29 Nisan 2008

MAHCUBUM

MAHCUBUM
Mahcubum, sizi dingili kırılmış bir kamyon gibi bıraktım. Yani ben, dingildim.
Mahcubum, bir sürü kelimeyle etrafınızı ördüm ve bu örgünün içinde bir şeyler olduğunu savundum. Maalesef böcek olmadığımı geç anladım.
Mahcubum, kendi ölümüm için piramitler inşa ederken sizin için çukurlar hayal etmiştim. Yıldızların değeri meğer kuyulardan bakılınca anlaşılırmış.
Mahcubum, öykülerimin basit kurguları arasında size gösteremediğim ve bundan daha da mahcup olacağım sırlar vardı. Ve bu sırlar zamanla aynaya dönüştü. Ben söylemedim, siz kendiniz gördünüz aynadaki çıplaklığınızı.
Mahcubum, çocukların kullandıkları dili anlayıp size aktaramadım. Anladığımı sandığım zaman hep büyüyüveriyorlardı.
Mahcubum, karnımda taşıdığım şey bir bebek değil. Kendi içimde ancak Rilke’yi taşıyorum. O da içimizde kendi ölümümüzü taşıdığımızı söylerdi.
Mahcubum, hasta olduğum zaman öleceğimi zannediyorum. Vasiyetlerimden iki yüz altı tanesini yırtmanıza ancak izin verebilirim.
Mahcubum, bir keçiyle dağ başında bulunmak bana göre değilmiş. Kurtların, metafizik takıntıları olduğunu düşünmüyorum artık.
Mahcubum, yaz gelince yazı yazmak, yazın güzelliklerini anlatmak icap ederdi lakin, yazı yazmaktan yazı yazmaya fırsat olmuyor.
Mahcubum, ilk aşkımı anlatmam istendiğinde hep böyle yüzüm kızarır. Hâlbuki bu, benim yaşadığım en temiz, en saf, en duru ve nadide şeydir.
Mahcubum, kocaman, ayrıntılı bir dünya haritasından başka bir şey dileyemem. Lambam kırık, cinim güçsüz.
Mahcubum, su kenarlarında olmak ve balık tutmak arasında temel bir bağlantı yok. Sizin için balık tutmamı istediğiniz zaman benden, beceremeyeceğim bir şey istemiş olduğunuzu anlatmakta geç kaldım. Ekmek ister misiniz?
Mahcubum, bakmakla görünmez içimdeki yara, diyen hıyarla anlaşamıyoruz. İçimde yara varsa bunun dışarıdan gözlemlenememesi imkansızdır.
Mahcubum, toprak insanı olmak istediğim zaman gidip eşeklere bakıyorum. Onların anlanması, toprak hayvanları olduklarının delili değil halbuki.
Mahcubum, mahcup olduğum zamanlarda doğruyu söyleyeceğimden emin değilken, yalan söyleyebildiğimi ima edici tavırlar takınıyor, ardından da doğru söylediğim için yalan söylemiş olma ihtimalini riske ederek yalana sığınıyorum. Tam olarak, ne söylediğimin farkında değilim yani.

HAYRANIM SİZE!

