
"Bana Arşimet'in manivelasından bahsetme. O, riyazi tasavvur kuvvetine sahip, unutkan bir kimse idi. Matematiğe hürmet ederim, fakat benim makinelerle hiç bir ilgim yok. Sen bana yerinde ve doğru bir kelimeyi ve hatasız vurguyu ver, ben dünyayı yerinden oynatayım." Joseph Conrad
"Yerinde bir kelime ile hemen hemen yerinde bir kelime arasındaki fark, şimşek ile ağustos böceği arasındaki fark kadardır." Mark Twain.
Çocukluğumun çizgi filmleri arasında haçlı simgesi ile bir Heman vardı. "Gölgelerin gücü adına!" diye bağırırdı. İşte, gerisini biliyorsunuz... Şimşekler, gürültüler falan bayağı bir değişim olur, güçlenirdi. Heyecanla izlerdik. Her seferinde İskeletor'u yener, bizi rahatlatırdı.
Şimdi ben çıkıp kalabalığın ortasına bağırsam, "Kelimelerin gücü adına, lütfen susun!" desem.
Kelimelerin gücünü anlatan bir kompozisyon yazmanızı isteyen bir sınavda olduğunuzu düşünün. (Garip bir tasavvur istiyorum ve bunun farkındayım.) Kağıda sadece tek bir harf yazmanız bile sınavı başarı ile geçmenize sebep olabilecek kadar güçlü bir sebeptir. Biz insanların en ayırıcı vasfı olan konuşmanın ve yazmanın aracıdır onlar. Harfler, kelimeler...
Leziz, kelimesini çok severim. Bana sevdiğim şeyleri hatırlatır hem de bütün koku, tat ve şekilleriyle. Amca oğlumun uzunca bir dönem her gördüğü güzel şey için bu kelimeyi kullanması beni bu kelimeden ve oluşturduğu etkiden soğuttu.
Ne anlatmaya çalıştığımın farkına varmış olmalısınız. Çocukların yeni öğrendikleri Nasrettin Hoca fıkralarını ilk defa duyuyormuş gibi dinlemek zordur. Daha da zor olanı her anlattıklarında aynı gülüşü ve etkiyi beklemeleridir.
Kelimeleriniz ne kadar güçlü olursa o kadar kolay ilişkiler kurabilirsiniz. İletişim kurmanın belki en temel kuralı budur. Doğru kelimeyi, doğru zamanda, doğru vurgu ile kullanmak.
Muhatabınızı afallatmadan konuşabilirseniz, güçlüsünüzdür. Kelimeler işte o an size güç verir. Aksi durumda kelimeler sizi çok çabuk rezil eder. Foyanız çok çabuk ortaya çıkar. Cilanız kararır. İroni kelimesini yeni öğrenen (Duyan) bir arkadaşımın, öykü konuşulan bir ortamda hiç de alakasız bir öykü üzerine aniden, "İronik bir durum." deyivermesi herkesi susturmuştu. Hafif yollu baş sallama ile sohpet bitti. Ya biri sorsaydı kullandığı kelimenin anlamını.
Bazen kendimi o kadar güçlü hissediyorum ki, bu gücümü kelimelerle ifade etmekte zorlanıyorum. Bu durumun yine kelimelerin tesiri olduğunu bildiğim halde susup kalıyorum. Kelimenin gücü biraz da dinginliktedir. O yüzden büyük bir susmanın sonunda çıkan kelimenin tesiri daha büyüktür.
08 Ağustos 2008
Kelimelerin Gücü
22 Temmuz 2008
Tavşanlı Süt Üreticileri Birliği

Röportaj: Tavşanlı Süt Üretileri Birliği
Tavşanlı’da yeni gelişmeler oluyor. Biz de bu gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Bu yılın başında çiftçilerimizin yüzünü güldürecek bir birlik kuruldu örneğin. Süt üretenleri ve çiftçilerin gelişimini hedef alan bu birlikle konuştuk. Başkan Abdullah Gürsu ile ayrıntılı bir söyleşi gerçekleştirdik. Yine başkan Abdullah Gürsu ve başkan yardımcısı İsmail Hakkı Benli ile kalkıp çiftlikleri gezdik. Bütün bu işlerin nasıl olduğunu, neler getireceğini, neler olması gerektiğini yerinde konuştuk öğrendik. Okurlarımızın bu işin önemini daha iyi kavraması için aklımıza gelen soruları sorduk.
21 Haziran 2008
İHTİYAÇ LİSTESİ
İHTİYAÇ LİSTESİ Mesele nedir bilmiyorum…
Elimizin altında olanlarla yetinmek mi mesele?
Değilse nedir?
Daha fazlasını bütün insanlar istiyor. Bunda bir gariplik yok gibi görünse de fazla isteyenler, fazlası olanlarla azı bulamayanlar arasında sorunlara yol açıyorlar.
Şehvet tanımlamasına bakalım o halde…
Cinsel istek manasını zaten biliyorsunuz…
Aşırı istek manasını da anmalıyız. Dünyanın bütün metaına şehvetle sahip çıkmak istiyoruz. Burada bir zorluk var. Bu zorluk hepimizi derinden yaralıyor. Bu bir yara. Hep yaralı bir yanımız var. Şehvetimiz dinmiyor ki yaramız sağalsın. Biteviye eksik içindeyiz. Natamam bir hayatın sürüngenleri olduğumuzu düşünüyor ve buna göre ruhumuza biçim veriyoruz. Eksiğimiz tükenmiyor. Ne zaman bir ihtiyacımızı daha ikmal ettiğimizi düşünsek bir diğeri baş gösteriyor. İhtiyaç listemiz yok. Olmayan ihtiyaç listemizin elbette öncelikler bölümü de yok. İhtiyaç listesi, gelir gider dengesinin hemen yanında bulunmalı değil mi? Hemen yanı başında, elimizin altında.
Şehvetin belirlediği günlük heveslerin ihtiyaç gibi algılanmasını sağlayan ne ise ihtiyaç listesi oluşturmamızı da engelleyen o.
Sahi, kim belirleyecek ihtiyaç listemizi?
Neye göre, kime göre belirleyeceğiz? Modern dünyanın ihtiyaçları ile modern olmayan şeyler nasıl örtüşecek? Modernlik kavramından ne anlıyoruz? Bütün bu sorulara bir cevabınız var mı? Cevapsız insanlarız aynı zamanda demek ki.
İhtiyaç listesinin modernite ile bağını nasıl kurmalıyız? Nasıl bir dengenin ağındayız? Nasıl bir dengesizliktir ki, dengesizliği bile denge olarak adlandırmak gerektiğini zihin altına itebiliyor?
Cinsel dürtülerimiz kanaatkar değil. O halde hiçbir şey tam değil.
Madem buraya kadar hep havada kaldı. O halde müşahhas örneklerle devam edelim.
Sebeplerini boş verin zaten biliyorsunuz. Cinsel obje değilse ekonominin bile parçası değildir artık hiçbir meta. Nereye baksak bize yetmeyeceğini hissettiğimiz vücutlar var. Asla bir tanesi yeterli değil. Zihnimizin daim meşguliyetini söylüyorum, kaçamazsınız.
Yine biliyorum ki, hiçbir teknolojik ürün hızımızı kesemez, hırsımızı tüketemez. Asla son nokta ya da en azından duraklama noktası olmayacak. Her vitrin içimizin erimesini durduramayacak. Esvap dolaplarımızın dolup taştığını hissetmeyeceğiz. Elimizin altında olanlarla başımızın zaten belada olduğunu biliyorum. Her ulaştığımız şey bize bela kesiliyor belli zaman sonra. Çok sevdiğimiz kızla/oğlanla evleniyoruz. Elimizin altına alıyoruz. O artık bizim için alışılmış, ulaşılmış, tanınmış bir bela. Bıkkınlık vesilesi, her hatırladığımızda pişmanlık veren bir garabet… Ulaşılan her hedef artık bir alışkanlık, ne ki daha ötesi olduğunu düşünüyoruz. Nasıl? Her baktığımızda bir eksiğini fark ettiğimiz evlerimizin eksiğini tamamlamak ne mümkün? Zaman yetmeyecek, zaman hiçbir zaman yetmeyecek. Cümlenin kendi içinde var zaten, yetmeyendir o. Kendimizi doyurmak için hiçbir sofra kafi gelmeyecek. Rızkımız kendi elimizde olsa ve biz kendimize dünyayı rızk olarak versek doyurmayacak bizi.
Göz hep gördüğünü isteyecek, gönül kendinde olmayanın peşine düşecek.
Ya ruhumuz…
Bütün bu koşuşturma devam ettiği sürece onun adını anmayacağız. Ruhumuz farkına bile varmayacak daralmanın. Daralan acaba kabir mi ruh mu? Peşinden koşacağı onca şey bittikten sonra o sonsuz istekleri olan ruh ne yapacak mezarda. Bütün istekleri elinden alınan bir insan ne yapar?
Çok geç olmadan bir ihtiyaç listesi yapmalıyız.
Temel ihtiyaçlarımızın başına su ve ekmek koymayı düşünenlere bir hatırlatmam var: Allah sizi davul etmesin!
Allah'sız düşünme, Allah'sız hareket etme, Allah'sız konuşma, Allah'sız yeme-içme, Allah'sız ibadet etme, Allah'sız isteme… Hatta Allah'sız soru bile sorma. Hele Allah'sız cevap hiç verme.
İhtiyaç listemizi oluştururken en başa ne koymalıyız sizce?
O varsa neye ihtiyaç vardır ve o yoksa ne vardır?
SAF, DEMOKRASİ, HAVARİ, HARAMİ, AĞA

SAF, DEMOKRASİ, HAVARİ, HARAMİ, AĞA
Ne manasız şey şu demokrasi.
Herkesin kendisinden beklediği başka bir fayda var.
Kimin başı sıkışsa “Demokrasi var kardeşim!” diye bir sığınak kuruyor.
Çok dostu ve bir o kadar da düşmanı var meretin.
Kendisiyle tanışma şerefine ya da ne bileyim şerefsizliğine eremedik henüz. Bir tanısak bileceğiz ne matah şeydir.
