24 Eylül 2010

YAZMAK FİİLİ ÜZERİNE HESAPSIZ HARFLER

YAZMAK FİİLİ ÜZERİNE HESAPSIZ HARFLER 030303
Yazmak eylemi üzerine, yazmadan düşünebileceğim kanısı bende hakim olalı beri rahat değilim. Yazabilen hiç bir insanın da rahat olmadığını zannediyorum. Yazarken düşünmek, iki yönlü bir eylem. Hem yazdığınız şeyi -o şey neyse- düşüneceksiniz hem de yazının, anlama çabasındaki okuyana net olarak ulaşıp ulaşmadığını hesap edeceksiniz. Hesapsız ve maksatsız yola çıkıldığında nerelere varılabileceğini biliyorum. Hesaplı olmak dediğim zaman da öyle, hendesi ilişkilerden bahsetmediğimi kavrayabilenler devam edecek bu yazıyı okumaya.

21 Eylül 2010

GURBANLIĞIN İKİNCİ TAKSİDİ

GURBANLIĞIN İKİNCİ TAKSİDİ...
171204
İş bu yazıda ülkemiz, Türkiye; Avrupa Birliği (EU) ise AB diye anılacaktır. Arada kalanlar, yani halk yani ben ve benim gibiler, TAİFE olarak anılacaklardır. İşsiz bu yazıda adı geçen kişi, kurum, kuruluş, is, baca ve ülkelerin hatta birliklerin gerçekle alakası pek azdır ve tamamen gavur kurmacasıdır.

Sevgili taifeyi AB konusunda aydınlatmak fırsatı elime geçmişken bu fırsatın sıkıp suyunu çıkarmak vazifem oldu. Limondan ve futboldan hoşlanmayanlara duyurum ki, bu yazıyı pek anlamayacaklar. Zira, zaten onlar şimdiki durumu da pek kavrıyor sayılmazlar. Sayın başbakanımızın AB konularını bize açıklarken kullandığı misallerin tamamı futbol terimlerinden derlenmiştir fark ettiyseniz.

13 Eylül 2010

TEBRİK KARTINA BİR DE BÖYLE BAKIN

TEBRİK KARTINA BİR DE BÖYLE BAKIN
 070910
Dini bayramlarda, resmi bayramlarda ve önemli günlerde kişiler ve kurumlar tebrik kartı gönderirler. Kişiler için bu hüküm artık doğru değil. Kişiler artık kart göndermiyorlar. Kurumlar ve tüzel kişilikler gönderiyorlar. Öyle basit bir şey de değil üstelik gönderdikleri, oldukça hoş ve sizi önemli hissettiren kartlar. Zarfları da ona keza.
Hiç düşündünüz mü biz niye kart göndermiyoruz da onlar gönderiyorlar?
Onlar kimler bakalım…
Valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler, milletvekilleri, odalar, dernekler, partiler falan işte. Aklıma hemen geliverenleri yazdım. Biz ne yapıyoruz peki? Kart göndermiyoruz diye boş mu geçiyoruz? Hayır, telefonlar üzerinden kısa mesaj yahut elektronik posta (e-mail) gönderiyoruz. Peki, maksat hâsıl oluyor mu? Elbette.
Ha, şimdi gelelim işin mâlî boyutuna.

09 Eylül 2010

DENİZ YANGINLARI

DENİZ YANGINLARI
Yağmura tutsak bir gökyüzü...
Ha yağdı ha yağacak.
Yağdı yağacak yağmurlar gibi çağrılısın aşka.
Sarp yolculuklara büyüyen bir fırtına kuşusun şimdi.
Hayretli bir göz ağrısında, ışıyıp yekinerek,
kalbine ağır ağır yürüyünce ırmaklar,
ince huylu ürkek bir şavkıyışın hançeri,
kekik kokulu bir dağın yankısı kesilirsin.

06 Eylül 2010

Mülayim Tepe

Mülayim Tepe

Ufka bir bakış yeter, gözler önünde alem.
Keyfini sürmekte manzaranın ihtiyar göz.
Geçmişle geleceği burda ayırmış kalem,
Şu yan vuslatta ilk gün, bu yan söylenen son söz.

04 Eylül 2010

3 Eylül Leblebi ve Kömür Festivali Hakkında

3 Eylül Leblebi ve Kömür Festivali Hakkında
Hayırlısıyla bir “3 Eylül Leblebi ve Kömür Festivali” daha geldi geçti!s
Dile kolay tam 11 yıl olmuş. Vay anasını, yıllar ne çabuk geçmiş. İlkini hatırlıyorum da…
Ta ilkinden itibaren yazdığım yazıları da hatırlıyorum. Ben yazdıkça sövmüştü insanlar. Yok demeyin şimdi, kulağıma geldi hepsi. Yerin de kulağı var göğün de. Hüsnü Ordu’nun belediye başkanlığı dönemine denk geliyor başlangıcı. Leblebi ve kömür ikilisi üzerine kurulu bir festival olarak başladı ve öyle de devam ediyor. Devam ediyor çünkü insanlar zannediyor ki yapılmazsa kıyamet kopacak. Zira o gün bugündür amacına uygun olamadı bu “3 Eylül” şeyleri. Festivalin ne olduğunu biliyorsunuz işte.
Gelelim olana…

02 Eylül 2010

HAYIR DİYEMEYEN HAYIRCI

HAYIR DİYEMEYEN HAYIRCI
-Refikçiğim sana hiç yakıştıramadım “Evet.” diyormuşsun öyle mi?
-Evet.
-”Evet” Dersen ne olur biliyor musun Refik peki?
-Evet.
-Bak sana anlatayım: Evet dersen, nikahın kıyılır. Bir daha evlenemez olursun. Özgürlüğün elinden alınır. Çoluk çocuğa karışırsın. Aman ne diyorum ben?
-Evet.
-Bak Refik!
-Evet.
-Evet deyip durma asabımı bozma benim! Evet dersen gulyabaniler masaldan fırlar o artık bizim masalımız olmaz onların masalı olur. Anladın mı?
-Evet. Onlar kim?
-Masaldan anlamayan kulaksızlar işte canım. Bak Refikçiğim, sen iyi adamsın, hoş adamsın bu işlerden pek anlamazsın yine de. Sen evet demekten vazgeç bu konular seni aşar. Biz kendi aramızda halledeceğiz o meseleyi. Hele sen evet demekten vazgeç, senin elinden bir şey gelmez zaten biliyorsun değil mi?
-Evet, biliyorum.

EVET Mİ HAYIR MI?

EVET Mİ HAYIR MI?
Evet mi, hayır mı?
Bu soruyu herkes birbirine soruyor bugünlerde. Bir anayasa değişikliği referandumu sürecindeyiz ama maalesef insanlar kamplaşmanın eşiğindeymişiz gibi davranıyorlar. Kendi partisinin körü olanlar yüzünden anayasa değişikliğini bile konuşamadık doğru dürüst.
En başa dönelim…
Keşke bu anayasa değişikliği daha kapsamlı olsaydı ve toplumun bütün kesimlerin temsili ile olsaydı. Olmadı. Daha doğrusu olamadı. Hem MHP hem CHP, iktidarı çay içirip gönderdiler. Hatırlarsınız, dinlemediler bile. Toplumun yeni bir anayasaya olan ihtiyacını görmezden geldiler. Şimdi suçlamalarına bakıyoruz iktidar anayasası olmakla itham ediliyor değişiklik. Bunun sorumlusu kim kardeşim? Sizsiniz. Niye o zaman müdahale etmediniz peki? Niçin tam ihtiyacımıza göre bir değişiklik yapılsın diye gayret etmediniz, adamları çay içirip gönderdiniz? Şimdi bu sızlanma ve inat oldu mu?
Toplumun yeni bir anayasaya olan ihtiyacını niçin yıllarca dillendirip sonra birden sırt döndünüz?

27 Ağustos 2010

Hasan Efe ve Tavşanlı Tarihi 1

TAVŞANLI TARİHİ VE AYIBIMIZ
Tavşanlılı tarihçi Hasan Efe’nin yeni kitabı çıktı, inceledim okuyabildiğim kadar okudum. Elime yeni geçti daha tam anlamıyla okuyamadım ama epey inceledim. Sonra kendisiyle bir röportaj yaptık. Bir çok şey anlattı hocam kitapla ilgili. Kitaba şöyle bir göz gezdirdim, 350 sayfalık çok geniş bir Tavşanlı tarihini kapsıyordu ve üstelik bu birincisiydi. Kitabın yayınevine sponsorlarına baktım, yok. Yani? Yani hocam bu kitabı tek başınıza mı çıkardınız, sorusuna hocam maalesef acı bir gülümseme ile cevap verdi.
Bundan önceki belediye yöneticilerinin tamamını taş belediyeciliği yaptıkları için eleştirmiştim. Kültüre önem vermediklerini üzerine basa basa söyledim. Yeni yönetimle yaptığım görüşmelerde kültürel etkinliklerin destekleneceği izlenimi almıştım. Bu yönde umudum vardı. Bu tip muhteşem bir çalışmanın yalnız bırakıldığını görünce doğrusu içim sızladı. Sadece belediye değil Tavşanlı’daki bütün kurum ve kuruluşlar adına başımı önüme eğmek zorunda kaldım. Bu ayıp bütün Tavşanlı’nın bence.

