02 Mayıs 2008

ÖRGÜTSEL DÖKÜMAN


ÖRGÜTSEL DÖKÜMAN

Selam bizden.

Selamlar, izniniz nasıl geçti?

Soru işaretini unutmadığınız için teşekkür ederim.

Alemsiniz doğrusu.

Evet, ben de alemden bir parçayım.

Güzel. Alemlerin parçasına konuşmak da ayrı bir duygu.

Okunuz mu?

Neyi efendim?

Az önce yazdıklarımı?

Elbette okudum yoksa nasıl mantıklı cevaplar yazabilirdim ki?

Tamam, bu tarzda devam edelim.

Sıra dağlar servilerini rüzgar almış.

Bunu bilmiyordum, peki sebebi neymiş?

Sebebi hakkında yorum yapmama müsaade yok.

Yorum yapmadan söyleyin o zaman.

Yorum yapmadan söylersem tarafsız olamam.

Peki, kayıp balık hakkında bir haber var mı?

Haberleri seyretmedin mi?

Seyrettim ama ben özellikle senden istiyorum. Haberlerin kime göre nasıl hazırlandığını bilmiyor muyuz sanki.

Kayıp balığımız kayıplar listesinden çıkarılıp gümüş taca yazıldı.

İyi aman, böyle olması daha hoş olmuş. Adam harcanıyordu.

Şu an neredesiniz kuzum, sizinle de epey zamandır görüşemiyoruz?

Beş artı birin yanındaki kuzu gözündeyim. Keyfime bakıyorum.

Hem iş hem tatil ha?

Eh işte. Peki siz neredesiniz?

E, bunu size bile söyleyemem, kusura bakmayın.

Ya, demek buralarda bir yerlerdesiniz.

Evet, bir ihtiyacınız olursa yazın.

Benim gördüğüm ağaçlardan siz de görebiliyor musunuz?

Evet, burada onlardan çok var. Ormancı olarak buraya tayin edildim.

Korumaya mı aldılar?

Sayılır, aslında tam bir korumada değiller. Şimdilik gözlüyoruz.

Canım o ağaçlardan çok var, keserlerse kessinler.

Öyle demeyin, fidanlara da zarar verebilirler. Onların ürkmesini istemeyiz.

Bu mevsimde beyaz çiçek açıyorlar mı?

Çiçek mevsimi geçmez ama okul dönemi daha iyi.

Neyse şimdi çıkmalıyım. Üç elmadan misafirim gelecek.

Tamam, akşama boşsanız birlikte ava çıkalım.

Özür dilerim ava birlikte gidemeyiz. Yeni talimatları almadınız mı?

Aldım, canım sıkılıyor ne yapayım?

Diğerleri gibi yap. Normal insanlar ne yapıyorsa aynını yap. Hem bu, eğlenceli bir şey.

Peki, denerim.

VE DEVAM EDEN EVRİM

YERYÜZÜNÜN TANRILARI VE DEVAM EDEN EVRİM

İnsan kaldığı yerden devam etmelidir. Tabi, şartlar elverişli ise.

Nerde kaldığını unutacak kadar yıprandığı bir süreçten geçenler için durum daha farklıdır. Zira, onlar için artık geçmişin bir önemi olmayacaktır. En azından geleceği faydalı bir yansıması olmayacağını bilmelidirler.

Nerede kaldığımı biliyorsam ne diye kaldığım yerden devam etmeyeyim?

Başladığım bir kitabı bitirmeli miyim her zaman? Bu başka bir konu. İnsan oluşumun nerede kaldığından, nerede durakladığından, nerde sekteye uğradığından bahsediyorsam daha başka bir konu olur, değil mi? İnsan olmak bir süreçtir. Bir yere gelirsiniz ve “Artık oldum.” Demezsiniz, diyemezsiniz. Bu, ölene kadar devam edecek bir vetiredir. Evreleri vardır ve her evrenin de kendine uygun özel şartları vardır. Onları yaşarsınız ve oluşa giden yolda mesafe alırsınız.