Yok canım, nereden çıkarıyorsunuz bunun bir demokrasi övgüsü olduğunu? Hadi canım, siz nereden çıkardınız bunun bir demokrasi sövgüsü olduğunu? Düpedüz saf bir anlamsal arayış yazısı bu! İşte böyle, her şeyden arınmış diyemesem de safça bir yazı.
Örneklerini her gün gördüğümüz, misal diye ortaya dökülen binlerce habere sarıldığımız, oy olarak karşımıza çıkan ama bir türlü gerçeğini tasavvur edemediğimiz şey değil mi şu demokrasi? Herkesin kendine göre bir demokrasisi olduğunu da bilirim yaşadığım ülkeden. Sevgili Süleyman bahsederse kendisinden, anlarım ki beni kastetmiyor. Sevgili komutanım anlatıyorsa demokrasiyi dudaklarımı dişlerimin arasına alırım. Sevdiğim birisi demokrasiden bahsediyorsa alık alık yüzüne bakarım. Benim için hala böyle bir şeydir demokrasi.
Bakın şöyle işlediğini de düşünebilirsiniz: Bir işin görülmesi için kalabalık bir gruba temsilci aranmaktadır zira o işi toplum olarak yapmamız mümkün değildir. (Neden değildir?) Birinin aklına demokrasinin olduğu gelir. Hemen karşınıza demokrasi meraklısı adaylar çıkar. Adaylar kendilerini size anlatırlar. Yahu muhtar seçtiğinizi düşünün! Gerçi anlatmaları da işin başka yönüdür ya. İnsan tanımaz mı birader köyünün kırk yıllık Ahmet Ağasını? Biz senin gençliğini de biliriz, laf aramızda. Neyse, anlatırlar biz de dinleriz. Derler ki, her şey sizin elinizde. Sizin bir tek oyunuz belirleyecek köyümüzün kaderini. He öyle. Ben oy vereceğim ve bu köyün geleceğini belirleyeceğim öyle mi? Evet aynen öyledir. Öyle olmasa ne olacak? Seni yandan çarklı çarıklı seni! Senin oyunla ağanın oyu bir mi lan! Ağanın bir sürü marabası var, hayranı var, yalakası var, parası var. Senin neyin var ülen? Altı üstü karınla oy kullanırsın, onu da karının nereye attığını bile denetleyemezsin. Yürü be! Oy kullanırız, öyle ya da böyle. Kullanmazsan para cezası vardır. Neden? Yahu insan yaşadığı yerin geleceğine yön vermek istemiyorsa doğrusal mantık ve yamuksal çıkarımla vatan hainidir de ondan. Verdiğimiz oylar sayılır. Sonuçlar açıklanır. İki buçuk oyla Ahmet Ağa kazanmıştır. Haydi gelin demokratik haklarımızı kullanmaya devam edelim. Hass… lan! Sen kimsin ki muhtara akıl vermeye çalışıyorsun? Oy verdin diye itiraz hakkın, fikir beyan etme cüretin, karara katılma yetkin olduğunu mu sandın? Verme kardeşim senin oyuna mı kaldık? Öyle ya benim bir tek oyum olmasa da adam seçilirdi nihayetinde.
Evet, demokrasi işlemeye devam eder.
Örneğin demokratik bir ülkede karışık dondurma almaya da hakkınız vardır. Burası demokratik bir ülke kardeşim ister karışık alırım ister sadeli, sana ne? Sabah uyanma hakkınız da saklı tutulur demokrasilerde. İsterseniz uyanmayabilirsiniz de. Gece geç saatlere kadar televizyon izleme hakkınız hiç elinizden alınamaz.
Diyelim ki para bende b.. gibi. Bu durumda demokrasinin istediğim her parçasına müdahale edebileceğim gibi demokrasinin sahibi bile olabilirim. Örneğin: Seçimlerde yeterli param varsa sizi satın alabilirim. Siz yeter ki fiyatınızı söyleyin. Şu da var ki, vekiller çok paralı adamları dinlemek için daha çok zamanlarını ayırırlar.
Ayrıca demokrasinin olduğu yerde sermaye sahipleri kesinlikle zarar etmezler. Çok faydası vardır. Demokrasi dediğin aslında oturak âlemi kadınıdır. (www.google.com “oturak alemi” kolaylık işte.) Parayı basanın helalidir!?
Şimdi yazının başlığına bakınız.
Bu unsurların olduğu bir film senaryosu nasıl olurdu sizce?
10 Haziran 2008
İPEK DİLLER Mİ DEDİNİZ?

İPEK DİLLER Mİ DEDİNİZ?
“Yalvarmasana abla, ver, de verelim.”
Bu cümlenin bağlamını çoğunuz biliyorsunuz. Arkadaşlarım arasında bu yüzden epey alay konusu olmuşluğum vardır. Varlığımızı ifade ettiğimiz konuşma kabiliyetimizi hakikaten oduna bağlamak üzere şartlandırılıyoruz, galiba o yüzden bu sıkıntılar.
Geçen gün Esma Canıaz Hoca’mın yazısı dolayısı ile bir kez daha içimi burkan bu meseleyi kaleme almak zorunda hissettim kendimi. Gazetede bu konuyu detaylı ve ince bir üslupla ele almıştı kendisi. Zarifliğinden kaybetmeden bu konuyu ele alışını kıskanarak ve sizden, ilerleyen bölümlerde kabalaşacak üslubumdan dolayı af dileyerek, devam ediyorum.
Çay isterken bile bin bir türlü düşünmek zorunda kalıyorum. Zira kaba bir tavır alamam, nazikâne isteyemem… Kendisine nezaket gösterdiğiniz kişi bunu reddederse yapacak bir şey kalmıyor. Örneğin: Bir çay verir misiniz? Dediğinizde bakışlarını göreceksiniz. Sizi hemen diğer ahaliden ayırıyorlar. Nasıl bir ayrım olduğunu iyice tasvir etmeliyim. Bu, buralarda yeni... (İyi, olsun.) Bu herif kılın teki çıkacak. (Yok artık.) Pısırık herif, biraz beklese de olur. (Çok beklediğim oldu.) Yazık, ezilmiş çayı bile yalvararak istiyor. (Acıyarak bakarlar.) Daha birçok gözlemim var bu türden. Pek az müspet tavır gördüm. Onlar da ancak seçkin insanlardı.
Şimdi çocukluğunuza inelim… (Freud, aç ağzını yum gözünü!)
Hangi birimiz çocukluğunda ebeveynlerinden “Lütfen.” Ya da “Rica ediyorum.” Kelimelerini duydu? Hanginiz çocuklarından özür diledi bugüne kadar? Hanginiz (Hangimiz, diyelim ben de dâhil olayım.) çocuğundan kibarca istedi bir ihtiyacını? Geçelim, bu konu üzerinde sonra düşünürüz zira işin burası sadece konunun bir bölümünü oluşturuyor.
Etrafta öyle insanlar var ki (Hemen hemen toplumun yarısı.) sokakta yüksek sesle söverek muhabbet ediyor. Yanımda çocuklarım varken daha çok farkına varıyorum bunun. Diğer türlüsüne zaten alışmışım. Sövmeden cümle kuramayan birçok tanıdığım var. Nezaketten bahsedilince bile kesme işareti kullanmak zorunda kalıyorlar. (“Nezaket’ten” Tamam, özel isim. Daha fazla söyleyemem yahu!)
Hocam yazısında “… medya sakinlerinin sorumluluğu büyük.” Demişti. Benim de içinde bulunduğum bir camiadan bahsederken ne kadar adil davranacağım doğrusu şüpheli. O yüzden bu konuya girmeden geçeceğim. Bazen öyle yaparız, üzerimize alınmayız olur biter. Şu da var ki, vurdumduymaz bir tavır değil şu an yaptığım. Söylediklerimin etkisi ve söylediğim yerin yumuşak karnı sebebiyle dokunmadan geçiyorum.
Tamam, biraz bahsedeyim… Uğur Dündar, dün akşam haberlerde Japonlardan bahseden haberin bitiminde “Hem nazik hem dürüstler.” Diye bitirdi haberini. Gözümüzün içine bakarak bize “Siz, hem sahtekâr hem de kabasınız.” Demiş oldu. Öyle olmadı mı? Kendi marifetleriyle inşa ettikleri izleyicilerine bunu da söyledi ya, daha bir şey beklemiyorum. Hiç üzerime alınmadım. Alınamam da çünkü o, biz değil siz, tavrından nefretle söz etmem gerekiyor.
Hocam, yine yazısında, açık sözlülükten bahsetmişti…
Açıkçası birinin açık sözlü olduğunu baştan ilan etmesi beni kulaklarıma kadar kızartıyor. Onlar adına utanıyorum. Onların kastettiği, Mehmet Akif merhumun “Sözüm odun gibi olsun, doğru olsun tek.” Manasından başka bir yere düşüyor. Az sonra ne gibi potlar kıracaklarını çok iyi biliyorum. İnsanları hırpalayıp atacaklarını, onlara çöp muamelesi yapacaklarını, en iyisinin yine kendileri olduğunu ilan edeceklerini biliyorum. Suçu ya da yanlışı hedef alacaklarına doğrudan suçluyu ya da yanlış yapanı hedef alıyorlar. Davranışı değil kişiyi hedef alıyorlar. Kuran ahlakından nasibi az olanların yaptığı şey tam olarak bu. Bilselerdi Kuran tam olarak bunu yapıyordu: Günahkârı değil günahı eleştiriyordu.
Daha ilk tanışmamızda “Senli benli” olanları geçtim, bunu artık devlet memurları da yapıyorlar. İlk defa bir iş için görüştüğüm kişi bana “Sen ne istiyorsun?” diye soruyor. Ya da buna benzer şeyler. Bu ne anlama geliyor?
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Nezaketin temelinde saygı vardır. Saygının temelinde ise kabullenme… Biz beraber yaşadığımız insanları kabullenememişiz henüz. Bizden başkası hep hakir, adi, alelade, aşağı… Af edersiniz ama, günahımı vermem, sümüğümü bile atmam üzerine, diye sınıflara ayırmıyor muyuz insanları? Bazıları daha hafif kategoride kalıyor demek ki, onlara kaba davranarak ifade ediyoruz bencilliğimizi.
Ah hocam, nerede kaldı ipek diller?
