.
Edebin, edebiyatın başlangıcı olduğunu söyler eskiler ve bu ilke benim de takip ettiğim yoldur. "Edeb yahu!" derler yine eskiler karşılaştıkları edepsizlik karşısında. "Edeb yahu!" göndermesi var evet, ama hayır tam olarak o da değil. Bu gönderme elde dursun, hemen şunu ilave edeyim: Sefer Göltekin ile 2000’li yılların başında çıkardığımız bir dergiye isim ararken "Edebiyatın ülkesi" olsun bu dergi, diye düşünmüştüm bu ismi. Sonra karar verdik ve öyle oldu.
Eskiden beri yazıyorum.
Eski ne mi? Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, eskiden beri yazıyorum işte. İlk insandan beri yazıyorum. İlk insanla aynı düzlemde düşünüyorum anlamında.
Okuma yazma öğrendiğimde ilk yaptığım şey, düşündüğüm ama söylerken ifade edemediğim şeyleri yazının marifetiyle yeryüzüne indirmek oldu. (İlham Aliyev ile tanışmam daha sonradır!)
Dediğim gibi eskiden beri yazıyorum ama yazdıklarımı herkesle paylaşmaya başlayalı çok olmadı. 1994 yılında falan sağda solda yazmaya başladım. (Kamu kurumları rahat olsun komşumuzun bahçe duvarına yazdım hepsini.) Sonra gazeteler falan işte. Dergiler, dergiler, dergiler. Ah o dergiler.
Yeni yetme bir genç gelse, "Gazetenizde yazmak istiyorum." dese ve yaşadığı şehirle ilgili boyunu aşan laflar etse, garip gelir değil mi? Evet, bana da öyle geldi. Nitekim, sağ olsunlar Tavşanlı’nın Sesi'ne garip gelmemiş olacak yahut bana katlanmış olacaklar ki 2000 yılından beri yazıyorum orada. Orada yazdıklarım benim devamlılığım açısından çok etkili oldu. Devamlılık esastır yazarken. Yine nitekim gazetede yazdığım kısa öykülerden oluşan iki kitabım çıktı. Dahası, yayına hazır şeyler de oluştu işte. Şimdilik kendim okuyorum arada bir.
"Edebya" şimdi burada ve var.
Blog olarak yayına başladı. Madem dedim, dergi çıkarıp iflas ediyoruz teknolojinin imkanlarını kullanalım, değil mi? Kullandım. İşte burası kağıtsız bir dergidir, her dem matbaa makinesinin sesleri yükselir kodlarının arasından.
Gazetede yazdıklarımı, yorumlarımı, eleştirilerimi yayınlıyorum burada. Gazeteden farklı olarak burada video, ses ve renkli fotoğraf, grafik yayınlama gibi imkanlar da var. Bunları da kullanıyorum. Ticaret Odasının Kıvılcım dergisi için yaptığım röportajları da yayınlıyorum örneğin. Bazılarını sesli olarak yayınlıyorum ki okumayı sevmeyenler de buradan faydalansın.
Sadece yaşadığım yerin dertleri tasaları değil bütün bir insanlığın tasaları olarak bakıyorum burada paylaştıklarıma. Bir insanın sözlerini hapsettiğimde röportaj olarak geleceğe dair bir hafıza hücresini daha var ettiğimi hayal ediyorum.
Edebya bir blog evet. Kişisel bir blog olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ama değil. Burada alıntılar da var şimdilik az olmakla beraber. Birkaç zaman sonra burada değerli arkadaşlarımın da yazabilmelerini sağlamak istiyorum. Hatta delice bir hayal, dergiyi tekrar kağıtla buluşturmak istiyorum. İnşallah olur.
Bir mektup sıcaklığına ulaşana kadar yazmaya devam etmek istiyorum. Yazdıklarımdan sorumlu olduğumu bilerek yazmaya devam etmek istiyorum. İlahi hafızaya kaydedildiğini bilerek yazmaya devam etmek istiyorum. Çok aptalca gelecek size belki ama Orhan Veli nasıl yırtılan denizi dikiyorsa iş olarak, ben de yazdıklarımla hatırlatmak istiyorum önce kendime. Neyi mi? Nereden geldiğimi ve nereye gideceğimi ve bu ikisi arasında nerede nasıl durmam gerektiğini.
Yazdıklarım yazacaklarımın teminatı olamaz. İnsanoğlunun ne yapacağı belli olmaz zira. Dün bildiğim şeyin üzerine bugün daha fazla şeyler ilave etmiş olabilirim. Dün dağın eteklerindeyken bugün bir tepeyi aşıyor olabilirim ve hatta bir dereye de düşmüş olabilirim. İnsan ihtimaller örgüsüdür kendi bakış açısıyla. Bir tek garantimiz vardır doğarken, öleceğimiz gerçeği.
Bir şeyler yapmak lazım. Örneğin dua edebilirim. Tafsilatlı bir duadır belki edebya.