İşte bu noktada bazıları oluşlarını yarım bırakırlar. Yani tam insan olmazlar. İnsan tamamlanmazsa da ortaya hilkat garibesi çıkar. İşte bu gün yaşadığımız sorunların kökünde bu vardır. Yarı insan, tabirini asla kullanamayacağımıza göre oluş halindeki insan demeliyiz. Oluş halindeki insan, sürekli gelişme göstereceği için de kök sorunu oluşturan unsurdan ayrılacaktır. Böylece yine elimizde oluşumunu bırakmış, insan olmaktan vazgeçmiş, insanlığını yarı da terk etmiş, vetiresini tamamladığını zannetmiş kişi problemimiz var. Bu problemin içinde yine en büyük sorunu bilerek oluşumunu terk edenlerden çok “oldum” zannedenler oluşturuyor. Tam (kâmil) insan sıfatını hak ettiğini düşünenlerin yüzünden bir çok şeyi ıskalıyoruz.

Onlar aramızdalar. Biz onları her yerde görüyoruz. Kimi kendi kendinin çırasını yakıp tüketiyor kimi, toplumun çırasını. Biz onlardan bazılarını başımıza koyuyoruz bazılarıyla kıçımızı siliyoruz. Her iki tavrımızda muhataplarımızın başımıza bela (musallat) olmasıyla sonuçlanıyor. Oluşunu tamamladığını düşünen insanlarla (böyle demek zorundayım artık) aramızda bir uçurum yok. Biz de bizzat onlardan biriyiz ve bunu kabullendiğimizi inkar ederek yaşıyoruz. Para, şan, makam, iş, kadın, kumar, güzellik, ibadet, özgüven... bize tam olduğumuzu hissettiriyor. Bunlarla bir bütün olduğumuzu düşünüp insan olmanın son merhalesini de, fethettiğimiz kalenin son kapısının da önümüzde açılmasını bekleyen bir fatih gibi, bekliyoruz. Hamdım, yandım, piştim... merhalelerinin sözle veya bir takım dünyevi şeylerle üzerinden yüksek atlayarak geçilebileceğiniz düşünüyoruz.

Bu gün yeryüzünde insan nüfusu azalmıştır. Yeryüzünü tanrılar istila etmiştir. Oluşumunu tamamladığını düşünen her insan kendini tanrı ilan etmiş ve başka bir kulu olmasa bile kendine ibadet ederek beslenmeye başlamıştır. Yeryüzünün tanrıları yüzünden bu gün, asıl itibarıyla, çok güçlü ve söz sahibi olması gereken oluş içindeki insan, artık utangaç, ezik, çekingen bir hale bürünmüştür. Yeryüzünden insanın azalmaya başlaması şeytanın bile hoşuna gitmeyecek bir şeydir. Oluş halindeki insan, bütün bu olup bitenlerden bir ders çıkarabileceğini sanmaktadır kendi hesabına. Ama bu küçük hesap, sonuçta onun da yanılmasına sebebiyet verecektir.

Hemen şimdi, hangi meslekten, hangi renkten, hangi dinden, hangi mevkiden, hangi kazanç veya sosyal guruptan olursak olalım, yapmamız gereken bir şey var: Nerede kaldığımızı tespit etmek ve ona göre kaldığımız yerden devam etmek. Bunun tespitinde yardıma ihtiyacı olanlar asla yardım almaktan gocunmasınlar. Zira birbirimize yardım etmezsek, bir insandan yardım almayı reddedersek yine yeryüzünün tanrısı olarak kalırız ve kaosun devamında pay sahibi oluruz. Tanrılar ancak insandan gerçek anlamda yardım alamazlar.

Yeryüzünün tanrılarıyla başa çıkabilmek için de oluş halindeki insanın yapması gereken şeyler var. Onların ilki tek bir tanrıya güvenmek ve sığınmak ve ikincisi, oluşumunun asla tamamlanmayacağını insan olmaya çalışmasının bir erdem olduğunu asla unutmamak. Yaşamak bu işte: Evrim devam ediyor, ya tanrı olacaksınız ya insana doğru evrimleşeceksiniz.