26 Ağustos 2010

TAVŞANLI ŞEHİR STADI İLE İLGİLİ AÇIKLAMA

Tavşanlı Belediye Başkanı Mustafa Güler makamında gazetecilere açıklamalar yaptı...

AÇIKLAMAYI DİNLEMEK İÇİN AŞAĞIDA AÇILACAK OLAN KUTUDAKİ İKONA TIKLAYINIZ.
Not: Kutu açılmazsa bu linkten dinleyebilirsiniz: http://www.box.net/shared/kru5qoev2i

21 Ağustos 2010

OKU -YAZ BAHAR -KIŞ


OKU -YAZ BAHAR -KIŞ

Yazarlığa başladığım günleri hatırlıyorum da ilk yazdığım cümleler arasında, “Ali gel.” vardı. Ali gel, yazdığım günlerden sonra neler yazmadım ki? “Elle gelen düğün, bayram.” Atasözünü mü açıklamadım, “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözünü mü yorumlamadım, neler neler.

Ondan sonraki yazarlık yıllarımda ise daha çok natürel çalıştım. Doğaya özgü şeyleri yazdım mesela. Bazen sentetik şeyleri de yazdığım oldu tabi. Pazara giderken natüralist takılıyordum; iki kg. elma, bir kg. armut, 3 kg. patates, 0,5 kg. soğan gibi. Pazarla birlikte markete de uğranacaksa, natüralizmin etkisiyle birlikte suni sentezler yapıyordum. Örnek: Makarna, margarin, salça, bulaşık sabunu, deterjan... Gibi.

06 Ağustos 2010

CUMA NAMAZINDAN KOVULAN HANIMLAR VE HHV'NIN BAŞARISI


CUMA NAMAZINDAN KOVULAN HANIMLAR VE HHV'NIN BAŞARISI
Tavşanlı Hayırlı Hizmetler Vakfının Yaz Okulu nihayet sona erdi ve bir yıl sonu gösteri düzenlendi Kültür Sarayında. Sıcak, bunlatıcı ve yorucu bir günün sonuna denk geldiği için açıkçası hiç de niyetim yoktu gitmeye. Hakikiaten nasıl bir ağır günse fena hırpalamıştı beni.
Geçelim...
Ailemle birlikte gittik. Ikindi ezanı okundu ve hemen kültür sarayının yanındaki Yunus Emre Camiine gittik. Ailecek camiye gidiyoruz ama içimizde bir kaygı var. Ya bayanlar için abdest alma yerleri yoksa, ya namaz kılacak bölüm ayrılmamışsa? Camilere artık ailecek gitmeliyiz yoksa gelecek nesil de aynı bizim gibi olacak.
Zaten bu cuma namazında (6 Ağustos 2010 Cuma) Yeşil Camide kadınları camiye almadılar ya burada da sorun çıkarsa? Eşim ve kızım için kaygılıyım. Burayı planlayanlar en azından bu tür önlemleri almışlar. Ellerine sağlık. Hiç zorluk çekmediler, gayet uygun yapmışlar abdest alma yerlerini ve tuvaletleri. (Kızıma sordum.) bayanları cuma namazına almayan cemaat acaba neyi düşünüyor da almadılar onları?
Siz kimsiniz de bunu yapıyorsunuz? Siz kimsiniz birader? Açıkça çatıyorum hangi yetkiyle kadınları camiden men ediyorsunuz?

02 Ağustos 2010

BASIN BAYRAMINA ESKİ DÜŞÜNCELERİMLE İŞTİRAK ETTİM

BASIN BAYRAMINA ESKİ DÜŞÜNCELERİMLE İŞTİRAK ETTİM
24 Temmuz 2010 cumartesi günü, ertesi günü basın bayramı olması hasebiyle, Şaban Dedede yemek yedik basın elemanları ve belediye yetkilileri ile. Belediye her yıl bu tür bir organizasyon düzenliyor, bu yıl da burayı tercih etmişler. Bizi hatırladığı için teşekkür ederim.
Önemli olan ne yediğimiz değildi tabi…
O gün orada belediye başkanı ve yardımcıları da vardı. Tavşanlı basının temsilcileri vardı. Yemekten önce, yemek sırasında ve sonrasında bolca sohbet etme imkânı bulduk gündeme dair.

29 Temmuz 2010

CAMİLER VE SIKINTILARDAN BAZILARI

 CAMİLER VE SIKINTILARDAN BAZILARI
Geçenlerde ikindi namazında camide yaşadığım menfi (Başka bir kelime bulamadım.) olayla ilgili olara olarak sosyal paylaşım sitesinde öfkeli bir yazı paylaşmıştım arkadaşlarımla. Genele hitap eden bir yazı değildi bu sadece arkadaşlar arasında kalan bir samimi bir dert paylaşımı idi. Sonra,  sandalye bulunan bir camimizle ilgili gazetede haber çıktı. Bunun üzerine konuşmaları buraya almaya karar verdim. Üslubumdan dolayı özür dilerim zira dediğim gibi dostlar arasında kalacak bir konuşmaydı. Arkadaşlarımın isimlerini de buraya almadım, sadece baş harflerini aldım. Kendilerinin anlayışına sığınıyorum. Sonrasında pişmanlık duyduğum bir konu oldu “Atın sandalyeleri!” dememeliydim.
Benim yorumum:
“M.U.: Arkadaş! Madem özürlülerin, kadınların ve çocukların gelmemesi için her türlü tedbirin alındığı camiye yürüyerek gelebildin ne diye sandalye ile kılıyorsun haydi öyle kılıyorsun ne diye son cemaat yerinin ta dibine girdin, ben geç kalınca nerede kılacağım? İnsaf be adam! Yuh! Atın şu sandalyeleri be kardeşim! Tekerlekli sandalye ile gelmiyorsun iki kat merdiven çıkp da camiye giren adam nasıl olur... Tövbe tövbe...

19 Temmuz 2010

ÇİMENTO FABRİKASINA NE OLDU? BEN BİLİYORUM!

ÇİMENTO FABRİKASINA NE OLDU? BEN BİLİYORUM!
Çoktandır ses çıkmıyor, hayırdır öldü kaldı mı, diye merak ediyor insan.
Bir komşunuzdan, çok konuşan bir adamdan uzunca bile olmasa bir zaman ses çıkmazsa merak edersiniz. Ne oldu acaba? Acaba sorun nedir? Niçin eskisi gibi arz-ı endam etmiyor?
Neredeyse haftada bir açıklama yapma gereği duyulan, üzerine best seller olacak kadar çok edebiyat yapılan, bütün herkesin umut bağladığı, hayatımızın odak noktasına oturan, dilden dile dolaşan, Ankara gündeminden Tavşanlı gündemine koşup koşup gelen, her daim gözümüze sokulan şu mesele ne oldu da birden ortadan kayboldu?
Sahi ona ne oldu?

15 Temmuz 2010

Huzur Otel, Arif Dirgin Röportajı


GELİŞİMİN VE DEĞİŞİMİN ADI: HUZUR OTEL
Mustafa Uysal: Sizi tanıyabilir miyiz?
Arif Dirgin: İsmim Arif Dirgin, Tavşanlı Güzelyurt Köyündenim, Huzur Otelin müdürüyüm.
M.U. : Mesleğinize nasıl başladınız?
A.D. : Turizm bölgelerinde birçok otelde görev aldım. Oralarda otelcilik üzerine çok fazla deneyim sahibi oldum. Birçok otelde düzenlemeler ve değişik çalışmalar yaptık. Yaptığımız çalışmalar epey beğeni kazanmıştı. Otelcilik benim içimde bir ukde olarak kalmıştı. Burada onu gerçekleştirmeye çalışıyorum. İlk hedeflerim arasında da Tavşanlı’nın yüz akı olmak var. Burada daha önce benim anladığım manada otel yoktu.
M.U. : Huzur Otelin geçmişi ile ilgili kısa bir bilgi verebilir misiniz?
A.D. : Otelimiz 21 yıllık bir geçmişe sahip. O günden beri de hiçbir çalışma, tadilat, yenileme yapılmamış burada. Normal bir şehir oteli olarak, vasat şekilde çalışmasına devam etmiş. Kalan kalsın kalmayan kalmasın gibi yani. Kurulduğu günkü haliyle kalmış.
M.U. : Peki bu yenileme çalışmaları sizinle birlikte mi başladı?

30 Haziran 2010

TEMTAŞ YAHUT KAZAN DOĞURDU!