Lütfen bu konuda daha çok konuşun, yazın. Yazın ki, bir nebze olsun ferahlasın dilimiz. Sizden öğreneceğimiz çok şey var bu konuda. Bunları söylerken bir densizliğim olduysa da lütfen bağışlayın, ızdırabımın ağırlığındandır.
02 Haziran 2008
BAKLA FESTİVALİ 2

BAKLA FESTİVALİ 2 (1. BAKLA FESTİVALİ İÇİN TIKLAYINIZ.)
İkincisini bekliyordum, beklediğim haber biraz geç geldi.
Bakla Ve Bahar Şenliğinden bahsediyorum.
Çaltılı köylülerinin hazırladığı şenlik... Geçen sene ilkini yapmışlardı. Bu yıl da ikincisini yaptılar. Muhtar dahil hepsini tebrik ediyorum. Muhtarı neden ayrıca dahil ettiğimi birazdan söylerim.
Şenlik haberini alır almaz radyo personeli ile olan piknik planımızı ona göre şekillendirdik. Şenliğe katılacak oradan da pikniğe geçecektik. Süslü ağabeyin minibüsüne binip yola koyulduk. Buradan çıkışımızda bizi yağmur karşıladı ama daha ileride yağmıyordu. Bulutlu güzel bir gün karşıladı bizi Çaltılı Köyünde. Bütün hazırlıklar yapılmıştı. Daha köyün girişinde bizi bayraklar ve şenlik yazıları karşıladı. Şenlik alanına giden yollar işaretlenmişti.
Şenlik alanına ulaştığımızda geçen seneki park alanının kullanılmadığını fark ettim bir sıkışıklık oldu doğrusu. Bizi bütün komite üyeleri candan karşıladı. Bu sıcak ilgi karşısında doğrusu utandım. Gelenlerin tamamını güzel sözlerle karşıladılar ve törelerine uygun olarak yedirip içirdiler, en güzel şekliyle ağırladılar. İlk yemek olarak ikram edilen keşkeği çok beğendiğimizi itiraf etmeliyim. Yöresine has bir tadı vardı.
Şenlik alanı bu yıl geçen yıla göre biraz daha az kalabalıktı. Bu yılki gecikmelerden dolayı oldu sanırım. Tanıtımlar falan tam yapılamamıştı. Neyse önemli bir virajı böylece geçmiş oldular. Üçüncü şenlik için daha bir istekli olacaklarını tahmin ediyorum. Artık “Geleneksel” ibaresi bile alabilirler birkaç yıl sonra. Daha da geniş katılımlı ve manalı olur şenlik. Bizi sevdiklerimizle bir araya getirmeleri bile şenliğin amacına ulaştığını gösteriyor.
Gelelim muhtara…

Tavşanlı’nın şenliklere ilgisinin sınırlı kalması ayrı bir değerlendirme olacaktır sanırım. Protokol düzeyinde çok fazla ilgi görmedi şenlik. Kaymakam Beyin, belediye başkanımızın orada olmasını ve bu büyük köyün nasıl gayret içinde olduğunu görmesini isterdim. Gerçi Tavşanlı Belediyesi malzeme desteği verdi ama orada olmak daha başka.
Geçen yılki gibi yine bütün çevre köyler oradaydı. Oyunlar oynandı, yarışmalar tertip edildi, şarkılar söylendi, yenildi, içildi, eğlenildi… Çaltılı Köyüne ve emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. Bu arada radyo personeli de hemen hemen tam kadro oradaydı. Dernek başkanı bir plaketle bizi onurlandırdı, sağ olsunlar. Radyomuz spikeri
Elinize sağlık, bir köyün bir arada nasıl güzel işler başarabileceğini bir kez daha gösterdiniz.
11 Mayıs 2008
Ben bir zamanlar
“Başlayabiliriz, sanırım.” Dinlemiyor gibiydi. Tepeden tırnağa süzdü beni. “Pantolon olmamış.” Dedi. Onun ısrarıyla bir gömlek, kravat, ceket uydurup giymiştim, kot pantolonum üzerimde kalmıştı. Giyecek doğru dürüst kumaş pantolonumun olmadığını, takım elbisemi
“Hazırım efendim.” Dedim. “İyi peki, kendini biraz olsun memur gibi hissedebiliyor musun?” diye, sordu. Gömlek, kravat ve ceketle kendimi memur gibi hissetmek arasındaki bağı tam kuramadım ama bu bıktırıcı seremoniden çabuk sıyrılmak için “Evet, bu sıcakta memur olmanın hazzını tadabiliyorum.” Dedim. Bu sözüm, böyle bir etki beklemediğim halde, çok hoşuna gitti. Göbeğini hoplata hoplata epey güldü. “Ya, bu sıcakta neler çekiyoruz anla işte.” Dedi, gülmesi sürüyordu daha. Edeplice gülümsedim, başka ne yapabilirdim ki? “Tamam, neler var elimizde?” Yüzüme o kadar kararlı baktı ki, bir an sahiden kendimi amirimin karşısında hissetim. Neredeyse kekeleyecektim. “Elimizde ne mi var, yani siz bana söyleyecektiniz.” Diyebildim. Şekerlemeden yeni kalktığı için olmalı üzerinde bir uyuşukluk vardı. Kendini sandalyeye iyice yaydı ve başladı. “Madem böyle bir işe başladın, e, ne yapalım çaresiz yardım edeceğiz.” dedi, o, müthiş özgüveni beni sürekli şaşırtıyordu. Sanki ben ona teklif etmiştim “Gel bana danışmanlık yap!” diye. Onun tatiliyle yeğenimin nişanının aynı zamanlara denk gelmesi de benim kabahatim değil. Nişan törenlerinden sonra bir gün daha kalmaya karar verdiler, çok sevdiğim dayımlar. Evet, kendilerini severim, hem o, iyi bir komiserdir. Gerçekten iyidir işinde. Ama her şeyi de bilmese olmaz mı sanki? Komiser dayımın masamın üzerindeki dağınık sayfalara bakmasıyla başladı zaten bu danışmanlık
işi. Neler yazdığımı merak eder dururdu. Diğer odadaki kitaplığımı da görünce iyice merak saldı yazdıklarıma. Dosyalardaki taslak isimlerinin hep memurlarla ilgili olduğunu görünce bana, “Evlat, neler yazıyorsun böyle?” diye sordu. Onunla konuşurken kendimi sürekli bir sorgu halinde hissediyorum. Halbuki o benim dayım. İlk yazma serüvenimden de haberi olmuş ve detaylarıyla bakmış sonra da, “Kaç insan tanıyorsun bakalım sen de bir şeyler yazmaya kalkıyorsun?” diye sormuştu. “Bir yerden başlamam gerekiyor, dayı.” Demiştim. O zamanlar yeni yeni yazmaya başlamıştım. Sonra bir tane öykü taslağımı alıp odada bulunan diğer davetlilerin ve akrabaların önünde –hep kalabalık zamanlarda gelir kendisi- sesli olarak okumaya başladı. O konuşunca diğerlerinin, susup saygıyla dinleme hevesi uyanıyor nedense. O gün, nasıl da utanmıştım. Çocukluk aşkım üzerine yazdığım ilk öykülerden biriydi o. Hiçbir yerde de yayınlanmayacaktı. Muzip gülümsemeler çoğaldı. O okudukça bana bakıp, manalı manasız hareketler yapmaya başladılar. “Dayı, lütfen!” diyebildim. Yani nişan töreninden beri yeni öykü taslaklarımla ilgileniyordu dayım. Sonra da, memurlarla ilgili madem bir öykü tasarlıyordum, kendisinin yirmi bir yıl, dört ay, sekiz günlük memurluk deneyimleri ve mesleğinin verdiği ayrıcalıklı konumunu iyi değerlendirmem gerektiğini önerdi. Bunun için tatilinden bir günlük fedakarlık yapabileceğini de ekledi. Bu büyük (!) imkanı tepmem çok ayıp olurdu üstelik o benim misafirimdi. Hayır, demem onu kovmamla aynı anlama çıkacaktı bir yerde. Tuhaf bir duruma düşmüştüm. İyi yönünden bakmaya çalıştım, böyle bir deneyim eğlenceli ve gerçekten bilgilendirici olabilirdi. Öykü yazmak böyle bir şey değildir benim için, bu da farklı bir deneyim olacak. Yani araştırma gerektiren bir şey isteseydim makale yazardım. Belki böylesi daha hoş olurdu. Elimde mini bir daktilo, kütüphane görevlisiyle pipo içip içemeyeceğim üzerine tartışırdım. Bu da bir öykü taslağı aslında. Ah, dayı, komiserim.Dayım, nereden başlayacağını düşünmeye başladı. Aslında ilk memurluk günlerine döndüğüne eminim. Üniformayı üzerine ilk giydiği ve aynaya ilk baktığı günü hatırlıyor olmalıydı. Yüzündeki tebessüme ve içine düştüğü melankoliye bakılırsa, öyleydi. Kafasını sağ yana eğip tavana bakmaya başladı. İçimden, şimdi görüntü bulanıklaşacak ve siyah beyaz bir şerit akmaya başlayacak, diye geçiriyordum. Başladı anlatmaya:
“Memurluk dediğin öyle basit bir şeydir ki, sen bile yaparsın. Herkes yapar, böyle anla yani. Ancak, kimden alır kime verirsin bir düşünmek lazımdır. Dürüst olmalısın, memursan. Yahu, mecbursun böyle olmaya. Yaptığın işi ancak Allah hakkıyla değerlendirebilir. Başkası havadır. Ona bakacak olursan gerçekten hava alırsın.” Dudaklarını büzdü, yüzünü buruşturdu ve “Bunları boş ver, zaten kimsenin taktığı yok, ben sana esaslı bir anımı anlatayım.” dedi, aniden de gülmeye başladı. Niçin durup durup güldüğünün psikolojik arka planı ile ilgili bir tahminde bulunmam çok zor oluyordu. Keyifle anlatmaya başladı:
“Görev yerlerimden birinde sevimli bir haydut vardı. Canım, haydut dediğim, işte hakkını dibine kadar arayan ve devamlı hır gür çıkaran tiplerden. Bu, bizim haydut gene böyle bir kavgadan sonra...”