EKMEK BIÇAĞI

EKMEK BIÇAĞI (HEM DE HİÇBİR TEDAİ OLMAKSIZIN)
Gecenin ortasında altını ıslatan bir çocuk gibi kalkıp, karanlığa baktım. Sonra, sevindim. Hangi şey beni sevindirdi bilemedim. Biraz düşününce hatırlarım sandım; düşünürken uyumuşum. Hangi rüyanın tesiri bilinmez, ekmek bıçağını özlediğim aklıma geldi. Hem de çeşit çeşit bıçaklardı özlediklerim. Yatağımdan hafif doğrulup ışıklı saate baktım. (Saatin kaç olduğu sahiden bana kalsın istiyorum.) Ne kadar çok ekmek bıçağı girmişti hayatıma. Onları tek tek hatırlayıp, özlem gidermeye uğraştım. Sabah kalktığımda eşimin, kahvaltı sofrasına biçimsiz, yüzleri tırtıklı http://evcini.typepad.com/photos/uncategorized/bicak_copy_2.jpg

bıçaklardan getirmemesini diledim.


Sol elimde çeşitli izler bırakan bıçaklarla başlar ekmek bıçağına meylim.
Mutfaktan kaptığım gibi (dış kapı zaten çok yakındı mutfağa) dışarı fırlardım. Kalın çam kabuklarından yonttuğum nice arabalar, hayvanlar, adlarını ve şekillerini unuttuğum nesneler vardı. Sol elimin baş ve işaret parmaklarındaki kesik izleri o bıçakları unutmama asla izin vermez. Baş ucumda duran küçük el fenerini yakıp yine baktım o yara izlerine. Gururlu (!) bir şövalyenin yeri geldiğinde övünç vesilesi yaptığı harp izleri gibi baktım onlara. Feneri söndürüp, parmaklarımla dokundum. Hissetmeye çalıştım; oradaydılar.
Dedemlerin evinde kaldığım bir yaz gününü hatırlarım... kocaman bir ekmek bıçakları vardı onların. Tahta saplı, geniş yüzlü, sivri uçlu bir şeydi. Yıkanmaktan sapı kararmış, yer yer oyuklar meydana gelmişti. Bahçede ufak tefek işlerle uğraşan dedem beni evden bir şey almak için göndermişti. Koşarak girdim. Odaya adımımı attığım zaman yerde serili sofra bezi hala duruyordu. Sofra bezi elbette heyecanlı bir çocuk tarafından da görülebilir şeydir. Ekmek bıçağını görmemiştim ama. Keskin yüzü yukarıda, ölü bir balık gibi duruyordu. Onu fark ettiğim zaman ayak tabanım hızla onun üzerine basmak üzereydi. Şimdi bile onun güzel duruşunu hafızamda saklı buluyorum, hem de bütün detaylarıyla. Sonrası malum işte. Her yer kan oldu. Bıçağa hiç öfke duymadım bu güne kadar, bıçağı orada unutanlara da. O bıçak ve o olayla ilgili bir tek şeye hayıflanırım: Sol el parmaklarımda ufak tefek sıyrık izleri bile belliyken o gün aldığım kocaman kesik yarasından ayak tabanımda bir tek iz olsun kalmadı.
İlk çocukluğumdan bu güne, pek çok ekmek bıçağı eskitmiş olduğumuzu söyleyebilirim. Her kurban bayramında bir bıçak satın almazdık da eskiden. Kurbanlarımızı dedem keserdi bir ara. Sapı ikiye ayrılmış ve tellerle tutturulmuş bıçaklarımızı özlerim en çok. Çünkü, onlar ailemizle en çok kalmış olanlardır. Dolayısıyla soframızda konuşulanlara, yediklerimize en çok onlar şahit olmuşlardı.