TEMTAŞ YAHUT KAZAN DOĞURDU!
Temtaş…
Tavşanlılı 5000 ortağın şirketi.
Şehrin şirketi.
Geleceğimizin teminatı.
Üzerinde çok konuşulan 5000 insanın laf kalabalığı yaptığı sermaye.
Ne bu sizce şimdi? Koca şehir toplanmış şirket kurmuş. Yok canım, adam üç kuruş koymuş onun hesabı var ortada. Adam gibi bir şirket ortaya koyamadık o bir. Bunun sebepleri malum bu iki. Sonra ortaya koyduğumuz bu ufak duyarlık için olmadık teraneler, bu üç.
Temtaş diye kurduğumuz ve umutlar beslediğimiz, uğruna şölenler düzenlediğimiz gelin kısır çıktı. Bir santrale hamile sandık sonu belli değil. Bari başka çocuğumuz olsun istedik bünye kabul etmedi. Bir evlatlık edindik (Kül işi ortaklığı) işe bakın o da kar dağıttı. Sonra,  çıfıt bir ortak bulduk, umudumuz var. Olmadı para isteriz. İşte büyük umudumuz santral için iş şu devrede, bu evrenin sonunda, bunun da ortasında.
Ne zaman oldu bunlar? Hepsinden yarım yamalak haberimiz var. Rahmetli buraya gelmiş ve bizimkilerle birlikte kollarını kaldırmıştı.

21 Haziran 2010

ÇOK ORTAKLI ŞİRKETLER VE BAŞARISIZLIK

 ÇOK ORTAKLI ŞİRKETLER VE BAŞARISIZLIK
4 Haziran 2010
Tavşanlı’da bugüne kadar birçok çok ortaklı şirket kuruldu ve çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlandı. Halen sürenler var, bunların da durumları çok net değil başarı açısından bakıldığında. İlçemiz insanları birlikte iş yapmayı iyiliğe ortak olmayı seviyor. Dolayısıyla bu tür girişimlerde hep yer alıyorlar ve sanırım bundan sonra da yer almaya devam edecekler. Bu tür çok ortaklı şirketler ilçemizde bir türlü başarıya ulaşamadı. Sonunda gördük ki hep yıkım ve güvensizlik ortamı doğurdu. Herkes birbirini suçladı. Ortalık toz duman oldu ve zaten bu tür bir bunalımın ortasında kimse gerçek suçlunun kim yahut ne olduğunu sorgulayamadı. Kişisel suçlamalar olarak kaldı hepsi. Aslında acaba neler oldu? Yanlış olan neydi yahut hatalı olan kimdi? Bunları konuşurken kişilere takılmadan, suçlayıcı, yargılayıcı davranmadan sadece anlamaya çalışarak kişi ve kurum isimleri vermekten kaçındık. Maksadımız birilerini incitmek, sorgulamak değil vakaları sorgulamak, anlamaya çalışmak ve nihayetinde günümüze ışık tutacak sonuçlar elde etmek. Bu ilkeler ışığında, aynı zamanda çok ortaklı bir şirketin yöneticiliğini de yapan Mustafa Göktekin ile konuştuk. Umarım ileride atılacak adımlarda da aynı hatalara düşülmez ve ortaklığın, beraber iş yapmanın bereketine kavuşuruz. Röportaj için Tıklayınız.

08 Haziran 2010

GÜNDEME DAİR ÜÇ MESELE

GÜNDEME DAİR ÜÇ MESELE
Son katıldığım toplantıda da aynı şey oldu…
Saat 17.00’de toplantı olduğu yazıyordu. Yetişebilmek için ikindi namazını kılmadan ve üstelik hızla gittim. Oraya vardığımda terlemiştim ve vaktinde yetişmiştim. Son dakikada yetiştim.
Peki, ne gördüm?
Elbette başlamamıştı. Böyle olacağını adım gibi biliyordum. Yine de geç kalan ben olmamak için gittim. Yazılı olana hep güvenmişimdir. Davetiyede öyle yazıyordu. Sanırım benden ve salonda olan yirmi kadar insandan başkasına yanlış davetiye gitti! Zira insanlar 17.30’dan sonra gelmeye başladılar. Ön koltuklara oturacak adamlar da geç geldiler. Ön koltuklar dolmayınca, biliyorsunuz toplantılar, törenler başlamaz. Sanki toplantının sahipleri onlarmış gibi davranırlar. Neden? Çünkü toplantı tertipleyenler onlara bu havayı vermişlerdir. Siz olmazsanız olmaz. Bu ne güzel bir değerdir. Sahiden öyledir. Her toplantıya katılan ön koltuk sahipleri de hepsine yetişmeye çalışır ama beceremez.

02 Haziran 2010

YAŞASIN FUTBOL, YAŞASIN KALABALIKLAR!

YAŞASIN FUTBOL, YAŞASIN KALABALIKLAR!

Kuzum neler oluyor Allah aşkına?
Tamam, şampiyon olduk da sevincimizi ve kutlamamızı iki gün erteleyemez miydik? Acele edenleri anlayabilmiş değilim. O gün akşam vakti meydana baktım ve kocaman bir “Yuh!” çektim. Ülkemizde 6 askerimiz şehit edilmiş, gemilerimiz israil (Bilerek küçük yazılmıştır.) tarafından vurulmuş 16 şehit vermişiz ama meydanda kutlama var. Gündüz gözüyle hem de, havai fişekler atılıyor. Yok artık, kim yapıyor bunları, diye soran birçok insana ne söyleyeceksiniz merak ediyorum. Açıklamalardan bazılarını dinledim, şehitlerimiz var, Gazze gemileri vuruldu ve özellikle ilçemizden değerli bir insan esirler arasında haber alınamıyor bu acılar varken kutlama yapacağız siz taşkınlık yapmayın sevinin ama gürültü yapmayın. Oldu mu sizce? Babanız ölse düğüne devam eder misiniz? Anneniz ölse bayrama gider misiniz?

19 Mayıs 2010

AKIL TUTULMASI VE FUTBOL

AKIL TUTULMASI VE FUTBOL
Hiç sözü dolandırmadan söyleyeceğim…
Sevinecek başka adam gibi hiçbir şeyimiz yok ve sanırım ufukta böyle bir sevinç kaynağı da görünmüyor o yüzden en basit şeyleri bile abartarak kutluyoruz.
Her tarafı süslemek, en abartı şeyleri söylemek, lüzumsuz tonlarca para harcamak bunun kanıtı işte daha ne olsun. Mesele başkalarının başarılarını paylaşmak ve sahiplenmek olunca çok da başarılıyız. Kendi başarısızlıklarımızı ve kendi ataletimizi örtmenin başka bir yolu sanırım başkalarının sevincini sahiplenmek. 11 adam sahada başarılı olunca biz de başarılı sayılıyoruz. Hani Almanya yenilince biz de yenik sayıldık ya… Dalga geçiyorum elbette. Ne bekliyordunuz ki?
Bu ne abartıdır Allah aşkına?
O astığınız flamaların tanesi 100 TL.
Kaç tane saydınız mı?
Kim için bunlar, ne için?

22 Şubat 2010

AHMET ULUÇAY’A DAİR KIRIK DÖKÜK BİRKAÇ SATIR

AHMET ULUÇAY’A DAİR KIRIK DÖKÜK BİRKAÇ SATIR
(Ahmet Uluçay’a kapı aralığından bakmak.)
Bir dostun ardından…
Onun ünlü biri olması da ayrı bir zorluk. Herkes tanıyor onu! Yazmak zor. Hele ona haksızlık etmeden yazmak daha da zor. Ya ölümünün ardından yazmak?
Onun sanatını mı anlatmalıyım şimdi yoksa onunla ilgili anılarımı mı ya da hayatından bazı kesitleri mi? Onun hastalığından mı bahsetmeliyim, çektiği sıkıntılardan mı, imkânsızlığından mı, deliliğinden mi, hayallerinden, ümitlerinden, rüyalarından, annesinden, babasından, çocuklarından… Bilmiyorum ama hiç birini anlatmak bana düşmez. Onunla konuşur gibi yazmalı belki riyakâr cümlelerle. Belki trajediye dönüştürmeli, melankoli katmalı bu yazıya. Daha çekici olurdu o zaman, öyle ya!
Her şeyi bir kenara bırakıp mantıklı olmam gerekiyor. İnsanlar bir tek garantiyle doğuyorlar o da ölüm. Onunla son bir kez ölümle ilgili konuşmak isterdim ama hastalığının getirdiği hassasiyet buna müsaade etmedi. Bütün dostlarımla ölümü konuşurum. Kendi ölümümüzü. Onunla başkalarının ölümünü konuştuk.

19 Şubat 2010

Edebya Nedir?