O, anlatıp duruyordu. Dinlemenin zor olduğu demlerdi. Sıkı sıkı giyinilecek hava değildi. İzin isteyip ceketimi çıkardım, kravatımı gevşettim. Gözlerimi bir an olsun ondan ayırmıyordum, ama zihnimi ona vermem çok zordu. Bu anıyı yazabilmem imkansız olmuştu neredeyse. Birinin bana, hikaye olsun diye anlattığı şeyler kâğıda dökülemiyor pek. Gülümsenecek yerlerde gülümsüyordum. O, benim dayımdı. Güzel bir anlatışı da vardı ki, dinleyemediğime üzülüyordum. Çocukluğumdaki dayımı aradım hayalimde. Onu, sadece bayramlarda görmüştüm sanırım. Onu ne zaman hayal etmeye çalışsam hep bayramlarla birlikte hatırlıyorum. O zamanlar tığ gibiydi. Üniformalı görebilmek için yalvardığımı biliyorum. Resimlerini gösterirdi bana. Şimdi biraz daha iyi anlıyordum onu. O zamanlar, insanlar, karşılarında bir polis olmasının kendilerine yönelmiş bir tehdit olduğunu düşünüyorlardı. Bu tehdit algılamasının hangi arka planları olduğunu kavrayabilecek kadar büyümemiştim henüz. Dayım, kendi babasının bile, üniformalıyken yüz hatlarında gerginlikler sezdiğini söylediği zaman içimde bir yer sızlamıştı. Akrabalarının arasına böyle girmek istemiyordu. Hayır, görev yeri bambaşka bir yer olabilirdi, bunun önemi yoktu. İnsanlar, hatta kendi arkadaşları bile uzak duruyorlardı dayımdan. Bunu sezebiliyordum. Her karşılaşmalarında güreşe tutuşmalarını da hatırlıyorum çünkü. Sonra sonra dayım da kanıksadı bu durumu. O da diğerlerinden koptu sanki. Konuştuklarına dikkat etmeye çalıştı yıllarca. O anlatınca herkes can kulağıyla dinlerdi. (Hâlâ öyle) Ağzından bal damlardı. İnsanlarla mesleğini paylaştığını hiç hatırlamam. Şimdilerde rahatlıkla mesleğiyle ilgili de konuşabiliyor.
Dayım, anısını anlatmaya devam ediyordu. Bir ara dalgınlığım çok belli olmuş olmalı ki, seslendi. “Ne düşünüyorsun?” Öyle sordu ki, sanki kendisini anlayan biri vardı karşısında. Geçen onca sıkıntılı yılını anlayıveren ve bu anlayışı bir bakışıyla paylaşıvereceği birini bulmuştu sanki. Anısının bütün komik taraflarını bir tarafa bırakmıştı. Yaptığımız şey bir kenarda kalmıştı. Yüz hatları düştü. Gözleri yere kaydı. “Ne düşünüyorsun?” diye, yineledi. Toparlanamazdım çünkü, sorduğu şeyi düşünüyordum. (En azından, öyle olduğunu sanıyordum.) Kravatımı yavaşça çıkardım, doğrudan yüzüne bakıyordum. “Bir ömrün daha olsa?” diye sordum. Küsmüş bir gülümseme yayıldı dudaklarına. Gözleri daha bir çukurlarına kaçtı. “Komiser Mustafa, diye anılacağım değil mi? Başka da bir şey olmayacak insanların dilinde. Komiser Mustafa! Üniformayı giydiğim gün kaybettim ben sizi.” Hayır, işte bunu yapamazdı. Kendini kaybedilmiş bir aile üyesi gibi görmeye hakkı yoktu. “Hayır, dayı. Düşündüğün gibi değil. Bu başka bir şey. Eksilen şey sen değildin. Başka bir şeydi, bambaşka, senin ve benim suçum olmayan başka bir şey.” Gülümsemesini kesti, yapmacık bir ciddiyetle, “Komiser dayını yazarsan kulaklarından asarım seni!” dedi. Yazamadım zaten, beceremedim.
09 Mayıs 2008
BAHAR MANZUMESİ
Bu yazıyı dinleyebilirsiniz.BAHAR MANZUMESİ
Bahar yaza çeker, çiçeklerini alır
Sarı bir dünya kalır elimizde
Dağ başını bulandıran ince bir sudur
Kurdun kuşun nasibi, ihtiyarların nasibi
Çocukların nasibine hatırlamak düşer.
Hatırla şimdi!
Bir sabaha uyanıp da sabaha uyanmadığını düşünmek nedir?
Suyun sahipsizliği mi, ormanların gümbürtüsü mü,
Yoksa bir kuzgunun çığlı mıdır
Seni böyle tedirgin eden?
Kelebeklerin kartala dönüştüğü yeni kıtadan haberler getirdim sana.
Önü alınmaz bir ruh bırakmış geride
Atını bırakmış, yayını bırakmış, özgürlüğünü bırakmış.
Uzun saçları yağ içinde oğlan çocuğu bırakmış
Sen elinden tut, diye.
Bu dağları yine susuz görürsen İbrahim'i çağır,
İsmail'i çağır, Hacer'i çağır!
Gohgloyeh'i çağır ateş gözleriyle su bulsunlar sana.
Esneyen çocuk, gözleri dalgın,
Ataların, bizim değil bu toprak çocuklarımızdan ödünç aldık, demişlerdiGeronimo! Apaçilerin lav püskürtüyor göklerden.
Bu dağları yine susuz bulursan kanla doyur demiştin.
Geronimo! Bağdat'a gel.
İstanbul'a uğra gelirken, Sierra Madre'nin eteklerinden topladığın bir avuç militanla.
Şu gözlere bak kadın!
Baharın bütün çiçeklerini sana sunmaya hazırım.
Çocuklar sunmaya hazırım.
İnce, soğuk, ayaz sular bulmaya hazırım.
Şehirlerin şişmiş karnını indirmeye hazırım.
Şu gözlere bak kadın!
Sarı bir hastalıkla necis şeyleri andırıyorlar.
Dağlara bak kadın.
Bebeklerini gömen diğer kadınları duy!
Bir bebek çığlığı duy dağlardan.
Geride kalan ihtiyarların güneşe bakan gözlerinde bu hayatı.
İspanyol ordularının zafer taklarıyla süslenmemişse evim
Onların dilini konuşmuyorsam hala, inadına.
İspanyol kılıcı değmemişse sana
Bir, Selahaddin'e şu bahçenin küçük bir çiçeğini borçlusun
Boyun bükerek ve eğilerek toprağına bırak.
İki, Geronimo'nun uzayan saçlarını tara!
Bu rezil bahar istilası,
Bu çiçek salgını, bu kuş bombardımanı
Bu bu... hayasız gerilim.
Hu hu komşu komşu, oğlun geldi mi
Gelmedi. Dolayısıyla sana da bana da kara kediye de hediye getiremedi.
Bir slayer gürlemesinde toprağa karıştı.
Komşu, üzülme!
Benim oğlum da gelmedi.
Yüksek vatlı bir hoparlörün dibine, beyaz bir zehrin içine,
Renkli bir kutunun önüne gömdük onu da.
O da incik boncuk getirmedi dünyaya.
İnek bile dağlara çıktı, bizim oğlan kente kurban oldu.
Çocuk, baharı sana tasvir edeyim:
Yaşamaktır o, yeniden.
Bastığın toprağın yenebilecek kadar yumuşak olmasıdır.
Kızların sularda saçlarını taramasıdır.
Coşkunluktur.
İğde kokularıdır, hanımeli kokan gecelerdir.
Çocuk, baharı tasvir edeyim sana:
Bir gün yeni kıtanın efendileri çiçekleri kopardılar
Apaçi dedi ki: Apaçi artık dağların üstüne yıkılmasını istiyor.
Apaçi ölmek istiyor.
Bütün bunlar bir bahara rastladı.
Seni tanımam da öyle.
Kadın, seni tanımam da bir bahar vesilesiyledir.
Bir yılanı emziriyordun.
Arılar süt kokusuna gelmişti.
Başına toprak saçtın yeni gelenleri kovmak için.
Eline erkek eli değmemişken, nasıl olur da bir yılanı doğurdun, diye sormuştum.
Erkeklerimiz de doğurgandır artık demiştin.
Doğurgan, nazenin, alıngan, uslu, bizim gibi.
Ey nazlı kadın, seni tanıdığım gün sevdim.
Gel, kentlerde göçmüş evlerimizi onaralım.
Alt yapı sağlam değilse
Üstüne oturalım, damına çıkalım dünyanın.
Yine ihtiyarlar peyda edelim
Buralara gömmek için.
Adına Şaban deriz, Süleyman deriz, Mülayim deriz, İsmail deriz...
Çocuklarımızdan önce ihtiyarlarımız olmalı.
Bahar yaza çeker, çiçeklerini alır
Sarı bir dünya kalır elimizde
Dağ başını bulandıran ince bir sudur
Kurdun kuşun nasibi, ihtiyarların nasibi
Çocukların nasibine hatırlamak düşer.
07 Mayıs 2008
Ne Diyeyim Sana
NE DİYEYİM SANAŞekillerin ne önemi var?
Göz çukurlarında ateş taşıyan ama taşıdığı ateşin kendisine sirayet etmeyeceğinden emin olan bir güzel... Elleri erik çiçeğini andıran, her dem suyun üstünde yürüyen, ay yüzünü kaldırıp bir kez etrafına ışık saçmayan bir güzelle karşılaşmadım hiç.
Hele sesini saklamış kaç güzel tanıdım şimdiye dek? Güzeller seslerini saklayamazlar, aslında onlara en çok yakışan hal, susmaktır. Susmak gibi endam mı olur bir güzelde? Elime geçen bütün aşık olma fırsatlarını kaçırmış biri olarak nice güzeller gördüm. Hiç birini sevmedim. Bir kediyi sevmek ihtimalimin yanında bir güzel sevmek ihtimalim olmadı hiç.