Sofrayla beraber gelip sofrayla beraber yine yerine dönen bu tehlikeli ama munis varlıklar hayatımızın ne vazgeçilmez parçalarıdır. Yeni tip sofralarda, yerlerini muhafaza edemeseler de bizim soframızdan epey zaman ayrılmayacaklarını garanti edebilirim. Kız istemeye giden erkeklerin kaynana tarafından ekmek kesmekle imtihan edildiği, evdeki ölüye son kez bekçilik ettiği, başı sıkışanın her türlü derdine deva olduğu düşünüldüğünde ekmek bıçağı, sadece ekmek bıçağı değildir. Plastikten yapılma, kara saplı, incecik yüzlü o, uyduruk bıçakları bir kenara bırakırsak, bilenmekten aşınmış ve artık her ailenin zevkine ve el yapısına uygun hale gelmiş çeşit çeşit ekmek bıçaklarını nasıl gözlerim yaşarmadan anabilirim?
Her evin kendine göre bir bıçağı vardı. Yahut ben onlara sahiplerine göre kişilikler izafe etmiştim. Kalabalık ve zengin bir ailenin mesela, kalın, uzun yüzlü ve keskin birkaç bıçağı olurdu. Bizim bıçaklarımız, hep bir yetişkinin karışı kadar uzunlukta ve başparmaktan da biraz enlice olurdu. Bazılarınınki kısacık ve ince yüzlüydü. Hatta bazılarının ekmek bıçakları, kemik saplıydı ve hançer edasıyla dururdu sofrada. Evin erkeği sofraya her oturuşunda eline önce onu alır ve kocaman ekmekleri düzgün dilimler halinde önünüze sererdi. Kalabalık düğün sofralarının misafirleri gibi tuhaf kılıklı bıçaklar da takılırdı gözüme. Sorumluluk sahibi delikanlı, bıçaklardan birisini kaptığı gibi bütün ekmeği pay ederdi sofrada oturanlara. Ekmek kesen delikanlılara daha bir özenle bakardı yaşlı kadınlar. “Aferin, oğluma.” Derlerdi gururla. Onların ekmek bıçağı tutan ellerinde, ekmeğini sırtlanabilecek bir erkeğin görünmeye başladığını düşünürlerdi belki de, kim bilir? Hafif kurumuş ekmeği kesemeyen ihtiyarlar, hemen suçu bıçağa yükler ve “Şu gözden eğeyi verin bana” derlerdi, kızmış görünerek. Hatta ortalarda bir de çocuk varsa, “Taşa mı vuruyorsunuz bunu?” diye, hafif yollu azarlanırdı.
İtiraf etmeliyim ki, usta işi, süslü, kakmalı, işlemeli ekmek bıçaklarımız olmadı hiç. Tahta saplı şeylerdi hepsi. Bazen, eski evimize gittiğimde kıyıda köşede rastladığım oluyor onlardan birine. Hiç kimse böyle bir sofra dostumuza kıyamamış olacak ki, küflü ve testere gibi yüzüyle gülümseyiverir, gördüğüm zaman. Kabarmış küflerini temizlemeye çalışırım boş yere. Olduğu yere bırakmaktan başka çarem olmadığını bilerek.
Onlar, hamur kıyarlar, ekmek keserler, ıspanak doğrarlar, et bölerler, börek, baklava dilimlerler, domates, patates, soğan soyarlar, ellere yapışmış hamuru kazırlar, yağ tenekesinin ağzını açarlar, kavun, karpuz, elma, portakal, ayva dilimlerler... her işi onlar yaparlar. Asmaları budadıkları, çoban değneği yonttukları, oyuncak kerttikleri, kağıt yırttıkları, boya kazıdıkları da çok olur. Velhasıl, ekmek bıçağıdır onlar, ne zaman ihtiyaç duysak mutfakta bizi beklerler.
Ey bütün bıçaklar! Ekmek kesen bir el kadar kim kutsamıştır sizleri? Gelin ve dünyayı kana bulayan insana ram olmayın başka bir iş için.