EDEBYA Nedir?
100211
Aslında ilk merak edilen "edebya" isminin ne olduğu.
Edebin, edebiyatın başlangıcı olduğunu söyler eskiler ve bu ilke benim de takip ettiğim yoldur. "Edeb yahu!" derler yine eskiler karşılaştıkları edepsizlik karşısında. "Edeb yahu!" göndermesi var evet, ama hayır tam olarak o da değil. Bu gönderme elde dursun, hemen şunu ilave edeyim: Sefer Göltekin ile 2000’li yılların başında çıkardığımız bir dergiye isim ararken "Edebiyatın ülkesi" olsun bu dergi, diye düşünmüştüm bu ismi. Sonra karar verdik ve öyle oldu.
Eskiden beri yazıyorum.
Eski ne mi? Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, eskiden beri yazıyorum işte. İlk insandan beri yazıyorum. İlk insanla aynı düzlemde düşünüyorum anlamında.
Okuma yazma öğrendiğimde ilk yaptığım şey, düşündüğüm ama söylerken ifade edemediğim şeyleri yazının marifetiyle yeryüzüne indirmek oldu. (İlham Aliyev ile tanışmam daha sonradır!)
Dediğim gibi eskiden beri yazıyorum ama yazdıklarımı herkesle paylaşmaya başlayalı çok olmadı. 1994 yılında falan sağda solda yazmaya başladım. (Kamu kurumları rahat olsun komşumuzun bahçe duvarına yazdım hepsini.) Sonra gazeteler falan işte. Dergiler, dergiler, dergiler. Ah o dergiler.
Yeni yetme bir genç gelse, "Gazetenizde yazmak istiyorum." dese ve yaşadığı şehirle ilgili boyunu aşan laflar etse, garip gelir değil mi? Evet, bana da öyle geldi. Nitekim, sağ olsunlar Tavşanlı’nın Sesi'ne garip gelmemiş olacak yahut bana katlanmış olacaklar ki 2000 yılından beri yazıyorum orada. Orada yazdıklarım benim devamlılığım açısından çok etkili oldu. Devamlılık esastır yazarken. Yine nitekim gazetede yazdığım kısa öykülerden oluşan iki kitabım çıktı. Dahası, yayına hazır şeyler de oluştu işte. Şimdilik kendim okuyorum arada bir.
"Edebya" şimdi burada ve var.
Blog olarak yayına başladı. Madem dedim, dergi çıkarıp iflas ediyoruz teknolojinin imkanlarını kullanalım, değil mi? Kullandım. İşte burası kağıtsız bir dergidir, her dem matbaa makinesinin sesleri yükselir kodlarının arasından.
Gazetede yazdıklarımı, yorumlarımı, eleştirilerimi yayınlıyorum burada. Gazeteden farklı olarak burada video, ses ve renkli fotoğraf, grafik yayınlama gibi imkanlar da var. Bunları da kullanıyorum. Ticaret Odasının Kıvılcım dergisi için yaptığım röportajları da yayınlıyorum örneğin. Bazılarını sesli olarak yayınlıyorum ki okumayı sevmeyenler de buradan faydalansın.
Sadece yaşadığım yerin dertleri tasaları değil bütün bir insanlığın tasaları olarak bakıyorum burada paylaştıklarıma. Bir insanın sözlerini hapsettiğimde röportaj olarak geleceğe dair bir hafıza hücresini daha var ettiğimi hayal ediyorum.
Edebya bir blog evet. Kişisel bir blog olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ama değil. Burada alıntılar da var şimdilik az olmakla beraber. Birkaç zaman sonra burada değerli arkadaşlarımın da yazabilmelerini sağlamak istiyorum. Hatta delice bir hayal, dergiyi tekrar kağıtla buluşturmak istiyorum. İnşallah olur.
Bir mektup sıcaklığına ulaşana kadar yazmaya devam etmek istiyorum. Yazdıklarımdan sorumlu olduğumu bilerek yazmaya devam etmek istiyorum. İlahi hafızaya kaydedildiğini bilerek yazmaya devam etmek istiyorum. Çok aptalca gelecek size belki ama Orhan Veli nasıl yırtılan denizi dikiyorsa iş olarak, ben de yazdıklarımla hatırlatmak istiyorum önce kendime. Neyi mi? Nereden geldiğimi ve nereye gideceğimi ve bu ikisi arasında nerede nasıl durmam gerektiğini.
Yazdıklarım yazacaklarımın teminatı olamaz. İnsanoğlunun ne yapacağı belli olmaz zira. Dün bildiğim şeyin üzerine bugün daha fazla şeyler ilave etmiş olabilirim. Dün dağın eteklerindeyken bugün bir tepeyi aşıyor olabilirim ve hatta bir dereye de düşmüş olabilirim. İnsan ihtimaller örgüsüdür kendi bakış açısıyla. Bir tek garantimiz vardır doğarken, öleceğimiz gerçeği.
Bir şeyler yapmak lazım. Örneğin dua edebilirim. Tafsilatlı bir duadır belki edebya.

23 Ocak 2010

NEREDESİN UYKU?


NEREDESİN UYKU?
Düşünmek istemiyorum. Kafamda bir boşluk var ve bu boşluğu doldurabilecek bir “şey” aramıyorum. Merak etme duyularımı bile kaybettiğim bir an, içinde bulunduğum an. Merak etmekten bahsedebildiğimi görüyorum. Bu iyiye mi işaret yoksa başka bir duruma mı? Uykumun olduğunu zannediyorum. Zannetmek bile bir umut.
Hafif, çok hafif bir ağrı kafamın bir yanında. Hangi taraf olduğunu kestirmeye çalışıyorum. Ağırlık da diyebilirim. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Uykum var, belki uykum var. Yatınca uyuyamayacağımı iyi biliyorum. Yok, uyku hali değil bu. Boş boş bakmak, diye bir durumdan bahsedilir bazen. Acıklı bir anı anlatmak için de kullanılır bu, aşağılayıcı bir hali de. Acınacak halde miyim? Etrafımda halimi çözebilecek, yok, yahut halimin ne hal olduğunu merak edecek biri yok sanırım. Kendim bile düşünmek istemediğimi söylerken saçmaladığımın farkına kim varacak?

12 Ocak 2010

SOKAK KOROSU (Değirmencinin Kızı)

SOKAK KOROSU (Değirmencinin Kızı)
Akşam iner
İner perdeler
Akşamüstü ölme sakın!
Öldüğün görmezler.
Ali Semerci
Gürültü...
Yürüyebilmek için cebimde para olmaması lazım geldiğini düşünürdüm. Etrafımda bunca insan varken mutlu olabileceğimi de düşünürdüm. Yüzlerce aracın zihnimin yansımasına kurban gitmeleri de hoş. Buradan bakınca tepeler ne güzel görünüyor. Tepelerden bakılınca “Burayı” görüp görmediğimi bilemem. Bu şehri tam olarak bilmiyorum. Herkes gibiyim kaldırımlar üstünde. Herkes ben gibi değil tabi. Bunu onlar biliyorlar. Dahası hiç kimse hiç kimse gibi değil. Bu kaldırım üstündeyken, yürüyorken ya da bir şeyleri bekliyorken aynıyız aslında. Çınarın üstünden bakan bir kuş nasıl görüyor beni? Beni mi görüyor yoksa bizi mi? Biz bir gürültüden ibaretiz.
Caddeden yüzlerce araba akıyor, seyyar satıcılar bağırıyor, martılar çığlık çığlığa, deniz kımıldanıyor, rüzgar olmadık şeylere sürtünerek geçiyor, topuklarımız takırdıyor, kornalar yolu takip ederek dağılıyor, pantolonlar etekler hışırdıyor, telefonlar çalıyor, ezan okunuyor, insanlar aralarında konuşuyorlar, yerde bir poşet... Sağır olmaya imkan yok bu şehirde.

11 Ocak 2010

YAZI-TURA, KÖY-MAHALLE (KUMARI)

YAZI-TURA, KÖY-MAHALLE (KUMARI)
Kütahya Kumarı Köyü (Kumu arı) Mustafa Uysal

Kumarı Köyüne gitmeye karar verdiğimizde köyü internet yoluyla incelemeye çalıştım fakat çok fazla bilgi bulamadım. Öğrendim ki orası aslında Kütahya’nın bir mahallesidir. Bu bilginin ışığında düşündüm ki orası gittiğimiz diğer köylere benzemeyecek yani aslında köye bile gitmiyoruz. Kütahya merkeze bağlı bir mahalle yani, koca Kütahya Belediyesinin mahallesi. Üstelik bir de Kültür Bakanlığınca tescillenmiş 1000 yılını çoktan devirmiş meşhur kestane ağaçları var. Meşhur dediğime bakmayın internette adı çok yerde geçiyor sadece. Yani bütün bu bilgiler ışığında ben aslında gayet iyi şartlarda ve artık dışarıdan gelip gidenlerden bıkmış bir köyle karşılaşacağımızı düşünmüştüm.