HAYRANIM SİZE!
Hayranım size, nasıl da kendinizi övmeyi beceriyorsunuz!
Hayranım size, etli ekmek derdinizin tasavvurunu ciltler dolusu anlatsanız bu kadar kolay anlamazdım.
Hayranım size, avuç içi kadar mutluluğu istiyorsunuz sonra da sevdiğinizi avcunuzun içiyle tokatlıyorsunuz!
Hayranım size, elinizden her iş geliyor. Elinizden giden iş olunca haber verin lütfen.
Hayranım size, etiniz ne budunuz ne yine de kıyma olabiliyorsunuz.
Hayranım size, gırtlağınızı ne güzel kullanıyorsunuz. Hem şarkı söyleyip hem yemek yiyebilen... doğrusu hayranım.
Hayranım size, vapur özlemimizi dindirmek için apartman kaloriferini ha bire ateşliyorsunuz.
Hayranım size, ömrünüzde trene binmemiş olmanızı öküz olmamanızla ne güzel bağdaştırıyorsunuz.
Hayranım size, on parmağınızda on adet yüzük. Sahi, kaç kişiyle evli değilsiniz?
Hayranım size, beni en iyi siz anlıyorsunuz, taş olmak da ayrıcalık tabi.
Hayranım size, yalnızlık özleminizi dile getirirken etrafınızdaki kalabalığı önemsiyorsunuz.
Hayranım size, beyaz, pembe, sarı derken yalanınızı bile sevdirebiliyorsunuz.
Hayranım size, ne güzel işgal ediyorsunuz, bize de uğrasanıza başka hayranlarınız da var üstelik.
Hayranım size, ünlemi olmayan cümleleri de ünlemli gibi yutturabiliyorsunuz.
Hayranım size, bir bakışta harita okuyup yazabiliyorsunuz. Zor oluyordur tabi.
Hayranım size, ellerimden anlayabilirsiniz hayranlığımı. Alkışlamaktan oldu bu nasırlar, ağır işçi sayılırım.
Hayranım size, bir imza ve burnunuzu karıştırırken çekilmiş bir fotoğraf alabilir miyim?
Hayranım size, işte ispatı. Bu elimde gördüğün şey bir zamanlar tanktı şimdi kendimi çiziyorum.
Hayranım size, bütün filmlerinizi seyrettim, izin verirseniz telefonlarınızı da dinlemek istiyorum.
Hayranım size, burnunuz havada geziyorsunuz ve düşmüyorsunuz. Ya, tabi belediyeyi de tebrik etmek lazım.
Hayranım size, gazetenin bütün fotoğraflarını tetkik ediyorsunuz.
Hayranım size, elleriniz temizken bile hiç “avcunuzu yalamıyorsunuz”.
Hayranım size, iki el ve yaka kelimeleri deyim olarak suratınıza haykırılsa bile tek elle selamlamayı becerebiliyorsunuz.
Hayranım size, sulanmış beynimle hayranlıktan başka duygum faal değil çünkü.

ELİMDEN BİR ŞEY GELMEZ

ELİMDEN BİR ŞEY GELMEZ
Elimden bir şey gelmez, sizin kafada bir sorun var.
Elimden bir şey gelmez, eşeklerle ilgili çok fazla atasözümüz var.
Elimden bir şey gelmez, iplerimizin un serilebilir halde imal edilmeye başlandığını hayıfla görüyorum.
Elimden bir şey gelmez, şeme gelecek pervaneleri belediye ilaçladı.
Elimden bir şey gelmez, kız çocuklarının bebek yerine kadınla (barbi) oynamasını büyük şirketler arzu ediyor.
Elimden bir şey gelmez, gazeteleri getirecek köpek, kemiksiz kaldı.
Elimden bir şey gelmez, ses sanatçımızın filmi yayınlanacak.
Elimden bir şey gelmez, tavşanın bol olduğu yere avcı da bol gelir.
Elimden bir şey gelmez, demir leblebi üretmiyorlar.
Elimden bir şey gelmez, kömür sırasındaki kavgada adamın kafasına dolarla vuruyorlar.
Elimden bir şey gelmez, iftar çadırını ben değil şevval sökecek.
Elimden bir şey gelmez, yatıya kalmak için ayılara gitmenize izin veremem. Bahara çok var.
Elimden bir şey gelmez, yüzüklerin efendisine de sordum evlenmemize mana veremiyor.
Elimden bir şey gelmez, saha buz, Letonya uzak.
Elimden bir şey gelmez, riyayı sokağa salmışlar “gezmem.” dememiş.
Elimden bir şey gelmez, koşa bademi görmemişim, seni mi tanıyacağım.
Elimden bir şey gelmez, şemsiyemin sivri kısmı ile rahatsız ettiğim insan sayısı, dilimle rahatsız ettiğimden az kalır.
Elimden bir şey gelmez, zaten bir elin nesi var ki?! (103333323/ 3333333)
Elimden bir şey gelmez, sinagog, havra ve kiliselere daha çok saygılıyım; cami çok var zaten!
Elimden bir şey gelmez, misafirler öyküyü katlediyor.