Dişi ağrıyan biriyle muhabbet etmediyseniz bilmezsiniz, güzelle konuşmak öyle bir şeydir. O, dişi ağrıyan biridir; sürekli muzdarip. Ağrı nöbetlerinin yoklamadığı onar dakikalık demleri vardır gülümseyen ve onun, o anki yüzü az sonra gelecek bir başka ağrı nöbetiyle endişenin nadasa bıraktığı çorak bir tarladır. Bütün bakışlarınızı kök salamadan çürütür.
Yaşın ne önemi var?
Otuz beş yaşını süren bir dilberin cilve naz salınışları, ömrünüzün hangi çeyreğinde olduğunuzu unutturmaz da ne yapar ya? Dalında tomurcuklanmış bir yaprağa şefkatle dokunduğunuz o ilkbahar günlerini anımsayın haydi. Şehvetin asla yöresine yaklaşamadığı sonbahar yağmurlarını da anın. Az önce uyandığınız rüyanın getirdiği o, masum, anlatmaya, yorumlamaya kıyamadığınız, bir ömür uykuya razı ve fakat o rüyadan bir milim bile uzakta olamayacağınıza olan inancınızla tekrar yumduğunuz gözlerinize de bir mana verin. On yaşında yahut altmış yaşında görülmez bu rüyalar. Yaşın ne önemi var?
Fakat aşkın ne önemi var?
Durgun bir yaz öğlesinde hala dost arıyorsanız kendinize, gerçekten, aşkın ne önemi var? Fettan bir beladır aşk, her dem dost her dem düşman. Fakat, güneşin yakıcılığında saklanmış türlü şifalar vardır, karıncaların kaynaşmasında türlü hayaller. Parkların, midenizi deşen tuhaf renkli çaylarında saklı kalmış nice sıcaklıklar vardır, aşıksanız. Ve, aşkın ne önemi var, göz önünde eriyip güneşe karmamış ama kuytuların serin gölgelerini tatmışsanız. Yine, dostunuza ikram etmeye utandığınız o bardağı, güle “şerefe” diye kaldırmamışsanız...
Güzelliğin on para etmez, bu bendeki yoksulluk olmasa.
Ben ki, güzele de güzel demem, süzdüğü gözlerinden yaşlar dökmezse. Hani der ya, “... anlatayım: Evvela adamım yani sirk hayvanı filan değilim. Burnum var, kulağım var; pek biçimli olmamakla beraber...” (Orhan Veli) Dedim ya, güzelliğin on para etmez, bu bendeki yoksulluk olmasa. Şu sendeki güzellik var ya, diyorum ki, hiç aşık olmadım. Hiç yaşamadım da bilmem kaçıncı yaşımdan sonra.
Kış vakti, pencere önünde soluyan hastalıklı kadınların var olduğuna inanırım nedense. Sokaktan geçip giden ve peşi sıra dev gölgelerini sürükleyen adamlara takılı kalır gözleri, hayalimde. Yaz olsa, açık pencereden dalgalanan yüzlerini görür gibi olurum yahut çocukların oyunlarına dalmış gözlerini hayal edebilirim. Seksek oynayan –oğlanların da seksek oynadığına inanın- çocukların yandıklarını ilk onlar görürler. Ben böyle birine aşık olmuştum, saklamıyorum. Bir pencere de bana nasip olacağını nereden bilebilirdim ki, aşık olma demlerimin geçtiğini düşündüğüm bir zamandan sonra?
05 Mayıs 2008
Röportaj: Göksel Özçınar
Röportaj: Göksel ÖzçınarMustafa Uysal: Kendinizi tanıtır mısınız?
Göksel Özçınar: İsmim Göksel Özçınar, 26 Ocak 1964, Kütahya doğumluyum. İlk, orta ve lise tahsilimi Kütahya’da yaptım. Beş yaşımdan beri de çalışıyorum.
M.U.: Kütahya’da bir firmanız var. Madeni yağ, gres yağı, sanayi yağı üretiyorsunuz. İşletmenizi nasıl kurdunuz, kuruluş fikri nasıl oluştu?
G.Ö.: Ben 1977’den beri sektörün içindeyim fakat tabi bizim yaptığımız çıraklık … Sanayide yabancı şirketlerin bayiliğini yapan toptancı bir firmada çalışıyordum. 1987’de askerliği yaptıktan sonra da Kütahya’da kendi iş yerimizi açtık. Bugünkü parayla 2000 dolar sermaye ile başladık.
M.U.: Üreterek mi başladınız, satarak mı?
G.Ö.: Yok, satarak. Al-sat yaparak. 1991 yılına kadar al-sat yaptık. O zamanlar bayilikler aldık, piyasada boşluklar vardı. Boşluğu iyi değerlendirdik. 1991’de İzmir’de küçük çaplı, dört ortaklı üretim tesisi kurduk. Orası bizim için bir staj oldu. Şirketin büyümesi konusunda üretim tesisindeki ortaklarımızla anlaşamadık. Biz büyütmek istedik ,ortaklar riske girmek istemedi. 2000 senesine kadar İzmir üretimi devam etti. 2001 senesinde biz Kütahya’da üretim yapmaya karar verdik. Tabi bu arada geçen süre içerisinde yabancı petrol şirketlerinin bayiliklerini yaptık. Madeni yağ al-sat işlerini yaptık, bölge bayiliklerini yaptık. 2001 senesinde Kütahya’da küçük çaplı, bölgesel üretime girdik, fakat kısa sürede kalite ve fiyat avantajlarıyla birlikte bayilikleri olan arkadaşlarımızın da destekleriyle Türkiye çapına yayıldık.
M.U.: Şu anda işinizin geldiği konum itibariyle bölgesel değilsiniz, Türkiye çapında satış yapabiliyorsunuz. Bu başarıyı nasıl özetleyebiliriz? Yani Kütahya’da üretim yapıp Türkiye çapında satış yapan bir yer. Genelde biz bunu İstanbul gibi büyük şehirlerde düşünürüz.
G.Ö.: Eskiden bizim Kütahya’daki insanlar mal almak için İstanbul’a giderlerdi artık İstanbul’dakiler Kütahya’ya geliyorlar.Şimdi bizim en büyük prensibimiz, kaliteden taviz vermemektir. Yeri geldi para kazanmadık, zarar ettik kaliteden kesinkes taviz vermedik. Ürünümüzün arkasında olduk.
M.U.: Yani uluslar arası ürünlerle kıyaslanabilir kaliteniz.
G.Ö.: Şu anda fiyatlarımız, diğer yabancı şirketlerin fiyatlarına oranla, yaklaşık yüzde otuz-otuz beş civarında düşük.
M.U.: Pazar olarak bütün Türkiye, diyorsunuz. Kütahya ürününüzü nasıl karşıladı?
G.Ö.: Kütahya’daki bizim esnaf arkadaşlarımız desteklediler ürünlerimizi. Fakat tüketiciler Kütahyalı bir firmanın tutup da böyle bir ürün üretebileceğine inanamadılar.
M.U.: Zor ama inanmaları.
G.Ö.: Almadılar. Bunun içine Tavşanlı’daki al-sat şeklinde çalışan müşterilerimiz de dahil. Müteahhitlerin çoğu fiyatlarımız ucuz olmasına rağmen yağlarımızı almayı tercih etmediler , yani ürünümüze güvenemediler. Bu yüzden biz de gurur meselesi yaptık. Kimseye gidip de bizim malımızı kullanın demedik. Bunları Kütahya için söylüyorum yalnız.
M.U.: Burada reklam faktörü ön plana çıkıyor sanki. İnsanlar daha çok gördüklerini, duyduklarını daha çok tercih ediyorlar.
G.Ö.: Şu an Türkiye’deki tüketicilerin çoğu, müteahhitler, halk , markaya para ödüyor. Bizim en büyük avantajımız biz yabancı petrol şirketlerin malını satmıyoruz, onların kültürünü biliyoruz, stratejilerini biliyoruz. bütün eksiklerimizi tespit ettik. On yıllık plan yaptık. Hedefimizde dedik ki; “Sektörde Türkiye’nin en büyük firması olmak istiyoruz”. Belki o an için hayaldi, karar verdiğimiz an. Başlangıçta üç yıllık, beş yıllık on yıllık plan yapmıştık. Şu an on yıl için hedeflediğimizi sekiz yılda yakaladık.
M.U.: Hemen hemen sıfırdan böyle bir yapılanmaya girdiniz. Yani çok küçük bir işletmeden böyle büyük bir işletmeye hatta Türkiye çapında ilkleri hayal eden bir aşamaya geldiniz. Böyle bir başarıyı yakaladınız. Çevrenizde ne gibi değişiklikler oldu? İş anlamında söylüyorum. Artık o günkü esnaf değilsiniz, iş adamısınız. Kişiliğinizle birlikte olan değişimi de sorayım.
G.Ö.: Biz mütevazı olmaya çalıştık. Kütahya’da, ilçeler de dahil bir alışkanlık var; para kazanmaya başladıkça insanın önce oturuşu, kalkışı, etrafa bakışı değişir ve etrafı küçümsemeye başlar. Bizde öyle bir olay yok. Yirmi yıl önce neysek şu an da aynıyız.
M.U.: Şunun için de soruyorum bunu, o günkü esnafın dar kapsamlı penceresi bugünkü iş adamının geniş penceresi…Kişisel gelişiminizi de çok etkilemiş olmalı.
G.Ö.: Elbette, o zamanki dünyaya bakış açımızla şimdiki dünyaya bakış açımız çok farklı. İlk başladığımızda iş yerimizde Kütahya haritası vardı , aradan iki sene geçti, Ege Bölgesi haritası , aradan iki sene daha geçti Türkiye haritası , şu an Dünya haritası yer alıyor artık duvarlarımızda ve hedeflerimizde…
M.U.: İhracatınız var mı artık?
G.Ö.: Biz, büyük firmalara fason mal da yapıyoruz. Fason yaptığımız ürünler 30’a yakın ülkeye gidiyor. Kendi markamızla da gidiyor. (Özçınarlar Otomotiv Gres ve Endüstriyel Yağlar- Oksello) Resmi kurumların ihalelerine de giriyoruz yüklü miktarda. Zaten çoğunu da aldık.
M.U.: Artık Kütahya da size güveniyor.