07 Ocak 2010

SARUHANLAR KÖYÜ (TAHTA KAŞIKTAN EKMEK)

SARUHANLAR KÖYÜ
TAHTA KAŞIKTAN EKMEK
(Gediz/Saruhanlar Köyü Mustafa Uysal)
Köyün tamamının geçim kaynağı kaşık olan bir köye gider de nasıl heyecanlanmaz insan? İşte o gün (18.12.2009) heyecan içinde sabah yola çıktık. Alibey Aydın, Halil Oral ve ben artık köyleri her Cuma dolaşıyor sorunlarını, güzelliklerini, geçmişini, geleceğini velhasıl her şeyini kaleme almaya çalışıyoruz. Alibey Aydın aynı zamanda TRT televizyonunun Kütahya bölge muhabiri kamera ile kaydediyor TRT’de haber olabilecek şeyleri. Halil Oral köyün bütün ayrıntılarını not ediyor ve zaten okuyorsunuz hatta köyün türkülerini bile derliyor. Bu yönüyle tam arşivlik, ansiklopedik bir bilgi topluyor diyebilirim. Böyle bir ekiple köyleri dolaşmak ve samimi bir niyetle etrafımızı tanımak ve tanıtmak hoş bir duygu benim için.  

27 Aralık 2009

ÇALINMIŞ BİR KÖY; KIZILBÜK

ÇALINMIŞ BİR KÖY; KIZILBÜK
KIZILBÜK, BİR GARİP TECELLİ
Kızılbük Köyüne gitmeye karar verdik ve o gün gittik. (4.12.2009)
Kızılbük Köyünü buralardan birine tarif etmeniz gerekirse illaki Değirmisaz adını kullanmak zorunda kalıyorsunuz ki, bu bana çok tuhaf geldi hep. Neden böyle? Daha doğru olan soru şu olmalı: Niçin Değirmisaz Köyü Kızılbük Köyünün hakkını gasp etmiştir?
Ne demeye çalıştığımı ilerleyen satırlarda daha iyi anlayacaksınız. Kızılbük Köyünde ülkemizin tamamında bilinen bir kömür işletmesi vardı desem kimse bilmez. Değirmisaz kömüründen bahsetsem hemen bilirsiniz. İlginç olan şu ki aslında bütünüyle kömürün bulunduğu saha ve harabeye çevrilen yer Kızılbük Köyüdür. Kömür işletmesinin adı ve kömürün adı ise Değirmisaz Köyüne nispet edilmiştir. Sizce neden? Bana kalırsa 1928-1931 yılları arasında oradan geçen tren yolu ve oradaki istasyonun adı bu konuda çok etkili olmuştur. Aşağıdaki belgeye bakalım.

03 Aralık 2009

Ahmet Uluçay’la Sinema ve Edebiyat Üzerine (2005)


Ahmet Uluçay’la Sinema ve Edebiyat Üzerine (2005)


Sefer Göltekin ile Ahmet Ağabeyin bizi götürdüğü bir gençlik odasında yaptığımız röportaj. Aramızdan ayrılışından sonra... Bilmiyorum sanki bu konuşma burada olsa ne olur?

Ahmet Uluçay, son yıllarda en çok konuşulan isimlerden biri. Hatta onun adı henüz bir uzun metraj filmi yokken de çok konuşuluyordu. Bunları sinema ile biraz ilgilenen herkes biliyor. Onunla söyleşi yapacaksak, sadece röportaj için gelenlerden farklı olarak, hep yaptığımız gibi sohbet ortamında olsun ne olacaksa diye düşündük. Çünkü röportaj için gelenler sadece sineması ile ilgilendiler. Biz onun edebiyatla da ilgili olduğunu bildiğimizden konuyu bu merkezde tutmaya çalıştık.
-Sinemayla ne yapmak istemiyorsun abi?
-Sinemayla “bayağı sinema” yapmak istemiyorum. Her şeyin bayağısı olur; bayağı insan, bayağı kalem, bayağı çanta, bayağı boya, bayağı resim… Alçalmak istemiyorum hiçbir zaman. Hiçbir zaman insan avlamak amacıyla sinema yapmak istemiyorum. Kitleleri avlamak istemiyorum, bayağılaşarak.
-Peki bu güne kadar Türk Sineması bunu başaramadı mı? Ya da çok mu azınlıkta kalıyor?
Azınlıkta kalıyor maalesef. Türk Sinemasının namusunu yeni yeni Türk sineması yönetmenleri kurtardı.
-Kimdir onlar?
-Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Derviş Zaim bir de ben varım.
-Yani umutlu bakabiliriz geleceğe?

23 Kasım 2009

MEŞHUR KÜRECİ ELMASI



MEŞHUR KÜRECİ ELMASI VE ORGANİK ÜRÜNLER
Geçtiğimiz Cuma günü (20.11.2009) Emet'e bağlı Küreci Köyündeydik.
Gazetemizin sahibi Alibey Aydın ve yazar arkadaşlarımdan Halil Oral
Ağabeyle birlikte Küreci Köyünden olan Mehmet Aydoğan Beyin de
katılımıyla oraya gittik. Mehmet Aydoğan Bey daha öncesinde bize
Küreci Elmasından defaatla bahsetmiş ve artık Küreci Elmasının tekrar
eski günlerine dönmesi gerektiğini söylemişti. Biz de biraz araştırma
yapınca gördük ki Küreci Elması hakikaten bu yörede meşhur elma
çeşitlerinden biridir. Hatta Balıkesir'e kadar bu bölgede Küreci
Elması satılırmış. Köylüler elmalarını hayvanlarıyla, trenle ve o
dönemin çeşitli ulaşım araçlarıyla her yere götürüp satmışlar.
Çocukluğumdan hatırlıyorum iki elma bahçesi vardı dedemin ve o elma
ağaçlarından bazıları Küreci Elmasıydı. Onların tadı daha başkaydı.

16 Kasım 2009

ACİL SERVİS CAN ÇEKİŞİYOR!


ACİL SERVİS CAN ÇEKİŞİYOR!
Tavşanlı'da bulunan iki hastane birleştirildi. İyi oldu, kötü oldu...
Görüşler farklı farklı.
Bu konudaki görüşümü bildirmek için değil bu yazı.
Birleşme gerçekleşince hastane ismi de teke inmiş oldu. Yukarıdaki hastane A Blok eski hastane B Blok olarak adlandırıldı.
İlk yapılan işlerden biri de  A bloktaki acilin kapatılması oldu.
Neden kapatıldığına dair bir fikrim yok. Daha önce çalışıyordu.
Şimdi bu bilgiler ışığında alınan neticelere bakalım: Tek acil çok zahmet.

13 Kasım 2009

SORULAR ÖRGÜSÜ


SORULAR ÖRGÜSÜ
-Başkaları konuşurken dinlemeyi sever misin?
-Nasıl bir soru bu?
-Çok basit bir soru, yani başkaları konuşurken dinler misin, diyorum?
-Kendi konuşmalarımı dinlemek gibi bir adetim yok.
-Başkalarınınkini?
-Evet, dinlerim yoksa anlaşamayız, değil mi? Meselâ şimdi seni dinliyorum ve bunu sevsem de sevmesem de anlaşabilmek adına yapmalıyım.
-Bunu sormuyorum.
-Biri konuşmazken nasıl dinlerim o halde?
-Soruları benim sorduğumu zannediyordum.
-O, amerikan filmlerindeki repliklerden biri sanırım.
-Kelime oyunu yapma da cevap ver!
-Oyuncak olan kelimeler değil aslında kelimelerin muhatapları.
-Aşk olsun, ne demek istiyorsun şimdi?
-Önce sen söyleyeceksin.
-Neyi?
-Ohoo! Başa döndük.

DANDİNİ DANDİNİ DASTANA!


DANDİNİ DANDİNİ DASTANA!
Müzik olmasaydı, kültürel zımbırtı, anma pıtırtısı, kutlama şeyi, şenlik filanı falanı... Daha bilmem ne kadar faaliyet, ne olurdu acaba? Bilmem ne toplantısı yapılıyor hemen öncesinde müzik. Parti toplantıları bile artık müziksiz olmuyor. En kallavi kültür adamlarımız da anma toplantılarını artık müziksiz yapamaz oldular.

Ne kardeşim, faaliyet yapmayı mı beceremiyorsunuz yoksa halkınız mı müzikten başka bir şeye ilgi göstermiyor? Müzik adamlarının düşürüldüğü durum bir yana, bunca faaliyet de koftiden şeyler olmaktan ileri gidemiyor. Müzik, ne için icra edilir sonra, dinleyici açısından, müzik, ne için dinlenir? Müziğin de suyunu çıkarıp posasını ineklere mi atacaksınız? Yakında bu olacak, demek istiyordum gördüm ki, o da oldu ve inekler bile yemiyor artık.

12 Kasım 2009

KÜÇÜK BİR İÇ KONUŞMA


KÜÇÜK BİR İÇ KONUŞMA
İyi bir hikayeciyseniz, insanların yüzüne bakmaya ve anlattıklarını dinlemeye korkarsınız. Onların hikayelerinin sizin hikayenize girivermesinden ürperirsiniz. Oysa onlar, kendi yaşadıklarının ya da anlattıklarının pek kolayca hikayeye dönüşüverecek şeyler olduğuna inanırlar. Hikayelerin şimdiki zamanı umursamadığını düşünürüm. Hikayenin zamanı, ya geçmişi ya da geleceği ilgilendirir. Geniş zaman bile kötü dikilmiş bir elbise gibidir hikaye için.
Dostlarımın, tanıdıklarımın yüzüne bakarken hikayelerini satın alıyor değilim, ödünç de almıyorum. Artık onlar benim hikayem oluyorlar. Onları alıp mahzenimde biriktiriyorum. Ne zaman ki artık küflü kokularıyla kendilerini ortaya çıkarmaya başlıyorlar, işte o gün içimi titrete titrete kokularını burnuma çekiyorum.
Mahzenimde çürüyüp kaldıkları da oluyor bazılarının.
Güzele, güzel olduğu için; elmaya, tatlı olduğu için; çocuklara, hayat verdikleri için; paraya, gerekli olduğu için; toprağa, güvendiğim için bakıyorum... diğerleri gibi.

MASKELİ BALO


MASKELİ BALO
Dünyanın en güzel ve çirkin ülkelerinden birinde maskeli balo tertiplendi. Baloya katılanların listesi aşağıdadır:
Bay fare, bayan fare.
Bay sıçan deliği, bayan sıçan deliği.
Bay tilki, bayan tilki.
Bay lağım bakterisi, bayan lağım bakterisi.
Bay soluyan köpek, bayan soluyan köpek.
Bay çiğ domuz eti, bayan çiğ domuz eti.
Bay şeytan, bayan şeytan.
Bay sapık, bayan sapık.
Bay hırsız, bayan hırsız.
Bay taş, bayan taş.
Bay adi, bayan adi.
Bay kopuk, bayan kopuk.
Bay cani, bayan cani.

05 Kasım 2009

Mehmet Güleç Röportajı


Mehmet Güleç Röportajı
30 Temmuz 2007 Pazartesi Güleç Kimya tesisleri…
Mustafa Uysal- Mehmet bey öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
Mehmet Güleç- Ben 1937 Tavşanlı –öz ve yerlisi- doğumluyum. Tavşanlı’nın bir çocuğuyum. İlkokulu bitirdikten sonra okuyamayacağımı anladıktan sonra ticari hayata atıldım. Başarılı olabilmek için çocuk yaşta hayaller kurdum. Neler yapabilirm, neyi başarabilirim ve bugünkü uğraşı yaptığımız işte karar verdim.
MU- Güleç hayallerle başladı, dediniz. Nerden, nasıl başladı ve ileride böyle bir konuma geleceğini düşünüyor muydunuz?
MG- Askerliğimi yaptıktan sonra çocuklarımın istikbali için bir yatırım gerekiyordu. Bu yatırımla Tavşanlı’da olmayan bir şeyi başarmak istiyordum. Tavşanlı’da o zamanlar sadece kilit, sobacılık ve leblebi gibi şeyler vardı. Nakliyecilik daha yeni yeni başlıyordu 1960’lı yıllarda. Bunların her birinde kendimi denedim. Bu işler beni ruhen okşamadı. Öyleyse ne olması laızım, bu temizlik sektörü kafama takıldı ne olabilir arabaların saf suyu akü asidi o zamanlar böyle şeyler bilinmiyordu. Bir kimyager arkadaşım vardı. Bu termik santralinde çalışıyordu. Onunla beraber el ele vererek ilk atılım saf suyla oldu arkasından akü asidi oldu ve çamaşır suyu tuz ruhu bu tür şeyler 60’lı yıllarda hiç mi hiç bilinmiyordu bölgemizde. Bunların faydalarını araştırdık. İlerisi için aydınlık olacağına inandık. Nasıl bir şey yaparsak başarılı oluruz onları projelendirdik. Teker teker yatırıma girdik.

04 Kasım 2009

BİRLİKTE RAHMET AYRILIKTA AZAP VARDIR


TTSO Başkanı Davut Efe İle Röportaj
“BİRLİKTE RAHMET AYRILIKTA AZAP VARDIR.”
Mustafa Uysal: Sayın başkanım yeniden seçildiniz ve artık ikinci döneminiz. Nasıl bir hedefle başladınız ikinci döneminiz için ve ne gibi gelişmeler oldu?
Davut Efe: Birinci dönemimizi biliyorsunuz, üniversitemiz ve OSB ile alakalı çalışmalarımız oldu. Üniversitemize 1000 öğrenci kapasiteli bir bina yapıp teslim ettik. 93-94’lerde kurulan OSB’mize de sahip çıktık. Bütün ihalelerini yaptırdık. Bilindiği gibi işte belli bir yere geldi. Gereken yapıldı. Altı yedi ay sonra burası bitmiş vaziyete gelecek zaten. Yatırımcılardan da müracaatlar var ama şimdilik imzaladığımız bir şey yok. Orta ölçekli yatırımcılardan da müracaatlar var. Bunları da değerlendireceğiz. Gıdacılar, tekstilciler vs. gibi ada ada yerleştirmeye çalışıyoruz. Şu an yeterli sayıda müracaat olmadığı için bu çalışmalar için zamana ihtiyacımız var tabi. Yani yavaş yavaş OSB bir yere geldi. Diğer yandan odamızla ilgili sosyal yönden yapılması gerekenleri yapıyoruz yine. Hizmet kalitemizi artırıp üyelerimize en iyi hizmeti veriyoruz. İSO belgemizi de aldık. Odamızı geçmiş dönemlere kıyasla bir yerlere getirmeye çalıştık. Yapmaya çalıştığımız en önemli şey aslında, geçen dönemle birlikte, sivil toplum örgütleriyle beraber hareket etmek oldu. Hatta bunun içine siyasi partiler de dâhildir. Tavşanlı için ne yapılabilir sorusunun cevaplarını aradık. Tavşanlı hepimizin. Platformlar oluşturduk. Oluşturma sebebimiz de şu: Bizim bilmediğimizi onlar biliyorlar, bizse bildiklerimizi paylaşalım. Ortaya çıkan netice hepimizin olsun. Bunu da başardık dört yıldır beraber hareket ediyoruz. Dahası gazete çıkarıyoruz, dergi çıkarıyoruz… Bunları da paylaşıyoruz. Oda olarak bencillik yapmıyoruz. Belediye ile kaymakamlıkla çalışmalarımız bellidir. Şu anda da MOBESE (Mobil elektronik sistem entegrasyonu./ Kent Bilgi ve Güvenlik Sistemi) ile uğraşıyoruz mesela.

20 Ekim 2009

KADIN VE CAMİ, DENEME BİR, İKİ


KADIN VE CAMİ, DENEME BİR, İKİ
Hatırlayacaksınız, “Sorularım var kim cevaplayacak?” diye sormuştum. Cevap almayı uzun süre bekledim. Birkaç cevap geldi. Sağ olsunlar. Özellikle kadınlar ve cami hususunda aldığım uyarılar vardı. Soruları değerlendirmeye oradan başlayalım istiyorum hem ilçemizde bu yönde bazı gelişmeler de oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı ülke çapında kadınların Cuma namazlarına gelebilmeleri için camiler tayin edilmesini istedi. İlçemizde de Arifağa ve Yeşil Camii kadınların Cuma namazına gelebilmeleri için uygun yerler olarak belirlenmiş. Bu gelişmeye sevindim. Diyanet nihayet böyle bir gerekliliğe inanmış.
Aslında şöyle bir durum da var: Ne büyük lütuf! Erkek egemen Müslümanlar lütfetmiş de kendi hakları olan camileri kadınlara da açmışlar. Vay ne büyük bir lütuf. Ne kadar tuhaf olduğunu siz de fark etmiş olmalısınız. Neden tuhaf? Ee, cami erkeklere aittir. Erkekler hakkınızı savunun. Onlar camiye gelirlerse hatta çocuklardan sonra hemen erkeklerin arkasında hem de aynı mekânda saf tutarlarsa, hatta cami avlusunda erkeklerle karşılaşırlarsa ne olur hiç merak ettiniz mi? Kıyamet kopar, ahlaksızlık olur! Zina olur! Edepsizlik olur, terbiyesizlik çıkar, rezalet olur, skandal patlar?!
Öte taraftan cuma pazarında gezenler, cumartesi günü pazarda dolaşanlar, marketlerde, bayramlarda kalabalığın içinde sıkışanlar, konserlerde meydanda konserve kutusundaki gibi iç içe duranlar, bütün sosyal ortamlarda erkekler gibi kendine güvenleriyle aramızda bulunanlar bizim kadınlarımız değil. Onlar o günlere özel uzaydan iniyorlar!