G.Ö.: Geçen hafta İstanbul’da Motoshow fuarındaydık CNR’da. Kütahyalı motosiklet parçası satan firmalar da geldi.İlk defa görüyoruz, dediler. Kütahyalı tüketicinin, Kütahya’da ne üretildiğinden haberi yok. Mesela bizim sektörde Antakya’sından Ardahan’a,İstanbul’a kadar bizi biliyor fakat Kütahyalı bizi bilmiyor.
M.U.: İtiraf etmem gerekiyor ki, Kütahya’da madeni yağ üretilebileceği benim aklıma bile gelmezdi. Siz böyle bir şeyi başarmışsınız. Böyle bir şeyi, var olan bir şeyi konuşuyoruz şu anda.
Size dergimizin formatı gereği, diğer insanların da bundan faydalanabilmesi adına, başka bir şey sormak istiyorum. İnsanlardan bazıları da, aynen sizin yaptığınız gibi, üretmek ve büyümek istiyorlar. Siz onlara ne tavsiye ediyorsunuz?
G.Ö.: En büyük tavsiyem, kendilerini eğitecekler, geliştirecekler, gezecekler. Kendi sektörlerinde hedef koyacaklar. Diyelim leblebi üreticisi… Türkiye’deki en büyük kuruyemiş üreticisi kim? X firması. Önüne onu veya dünyadaki başka büyük bir firmayı koyacak. Küçük bir atölye de olsa böyle hedefleri olacak. Hedefsiz yola çıkmayacak. Hedef hayal de olsa. Hedefe varmak için şartları ortaya koyacaklar. Bir defa kesinlikle kimse moralini bozmayacak. Türkiye’de kriz de olsa biz Kütahya’da hiç moralimizi bozmadık. Soranlara da, işimiz kötü olsa dahi, işimiz iyi, dedik.
M.U.: Yani illa bir hedef olacak?
G.Ö.: Hedefsiz kesinlikle yola çıkılmaz. Bir de hakikaten kendi konusunda uzman danışmanlara para verecekler.
M.U.: Ben bilirim, anlayışını kıracaklar yani.
G.Ö.: Ben bilirim, anlayışı bitmiştir. Biz, kaç yıl oldu, işte ne kadar tecrübemiz var, yeni öğreniyoruz.
M.U.: Bir söz vardır: Akıllı insan aklını kullanır daha akıllı insan başkalarının da aklını kullanır. Biz bunu hayata geçiremedik sanırım ticarette.
G.Ö.: Evet çok doğru.Bir de en büyük eksikliğimiz, bizde bir araya gelme kültürü yok.
M.U.: Tavşanlı açısından söylersek, olumsuz örnekleri de var ama.
G.Ö.: Ortaklık yönünden değil. En azından fikir danışma yönünden. Biz burada en alttaki personelden en yukarıdaki personele kadar herkesin fikrine açığız. Şirketimde yazı astım. “En çok öneri getiren personelimize ödül verilecektir.”
M.U.: İlginç bir uygulama. Peki, yeniden üretmek zorunda kalsaydınız ne üretirdiniz, etrafınızda başka ne gibi fırsatlar görüyorsunuz?
G.Ö.: En büyük fırsatlardan birisi olarak, Tavşanlı’daki kuruyemiş var mesela. Kuruyemiş cirosu Türkiye’de çok ciddi bir rakam ve bunun kaymağını üç tane firma yiyor. Bu işin hamallığını Tavşanlı yapıyor. Mesela kuruyemiş işini yapardım.
M.U.: Büyük bir fırsat olarak görüyorsunuz?
G.Ö.: Çok büyük fırsat. Şu an hala geç kalınmamıştır. Kuruyemiş sektöründe hakikaten 1 Milyar dolara yakın bir ciro var. Bu işin kaymağını işte üç tane firma yiyor. Tavşanlı hamallık yapıyor. Tavşanlı’nın marka olması lazım. Pazarlayamıyor. Ürünü pazarlayacak. Pazarlayamıyorsa bu işin uzmanları var. Biz uzmanlarla çalışıyoruz. Yani sizi ulusal bir marka yapan firmalar var. Danışmalar var, paraya acımayacaksınız. Bugün ben kazanıyorum, ev aldım, dam aldım, arsa aldım olayı yok. Yani kazanılan para işe yatırılacak. Kütahya’daki en büyük hata bu. Kazandığı parayı insanlar işe yatırmadığı, gayrı menkule yatırdığı için Kütahya ve ilçelerindeki firmalardan çoğu büyüyemedi. İşten kazandığını işine yatıracak, piyasayı takip edecek.
M.U.: Sizin gözünüzde girişimci nedir, kendinizi girişimci olarak görüyor musunuz?
G.Ö.: Evet, kendimi girişimci olarak görüyorum. En çok yaptığım şey, ayda 20 gün dışarıdayım. Yurt içinde ya da yurt dışında, sürekli geziyorum. Piyasayı araştırıyorum, kendi sektörümüz olsun olmasın. Bir yıla kadar İstanbul ayağımız yoktu. İstanbul ayağından sonra bir defa bizim dünyaya bakış açımız çok değişti. Yani bugüne kadar yaptığımız ticaret, işin gerçeği ticaret demeye bin şahit lazım. İstanbul ayağı bizi çok geliştirdi. Bunun ücreti var, bedeli var ödedik. Baktık, Türkiye’deki en iyi firmalar kimler, nasıl başarmışlar? Onların hep analizini yaptık. Kütahya’da da en büyük desteği Sn. Nafi Güral’ dan alıyoruz. Zaten şirket markamızın isim babası da Sn. Nafi Güral’dır. Takıldığımız noktada sürekli danışıyoruz, sürekli araştırıyoruz, riske giriyoruz, cesaretliyiz. Yapamayız, edemeyiz, kelimeleri bizde yok. Başaramayız kelimesi yok.
M.U.: Geziyoruz, diyorsunuz. Herkes geziyor. Girişimci ile gezginin arasındaki fark o galiba.
G.Ö.: Herkes yurt dışına gezmeye gider. Biz de önceden giderdik. Şimdi değişti ama. Şimdi iş amaçlı gidiyoruz. Çantamızı alıp pazarı geziyoruz. Sektörümüzle alakalı marketleri geziyoruz, kim ne yapıyor ne ediyor… Dört buçuk ayda 17 ülkeye gittim. O kadar çok şey değişti ki kendimizin yanında etrafımızda iş yapan arkadaşlarımıza da faydamız olmaya başladı. Yönlendiriyoruz.
M.U.: Girişimci aynı zamanda çevresindekileri de geliştiriyor.
G.Ö.: En büyük zekat bilgi zekatıdır. Biz bilgimizi paylaşıyoruz. Kütahya’daki büyük eksiklerimizden birisi de sosyal faaliyetlerden kaçınıyoruz.
M.U.: Bilgiye para harcamadığımız için belki de gelişemiyoruz.
G.Ö.: Para yatırmadan bir şeyler kazanma şansımız yok. İki sene içinde danışmanlara ödediğimiz ücret 200 bin lirayı geçti. Şirketimizi, personel başta olmak üzere, eğitiyorlar. Kurumsallaşmayı bilmiyoruz. Şirket sahipleri, iş sahipleri olarak çekmecemizi bırakacağız. Biz kasamızın başından ayrılmıyoruz. Bizden sonra gelecek çocuklarımızı iyi eğitemiyoruz. Hazıra alıştırıyoruz, güvenmiyoruz. Artık güveneceğiz.
M.U.: Kendine güvenle başlıyor başkasına güvenmek belki de. Gençler için sormak istiyorum. Onlar da üretmek, büyük adam olmak, büyük işler yapmak istiyorlar. Özellikle sizi temel alarak soruyorum, bunlar için çok mu özel yeteneklere sahipsiniz, çok iyi fırsatlar mı elinize geçti yoksa hayal mi kurdunuz? Ne yaptınız da bu hale geldiniz?
G.Ö.: Çok hayal kurarım. Hayal kurmadan başarı elde etme şansınız yok. İlk defa ticarete sanayi sitesinde, küçük dükkânda başladığımız zaman en büyük hayalim “Türkiye’deki en büyük firma olabilir miyim?” şeklindeydi. Bayi olarak, satıcı olarak.
M.U.: Bu hayalinizi gerçek dışı, çok uçuk kaçık bulanlar vardı. Nasıl üstesinden geliyordunuz?
G.Ö.: Çok, çok. İlk başladığımız zamanlar sabah 8 gece 2’ye kadar çalışıyordum. Fedakârlık yaptık. Evimizden fedakârlık yaptık. Bizim Kütahya’da bir tabir vardır, minareyi kaybetmeyeceksin. Yani adamın, sabah işi akşam evi veya çarşı… Üçgen vardır böyle. Ev, iş, çarşı... Bizde o yok. Hedefe nişan aldığınız zaman tetiği çekeceksiniz.
M.U.: Çok büyük bir hedefe nişan alıyorsunuz vurulan hedef ona nazaran küçük olsa bile ilerleme oluyor.
G.Ö.: Şu da var. Her insanın hayatında başına talih kuşu konar. Küçük veya büyük. Siz kafanızdaki kuşu pisletecek diye kovarsanız o kuş kaçar. Nişan aldığınız zaman hedefi on ikiden vuracaksınız. En büyük şey de aslında o, inanmak lazım. Bu işi başaracağım, demek lazım. İki üç sene kadar önce elamanlarıma bahsettiğim zaman hayallerimden, sesli olarak demediler ama içlerinden belki de inanmadılar. Ama şu anda inanıyorlar. Görüyorlar. Sanayi sitesinde küçük bir perakende dükkânından şu anda Türkiye’nin en büyük beş firmasının içindeyiz. Artı bazı ürünlerde Türkiye’de en büyük hammadde tedarikçisi olduk.
M.U.: Türkiye’nin bir gerçeği var, insanlar memur işçi gibi garanti yolları seçiyorlar. Kendi işini yapmak fikri ile garantiye oynamak arasında nerede duruyorsunuz?
G.Ö.: Askerliğimi yaptım, kardeşimle beraber küçük bir dükkan açmadan evvel, babam ısrarla dedi ki, şurada iş var oraya gir maaşla çalış. Dedim, ben çalışmayacağım. Riske girdim. Küçük de olsa kendi işimi yapacağım, dedim. Öyle girdik biz. Bir karar vermemiz gerek, yöneten mi olacağız yönetilen mi olacağız? Paramız da battı, para da kazandık ama hiçbir zaman yapamam, edemem, üretemem, bulamam… Aklımızın ucundan bile geçmedi. Biz başaracağız, dedik.