15 Ekim 2009

Ne Yazsam



Ne Yazsam
Ne yazsam başımı belaya sokuyor. (Bala: İmtihan, deneme)
Ne yazsam birinin bam teline rast geliyor.
Ne yazsam arkasında bir bit yeniği var sanılıyor, hâlbuki ben, o kadar zeki biri değilim.
Ne yazsam satır satır taranıyor. (Ciddiyim.)
Ne yazsam biri, kendine yazılmış gibi kabul ediyor.
Ne yazsam, hele yazı yazmak canım çekmediği zamanlarda, batıcı şeyler yazmış oluyorum. Böyle olsun istemiyorum.
Ne yazsam yazmış olmak kesmiyor, dahası da olsun istiyorum, kenarlarına şerhler düşmek istiyorum ama şerh geleneği kalkalı asır oldu ve artık hiç kimse o kadar anlayışsız değil!
Ne yazsam beni bunaltıyor. Kışın ortasında yazdığım ancak şimdi terletiyor. Ne illet bir durum.
Ne yazsam dostum azalıyor. Amiri, memuru, bakkalı çakkalı, siyasisi siyasetsizi bozuluyor. Şu yazıda şeytan tüyü var.
Ne yazsam bir şeye benzemiyor aslında, bir tek okuyucum var ve o da okurken “Okuyor!”
Ne yazsam da yazsam, diye kıvrananlara özeniyorum!
Ne yazsam birilerini övemiyorum. İleri boyutlarına yalakalık denilse de illa birini öven yazılar yazmalıyım. Zaten yazı iki sebepten mi yazılır mıymış neymiş: Biri sövmek, biri övmek için! Vallahi yalan, benimki kurmacadan ibaret.
Ne yazsam içime sinmiyor. Ne mi yapıyorum, hemen gazeteye veriyorum. (Dışıma atıyorum yani! Ohoo, işimiz var, esprileri anlamıyorsunuz ki!)

07 Ekim 2009

YALAN!


YALAN!
Mesaj olarak K.Kerim ve Hadisler varken Efendimiz (S.A.V.) niçin tekrar böyle bir yola başvursun yahu? O zaman her uyuyana mesaj gelir ve bize bırakılan sımsıkı ip dağılır.
Bu mesajı iletenler affedilecekmiş, işe bak! Kur'an'ın mesajını ileten mü'minler var zaten. Bu mesaj da nereden çıktı?
Efendimizin niçin Allah katında yüzü kalmasın? Niçin? Ayette diyor ki, (NİSA    80.) "Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!"
Bana sorarsanız bu herif uyumasın bir daha, salakça rüyalar görüyor :)) (Onun ismini kullanarak yapılmıştır muhtemelen ya da böyle biri hiç yoktur.) Zaten hep uyuduğumuz için görüyoruz böyle rüyaları. Şu mesaj bana yine gelecek, çocuklarıma da gelecek eminim. Gönderdiğiniz için teşekkür ederim. Ben de bu mesajı çöp kutusuna gönderiyorum.
Bu kadar yermin eden birinden şüphe etmiyorsanız kimden şüphe edeceksiniz? Şu metni tahlil edin önce. Hiç Efendimizin sözlerine benziyor mu, onun hayattayken anlattıklarına benziyor mu? Efendimizin üslubuna benziyor mu? Bu kadar mı az tanıyoruz onu? Ölenlerin istatistiki bilgilerine bakın, komik olmayın!
Arkadaşlar spam mesajların nice hileli yolları var, bu da onlardan biri işte.

30 Eylül 2009

KATİL YOL KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR. OLSUN, ZATEN ONLAR KÖYLÜ


KATİL YOL KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR. OLSUN, ZATEN ONLAR KÖYLÜ
Önce size bir bilmecem var. Bakalım aşağıdaki tariflerden yola çıkarak bahsi geçecek olan şeyleri tahmin edebilecek misiniz?
20 cm. derinliğinde 2 metreye 1 metre genişliğinde.
Bazı yerlerde 30 cm. derinliğinde 1 metrekare genişliğinde.
İçine çocuk gömseniz sığar.
Yağmur suları ile dolduğunda pis bir kovboyu temizleyecek kadar su birikir; küvet misali.
Yüzme bilmeyen çocuklarınıza yüzme öğretebileceğiniz derinlikte olabiliyor yağmur yağdığında.
Ufak çaplı bir makam koltuğu sığacak kadar derin ve geniş. Koltuğunuzu oraya gömebilirsiniz. Siyasi mezarlık olacak kadar çok üstelik.

27 Eylül 2009

KİBRİTİ OLAN YOK MU?

KİBRİTİ OLAN YOK MU?


Tarih her şeyi açıklamıyor bazen.

Niçin sever Ahmet Ayşe’yi ve niçin Mehmet, Ahmet’le Ayşe’nin oğlu olarak dünyaya gönderilmiştir? Tam da o gün, niçin buzağılamıştır topçu yüzbaşının ineği? Niçin Eylül isimli çocukları görürüz de aklımıza gelmez eylülde harpsizlik.



Eylülde zihinleri damgalı insanlardık ve yine eylülde elleri damgalı insanlardık. Evi pranga, mahallesi pranga, yolu-izi pranga, memleketi baştanbaşa pranga… Sarı saç mavi göz… Kara kaş, kara göz… Hep mi aynı yerden geldik? Hep mi esiriz? Hep mi böyle kalacak?

21 Eylül 2009

Şehr-i Mülayim

 Şehr-i Mülayim

Bir gelinin bohçasında geldin,
Öyle narin, öyle ince, öyle saf.

Al yeşil donandı bu bahçeler,
Ne gecedir bu ne bitmez zifaf.

Bu çorak bahçeye bir gül oldun,
Bir güle bin bülbül etti tavaf.

Ne altında ne üstünde cennet,
Öyle ki yerin gülşen-i araf.

Desem ki sana "Sen şehr-i yarsın."
Bağdat’tan gelir cevap “El insaf!”

05 Eylül 2009

FESTİVAL KAPSAMINDA ETKİNLİK TEKLİFLERİ

 FESTİVAL KAPSAMINDA ETKİNLİK TEKLİFLERİ
Gelecek Dönem Yapılabilecek Projeler:
Tavşanlı Araştırmaları: Tavşanlı’nın her yönüyle araştırılması.
Tavşanlı’nın kimliği, yapısı, tarihi, coğrafyası, iş gücü, iş imkanları… Araştırma konuları belirlenir ya da serbest bırakılır ve belirli kalıplar içinde araştırma istenir. Araştırmacılara önceden ödüllü olduğu bildirilir ve ödüller açıklanır. Her yıl festival kapsamında uygun bir zeminde halka sunulur ve ödül töreni yapılır.
Faydaları: Belediyenin ya da siyasilerin ufkunu açacak araştırmalar ve çalışmalar ortaya çıkabilir. Tavşanlı’nın önünü açabilecek bilgiler ortaya çıkabilir.
Tavşanlı Belgeseli: Amatör veya Profesyonel belgesel çalışması.
Ödüller ve şartlar önceden ilan edilir, ilk zaman katılım az olsa bile ilerleyen zamanlarda insanların büyük ilgi göstereceğini düşünüyorum.
Faydaları: Tavşanlı’nın görüntü arşivi olur. İlerleyen zamanlarda daha başarılı çalışmalar ortaya çıkar ve genel medyada yer alabilir. Başka festivallere katılır yapımlar. Araştırmacılar için kolaylıklar olur.
Fotoğraf Yarışması: Tavşanlı fotoğrafları…
Yine yarışma önceden duyurulur ve geleneksel hale getirilirse katılım ve ilgi büyük olacaktır. Hatta bu yarışma bu yıl da yetişebilir. Yarışma dereceleri ve ödülleri açıklanır, katılım şartları açıklanır, sonuçlandırılır ve festival günlerinde göz önünde bir yerde sergilenir. Festival sonunda da ödüller verilir.
Faydaları: Tavşanlı’nın fotoğraf hafızası genişler. Teknik anlamda çok iyi fotoğraf arşivi olur. Genel anlamda Tavşanlı’nın birçok değeri de fotoğraflarda yer alır.
Bu yıl yapılabilecek olanlar.
Bisiklet gösterileri ve yarışı.
Festival açılışında ya da başka bir günde meydanda trafik durdurularak meydanın etrafında belirlenecek bir parkurda kategorilere ayrılmış bir bisiklet yarışı düzenlenebilir. Halkın çok ilgisini çekecektir. Katılım için duyurular yapılabilir. Gerekli önlemler alınır.
Satranç Turnuvası:
Profesyonel anlamda bir turnuva Satranç Federasyonundan diğer satranç ilgilerine kadar bir çok ilde ve ilçede ilgi çeker hale getirilebilir. Hatta ilerleyen yıllarda ünlü satranççılar getirilip dışarıdan da ilgi toplayabilir festival.
Film gösterimleri: Açık havada ya da kapalı alanda festival kapsamında anlamlı filmler halka sunulabilir. Halkın böylece daha dolu bir festival yaşaması sağlanabilir.
Leblebi yarışmaları:
Leblebi Toplama yarışı: (Bu yarışma şekli ilk akla gelen halidir, geliştirilmeye müsaittir.) Halka açık meydanda yapılabilir. Katılımcıların –daha çok çocuklar, iyi bir ödül olursa katılım artar- sadece iki parmakları kalacak şeklide parmakları koli bandı ile bağlanır. Ve yere serpilecek leblebilerden en çok kimin toplayacağına bakılır.
Bir tabak leblebi tozu içindeki nesneyi bulabilme yarışı.
Leblebi yeme yarışı: Yarışmacılara belirli miktarda leblebi verilir. Belirli süre içinde kim bitirir ya da en çok yerse yarışı kazanır. Bu tip yarışlar konserlerden önce olursa daha çok ilgi çeker ve iyi bir ödül yarışmaya katılımı artırır.
Leblebi havuzu:
Havuz, tepe noktasına 5 cm kalana kadar başka bir dolgu maddesi ile doldurulup üzerine komple leblebi serilir. Hoş bir görüntü elde edilebilir. Leblebiye dikkat çeker. Ya da doğrudan havuzdaki suyun üzeri leblebi ile kaplanır.
Bütün bu ilginç görüntüler doğru şekilde haber yapılırsa yaygın medyada festivalden sıkça söz ettirmek mümkündür. Bu iş için Ramazan Cin’den yardım alınabilir.                                      
    30.7.2007
Mustafa Uysal