M.U.: Sosyal yaşantınız nasıl?
G.Ö.: Her zaman etrafımızdakilere örnek olmaya çalışıyoruz. Bilgi desteği sağlamaya çalışıyoruz. Şu an benim sekiz tane sivil toplum örgütünde yönetim kurulu üyeliğim var. Ticaret odası, Türkiye Genç İş Adamları Konfederasyonu var, beş bin üyemiz var. Orada yönetim kurulundayım. Türkiye’nin en büyük Madeni Yağ Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu üyesiyim. Bir defa bizim buralardaki sivil toplum örgütlerine girmemiz lazım. Her yeni girdiğimiz sivil toplum örgütü, yeni arkadaşlar edinmemize yarıyor, yeni çevre, yeni fikirler sağlıyor. Mesela ben cumartesi günü, günü birlik Antakya’ya gittim geldim İstanbul’dan uçakla. Toplantıya katıldık geldik. Hayatımda Antakya’ya gitmemiştim. Orada etrafıma baktım, hakikaten güzel işler var. Onları yakaladık. Daha ne yapabiliriz, ne yakalayabiliriz artık onları arıyoruz. İmkânları arıyoruz.
M.U.: İş adamları genelde çok yoğun olurlar. Bütün bunların dışına çıkıp sorayım, kendinize vakit ayırabiliyor musunuz? Spor yapabiliyor musunuz en azından?
G.Ö.: Kendime zor vakit ayırıyorum. Aileme bile zor vakit ayırıyorum. Artık mümkün olduğu kadar ailemle gitmeye çalışıyorum seyahatlerime. Öbür türlü eve bile ayda on beş gün on gün ancak giriyoruz. Üretime girdikten sonra üç sene en büyük desteği eşim verdi. Hedefimiz büyük. Önce ülkemiz, diyoruz biz burada.
M.U.: Şu anlayış var: Benim iki ya da üç çocuğum var onlara ev, araba, arsa bir de küçük bir iş bırakırım yeter.
G.Ö.: Türkiye’yi büyüteceğiz. Motive eden olay şudur, Türkiye’yi seveceksin, bayrağı seveceksin. Firmalar işçi çıkarırken biz, kaç tane daha eleman alacağımızın hesabını yapıyoruz, yetiştiremiyoruz.
M.U.: Her üreticinin işçiye ihtiyacı var. Kalifiye eleman ihtiyacı özellikle var.
G.Ö.: Şu an Kütahya’da en büyük sıkıntı kalifiye eleman.
M.U.: Gençlere ne tavsiye ediyorsunuz? Onları liseyi bitirip üniversiteye gitmek istiyorlar ama çoğunun hayali gerçekleşmiyor. Kalifiye eleman nasıl olunur?
G.Ö.: Benim buradaki şoförüm üretim müdürü oldu. Depocum fabrika müdürü oldu.
M.U.: Biraz da tecrübe ve sabır galiba.
G.Ö.: Sabredecekler. Sabırsız insanlarız. Mesai veriyoruz, mesaide kalmak istemiyorlar. Paraya ihtiyacı var ama mesaide kalmak istemiyor. Sabredecekler, bugün buraya işçi olarak girdim, işçi kalacağım diye bir olay yok. Dediğim gibi, şoförüm burada müdürlük yapıyor. Bildiğimiz kamyon, servis şoförü ama kendini yetiştirmiş. O işte kendimizi geliştirmeliyiz. Bir de işletme sahiplerine tavsiyem: En büyük yatırım insana yatırımdır. Her tarafa para yatırıyoruz, kendimize para yatırmıyoruz. En büyük yatırım insanın kendine yapacağı yatırımdır. İkincisi ailesine yapacağı yatırımdır. Çocuklarımızı kursa, eğitime, yabancı dil eğitimine göndermemiz lazım. Çocuklarımızı en iyi şekilde eğitmemiz lazım.
M.U.: Gelişim aşaması bir üreticinin çok sıkıntı yaşadığı bir aşama olmalı, bu aşamada olan üreticilere neler tavsiye edersiniz?
G.Ö.: Şu an faaliyetleri duran dört tane şirketimiz var. İkisi üretim yapıyor ,birisi AR-GE teknoloji şirketi bir tanesi de pazarlama şirketi. Sıkıntımız, gerçi her yerde aynı sıkıntı var, personelin tam inancı yok. Kendilerini işe veremiyorlar. Personelimizin hepsinin bilgisayarında internet var, açtık, araştırın dedik. Paraya acımadık, eğittik, eğitmenler bulduk. Araştırmayı öğrettik.
M.U.: Personelle ilişkileriniz nasıl?
G.Ö.: Patronluktan ziyade herkesle arkadaş gibiyiz. Depocusundan en üst düzey personeline kadar. Tabi patronluk yapacağımız zamanı da biliyoruz. Sistem çalışıyor insan değil.
M.U.: Bunun için bir yerden yardım aldınız mı?
G.Ö.: İstanbul’daki danışmanlık şirketlerinden sürekli eğitim desteği alıyoruz. Üretim olsun, Ar-Ge olsun, muhasebe olsun, pazarlama olsun, marklaşma olsun… Başarıya nasıl ulaşabiliriz? Sürekli bize bilgi desteği sağlıyorlar. Bir de şöyle bir şey var: Başarılı firmalara soruyoruz yani, siz bu işi nasıl başardınız? Diyoruz. Bilmemek ayıp değil. Öğreneceğiz. En ufak şey de hiçbir şeye acımayız, gider, bakar sorar geliriz.
M.U.: Kütahya’da yatırıma devam edecek misiniz?
G.Ö.: İkinci yatırımımıza başlayacağız. İkinci Organize Sanayiden 55 dönüm yer aldık. Orada yaklaşık 30 bin metre kapalı alanda üretim tesisi yapacağız. Bu sene temel atacağız.
M.U.: Tavşanlı için ileriye dönük bir yatırım planınız var mı?
G.Ö.: Organize Sanayide problem çıkmıştı oradan alamasaydık Tavşanlı Organize Sanayiye kuracaktık yatırımımızı. Mesafe aynı, burası da 15 dakika orası da 15 dakika. Zaten bizim bir ucumuz da Köprüören’ de.
M.U.: Bir üretim felsefeniz var mı? Üretiyorsunuz, para kazanıyorsunuz, daha çok üretiyorsunuz daha çok kazanıyorsunuz. Nihai amacınız nedir?
G.Ö.: Eskiden üretmek çok zordu. Para bulmak çok zordu. Şu anda en kolay şey para bulmak ve üretmek. Zor olan malın pazarlanması ve Ar-Ge. Sürekli kendimiz geliştirmek zorundayız. Yeni ürünler bulmak zorundayız. Rafta bizim bir farkımız olması lazım.
M.U.: Sadece üretmek yetmiyor yani?
G.Ö.: Rekabet çok fazla piyasada, her sektörde. Müşteri sizi tercih edecek… Ama kaliteyi tercih edecek ,ama fiyattan tercih edecek, ama ambalaj tercih edecek… Bir farkınız olması lazım. Bunun için de Ar-Ge’nin çalışması lazım, pazarlamanın iyi çalışması lazım.
M.U.: Herkes Türkiye ekonomisi ile ilgili bir şeyler söylüyor. Sizin ekonominin şu anki durumuna ve geleceğine bakışınız nasıl?
G.Ö.: Şöyle söyleyeyim, şu an iş yapan firmalar, küçük veya büyük, şapkalarını masanın üstüne koymaları lazım. Bundan sonra çok yabancı firma gelecek Türkiye’ye. İyi markalar gelecek, dev firmalar gelecek. Biz burada kendi işimizi geliştiremezsek, Ar-Ge’mizi kuramazsak, üretimimizi yenileyemezsek – yarın bir gün bir sürü kanunlar gelecek- sen burada mesela leblebi üretemezsin, diyecekler. Bunların şimdiden alt yapısını hazırlayıp çözmeye başlamazsak yarın mal üretemeyiz, yarın mal pazarlayamayız. Bugünün patron çocukları yarın işçi olarak bir yere girerler. Şu andan tedbir almazsak ekonomimizin geleceği pek parlak değil. Artık ev alma, arsa alma, gayrı menkul alma devri geçti. Dahası, onları satıp kendi işimize yatırmak mecburiyetindeyiz. Biz iki yıldır, bugüne kadar elde ettiğimiz bütün gayrı menkulleri satıp işimize yatırdık. Bütün bu eksiklerimizi süratle tamamlamamız lazım. Çünkü artık kazanarak yapma çok zaman alacak. Oturarak kazanma devri bitti. Koşturarak kazanma devri başladı. Artık eski karlılıklar yok. Rekabet çok fazla.
M.U.: Artık esnaf mantığı değil iş adamı mantığı olacak ki, küçük esnaf kalmayacak.
G.Ö.: Bir çok büyük alışveriş merkezi başlamak üzere Kütahya’da. Bunlar başlayınca Kütahya’dan olsun Tavşanlı’dan olsun, esnafın kasasına giren paralar buralara girecek. Ne olacak? İşsizler ordusu…
M.U.: Çok teşekkür ederim Göksel bey sorularımıza zaman ayırdığınız için.
G.Ö.: Ben teşekkür ederim.
02 Mayıs 2008
ŞİİR YAZMAK İÇİN YAZDIM
ŞİİR YAZMAK İÇİN YAZDIM
Artık niçin şiir yazamadığımı kendime sorduğumda karşıma ne gibi cevaplar çıkıyor? Bir kere illa şiir yazmak zorunda değil insanoğlu. Bazılarının yazmasıyla diğerlerinin üzerinden bu yükümlülük kalkıyor. Farz-ı kifaye gibi yani. Tuhaf mı oldu; bence de.
Yeryüzünde şiir olmasaydı mutlaka onu uzaydan bulurduk.
Ne zaman şiir yazmaya kalkışsam, içine romantik olmayan –ki şart değildir- unsurlar bolca giriyor. Gönlüm bunu kabul etmiyor.
İçinden azgın atların geçtiği şiirler vardır; yüreğimi kıpır kıpır ederler. Şimdi, onları yazamayacaksam niçin şiir yazayım. Soru cümlesi sayılmasın bir önceki cümle!
Yazacağım şiirler, ıssız dağlardaki kartal çığlığı kadar ürpertici olmalı. Önce beni ürpertmeli; yüreğimi. Sonra, genç kızlara umut vermeli güzel çocuklara dair. Aşk ki soysuzdur aramızda.
Öyle şiirler yazmalıyım ki içinde sorular anlamsız kütükler gibi kalmalı. Ta ki o kütüğüm içinde bal bulana kadar. İçinde bolca da yalan olmalı, yalansız şiiri neylesin ademkızı.
Ki yazarım; vallahi yazarım. Biri çıkar benzetmez şiire, katili olurum bir şiirin daha.
Akşamın doruklarında aya karşı ulur gibi şiirler de yazabilirim. Uluduğumu hissetmez hiç kimse. Ben ulurum, onlar dinler fakat uluduğumu sanmazlar.
Ankara havasında oynar gibi hisler de katabilirim hemen ardından. İnsanlar kollarını açmak isterler, dönmek isterler lakin önce kollarını kırmaktır niyetim bir şiiri yazarken.
Uzun saçlarımdan kavrayan düşman askerlerini –genellikler amerikan askeridir- resmeden dizeler olur kağıtta onu yüreğe indirmeden orada söndürebilirim. Bunu yapabilirim. Hatta elinde kafa derisi tutan barbar bir kavmin haritasını silebilirim.
Çiçeklerin narin kanatlarını kelebeklerden saklayabilirim kıtalar boyunca. Günlerce vahadan uzak tutabilirim bir bülbülü şiirimde. Bütün bunların yanında şiirimi gözyaşımla da süsleyebilirim. Erkek şairin utancını gizlemeyi de becerebilirim yani.
Şair! Gençliğim sermayeyi ömrüm değil bilesin. Ölüm her an gelebilir. Ki senin de sermayen değil içindeki kuruntular.
Şimdi ben bütün bunları yazsam ne gerekir? –İşte bu soru cümlesidir.- Gerekmez hiçbir şey. Varlığım şiirdir zaten. Gökyüzüne bakarım, yüzünü görürüm kelimenin.
ÖRGÜTSEL DÖKÜMAN

ÖRGÜTSEL DÖKÜMAN
Selam bizden.
Selamlar, izniniz nasıl geçti?
Soru işaretini unutmadığınız için teşekkür ederim.
Alemsiniz doğrusu.
Evet, ben de alemden bir parçayım.
Güzel. Alemlerin parçasına konuşmak da ayrı bir duygu.
Okunuz mu?
Neyi efendim?
Az önce yazdıklarımı?
Elbette okudum yoksa nasıl mantıklı cevaplar yazabilirdim ki?
Tamam, bu tarzda devam edelim.
Sıra dağlar servilerini rüzgar almış.
Bunu bilmiyordum, peki sebebi neymiş?
Sebebi hakkında yorum yapmama müsaade yok.
Yorum yapmadan söyleyin o zaman.
Yorum yapmadan söylersem tarafsız olamam.
Peki, kayıp balık hakkında bir haber var mı?
Haberleri seyretmedin mi?
Seyrettim ama ben özellikle senden istiyorum. Haberlerin kime göre nasıl hazırlandığını bilmiyor muyuz sanki.
Kayıp balığımız kayıplar listesinden çıkarılıp gümüş taca yazıldı.
İyi aman, böyle olması daha hoş olmuş. Adam harcanıyordu.
Şu an neredesiniz kuzum, sizinle de epey zamandır görüşemiyoruz?
Beş artı birin yanındaki kuzu gözündeyim. Keyfime bakıyorum.
Hem iş hem tatil ha?
Eh işte. Peki siz neredesiniz?
E, bunu size bile söyleyemem, kusura bakmayın.
Ya, demek buralarda bir yerlerdesiniz.
Evet, bir ihtiyacınız olursa yazın.
Benim gördüğüm ağaçlardan siz de görebiliyor musunuz?
Evet, burada onlardan çok var. Ormancı olarak buraya tayin edildim.
Korumaya mı aldılar?
Sayılır, aslında tam bir korumada değiller. Şimdilik gözlüyoruz.
Canım o ağaçlardan çok var, keserlerse kessinler.
Öyle demeyin, fidanlara da zarar verebilirler. Onların ürkmesini istemeyiz.
Bu mevsimde beyaz çiçek açıyorlar mı?
Çiçek mevsimi geçmez ama okul dönemi daha iyi.
Neyse şimdi çıkmalıyım. Üç elmadan misafirim gelecek.
Tamam, akşama boşsanız birlikte ava çıkalım.
Özür dilerim ava birlikte gidemeyiz. Yeni talimatları almadınız mı?
Aldım, canım sıkılıyor ne yapayım?
Diğerleri gibi yap. Normal insanlar ne yapıyorsa aynını yap. Hem bu, eğlenceli bir şey.
Peki, denerim.
VE DEVAM EDEN EVRİM
YERYÜZÜNÜN TANRILARI VE DEVAM EDEN EVRİM
İnsan kaldığı yerden devam etmelidir. Tabi, şartlar elverişli ise.
Nerde kaldığını unutacak kadar yıprandığı bir süreçten geçenler için durum daha farklıdır. Zira, onlar için artık geçmişin bir önemi olmayacaktır. En azından geleceği faydalı bir yansıması olmayacağını bilmelidirler.
Nerede kaldığımı biliyorsam ne diye kaldığım yerden devam etmeyeyim?
Başladığım bir kitabı bitirmeli miyim her zaman? Bu başka bir konu. İnsan oluşumun nerede kaldığından, nerede durakladığından, nerde sekteye uğradığından bahsediyorsam daha başka bir konu olur, değil mi? İnsan olmak bir süreçtir. Bir yere gelirsiniz ve “Artık oldum.” Demezsiniz, diyemezsiniz. Bu, ölene kadar devam edecek bir vetiredir. Evreleri vardır ve her evrenin de kendine uygun özel şartları vardır. Onları yaşarsınız ve oluşa giden yolda mesafe alırsınız.
İşte bu noktada bazıları oluşlarını yarım bırakırlar. Yani tam insan olmazlar. İnsan tamamlanmazsa da ortaya hilkat garibesi çıkar. İşte bu gün yaşadığımız sorunların kökünde bu vardır. Yarı insan, tabirini asla kullanamayacağımıza göre oluş halindeki insan demeliyiz. Oluş halindeki insan, sürekli gelişme göstereceği için de kök sorunu oluşturan unsurdan ayrılacaktır. Böylece yine elimizde oluşumunu bırakmış, insan olmaktan vazgeçmiş, insanlığını yarı da terk etmiş, vetiresini tamamladığını zannetmiş kişi problemimiz var. Bu problemin içinde yine en büyük sorunu bilerek oluşumunu terk edenlerden çok “oldum” zannedenler oluşturuyor. Tam (kâmil) insan sıfatını hak ettiğini düşünenlerin yüzünden bir çok şeyi ıskalıyoruz.
Onlar aramızdalar. Biz onları her yerde görüyoruz. Kimi kendi kendinin çırasını yakıp tüketiyor kimi, toplumun çırasını. Biz onlardan bazılarını başımıza koyuyoruz bazılarıyla kıçımızı siliyoruz. Her iki tavrımızda muhataplarımızın başımıza bela (musallat) olmasıyla sonuçlanıyor. Oluşunu tamamladığını düşünen insanlarla (böyle demek zorundayım artık) aramızda bir uçurum yok. Biz de bizzat onlardan biriyiz ve bunu kabullendiğimizi inkar ederek yaşıyoruz. Para, şan, makam, iş, kadın, kumar, güzellik, ibadet, özgüven... bize tam olduğumuzu hissettiriyor. Bunlarla bir bütün olduğumuzu düşünüp insan olmanın son merhalesini de, fethettiğimiz kalenin son kapısının da önümüzde açılmasını bekleyen bir fatih gibi, bekliyoruz. Hamdım, yandım, piştim... merhalelerinin sözle veya bir takım dünyevi şeylerle üzerinden yüksek atlayarak geçilebileceğiniz düşünüyoruz.
Bu gün yeryüzünde insan nüfusu azalmıştır. Yeryüzünü tanrılar istila etmiştir. Oluşumunu tamamladığını düşünen her insan kendini tanrı ilan etmiş ve başka bir kulu olmasa bile kendine ibadet ederek beslenmeye başlamıştır. Yeryüzünün tanrıları yüzünden bu gün, asıl itibarıyla, çok güçlü ve söz sahibi olması gereken oluş içindeki insan, artık utangaç, ezik, çekingen bir hale bürünmüştür. Yeryüzünden insanın azalmaya başlaması şeytanın bile hoşuna gitmeyecek bir şeydir. Oluş halindeki insan, bütün bu olup bitenlerden bir ders çıkarabileceğini sanmaktadır kendi hesabına. Ama bu küçük hesap, sonuçta onun da yanılmasına sebebiyet verecektir.
Hemen şimdi, hangi meslekten, hangi renkten, hangi dinden, hangi mevkiden, hangi kazanç veya sosyal guruptan olursak olalım, yapmamız gereken bir şey var: Nerede kaldığımızı tespit etmek ve ona göre kaldığımız yerden devam etmek. Bunun tespitinde yardıma ihtiyacı olanlar asla yardım almaktan gocunmasınlar. Zira birbirimize yardım etmezsek, bir insandan yardım almayı reddedersek yine yeryüzünün tanrısı olarak kalırız ve kaosun devamında pay sahibi oluruz. Tanrılar ancak insandan gerçek anlamda yardım alamazlar.
Yeryüzünün tanrılarıyla başa çıkabilmek için de oluş halindeki insanın yapması gereken şeyler var. Onların ilki tek bir tanrıya güvenmek ve sığınmak ve ikincisi, oluşumunun asla tamamlanmayacağını insan olmaya çalışmasının bir erdem olduğunu asla unutmamak. Yaşamak bu işte: Evrim devam ediyor, ya tanrı olacaksınız ya insana doğru evrimleşeceksiniz.