03 Eylül 2009

Susmuyorum, Siz Duymak İstemiyorsunuz


Susmuyorum, Siz Duymak İstemiyorsunuz
Alternatif Radyo susuyor, şövalye, ne oldu sustunuz mirim, yalakalar konuşun türü terbiyesiz ve medeniyetten yoksun salvolardan usandım.
Elinize bir koz geçtiğini zannettiğiniz anda bile zulüm yapmaya ne kadar hazırsınız.
Beylik verilese neler olur merak etmiyorum artık.

İnsan her zaman konuşarak anlaşmaz. Susarak da bir şeyler anlatır anlayanlara.
Terbiye sınırlarını aşındırmadan konuşamayacaksanız, lütfen bana yazmayın. Eleştirinin hür ülkesinde, sağa sola kirli şeyler atarak gezecekseniz hiç girmeyin.
Alternatif Radyo susuyor diyorsunuz, bugüne kadar eleştirilen bütün konulara birinci ağızdan başkanı çağırarak cevap verdirmedik mi?

01 Eylül 2009

ÇİMNETO FABRİKASI RÖPÖRTAJI



ÇİMNETO FABRİKASI RÖPÖRTAJI
Çimento fabrikasının yetkilileri ile bir röportaj isteğim olmuştu. Bunu TTSO Kıvılcım dergisi için yapacaktım ve bir vesile ile kendilerine ilettim. Onlar da memnuniyetle karşıladılar. Sonrası gelmedi. Üzerinden bir mevsim geçti. bu soruların cevaplanmayacak bir tarafı var mı sizce?
Aşağıdaki sorular aslında tam olarak teslim ettiğim sorular değil. Kızdığım, önemsenmediğim için bazı ilaveler yaptım. Soru olmaktan çıkıp yorum haline geldiler. Sayın yetkililer adına sakın siyasiler cevaplamasın lütfen. Artık kusura bakmayın. (Nerede, kimde?)

-Al Quahir bize anlataır mısınız?
-Hammadeniz nedir ve nerelerden temin edeceksiniz?




-Yakıt olarak ne kullanacaksınız ve nerelerden temin edeceksiniz?
-Çimento ihrac eden bir ülkeyiz... 2001'den beri Avrupa'nın en büyük çimento ihracatçısı Türkiye... Büyük firmalar var onlarla nasıl rekabet edeceksiniz, ürün kaliteniz ne olacak? Bu ne anlama geliyor yani gelişmiş ülkeler çimento üretmiyorlar mı?

25 Ağustos 2009

Muhammed El Adil Röportajı

Muhammed El Adil Röportajı
Muhammed El Adil
Geçtiğimiz aylarda Tavşanlı büyük bir projenin ev sahipliğini yapmıştı Kütahya ile birlikte. Bu projenin taraflarından biri olan Tasca başkanı Sayın Muhammed Adil ile bu konu üzerine telefonla kısa bir konuşma yaptık. O konuşmayı sunuyorum size.
Mustafa Uysal: Muhammed El Adil kimdir, ne iş yapar lütfen biraz kendinizden bahseder misiniz?
Muhammed El Adil: İsmim Muhammed Adil Tunusluyum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, uluslar arası ilişkiler uzmanıyım. Tasca (Türk-Arap Bilim Kültür Sanat Derneği) başkanıyım. Türk-Arap ilişkileri ve Türk Afrika ilişkileri üzerine bilimsel araştırmalar yapıyorum. Bu konular üzerine danışmanlık yapıyorum. Türk dünyası ve Arap dünyası ile ilgili kurum ve kuruluşlara danışmanlık hizmetleri veriyorum.

21 Temmuz 2009

CEZAYİR’DE BİR LEBLEBİCİ

CEZAYİR’DE BİR LEBLEBİCİ
Tavşanlı Ticaret ve Sanayi Odası Salonu
Çukurköylü bir leblebi ustasının yabancı bir ülkede yaşadıkları…
Mustafa Uysal- Sizi tanıyabilir miyiz?
Hüseyin Kahraman- İsmim Hüseyin Kahraman. 1966 Tavşanlı Çukurköy doğumluyum. 20 yıldır leblebinin içindeyim. Baba mesleğimiz.
MU- Çukurköy’de kaç yıl leblebicilik yaptınız?
HK- Kendi imalatım olarak, 1982’den işte 2005’e kadar leblebicilik yaptım.
MU- Cezayir’e gitme sebebiniz nedir, burada leblebicilikte ne gibi sorunlar yaşadınız?
HK- İşlerim biraz bozuldu sonra leblebi üretimi için gereken şartlar

ağırlaştırılmıştı. Gayri sıhhi müessese şartları (GSM) ağırlaştırıldı. Bir yerde nasip oldu bu iş. Kendim istemedim Cezayir’e gitmeyi. Tamamıyla tesadüf oldu. Şimdi benden önce oraya iki tane Denizli'den usta gitmiş leblebi yapamamışlar. Orada beyaz nohut var kırmızı yok. Çorum'dan birine soruyorlar işte, Türkiye'nin iyi leblebi ustaları Tavşanlı'da olur siz Tavşanlı'dan usta götürün diyorlar. O da bana denk geldi.
MU- Cezayir'de ne tür bir firmada işe başladınız? Leblebi mi üretiyorlardı?
HK- Yeni kurulan bir firma, doğrudan leblebi üretmek üzere gittik oraya.

13 Temmuz 2009

SORULARIM VAR, KİM CEVAPLAYACAK?


SORULARIM VAR, KİM CEVAPLAYACAK?
Soru 1: Kadınlar niçin camiye gelmez?
Soru 2: Niçin imamlar toplum önünde ödüllendirilmez ve hep olumsuz haberlerle anılırlar?
Soru 3: Namazlarımızın sünnetlerini niçin camide kılarız?
Soru 4: Camide namaz harici bir şey yapmak yasak mıdır?
Soru 5: Neden namazlarımız askeri tören havasında kılınıyor?
Soru 6: Neden camide konuşmayız, şakalaşmayız, gülmeyiz, önemli meselelerimizi müzakere etmeyiz?
Soru 7: İmamlar neden ezan okumazlar ve neden vaaz vermezler? Bu yeteneklerini unuturlarsa ne olacak? Hutbeler neden yazılı emir gibidir?
Soru 8: İmamların hutbeleri günlük meselelerden irticalen yapmaları ayıp mıdır?

30 Haziran 2009

"AZ SONRA BAŞLIYOR." DEĞİL "TAM VAKTİNDE BAŞLAYACAK!"

"AZ SONRA BAŞLIYOR." DEĞİL "TAM VAKTİNDE BAŞLAYACAK!"

Saat 21.30 oldu hala başlamadı.

Oysa davetiyede 20.30 yazıyordu.

Salon dolmadığı için mi, yoksa beklenen önemli kişiler gelmediği için mi başlamadık?

Yoksa, yoksa hazırlıklarınızı bitirmediniz mi?

Hem bizi çağırdınız hem de hazırlık yapmadınız mı?

Niçin ülkemde hiçbir toplantı tam vaktinde başlamaz?

Bir tasavvuf ehlini duymuştum. Belirlenen saatte sohbete başlar ve o saatten 5 dakika sonra da kapıları kapattırırmış. 5 dakikalık geç kalma hakkınız var, ne olur ne olmaz. Buraya gelmek için gönül vermiş birisi zaten geç kalmamak için elinden geleni yapar ve gelir. Çok istediği halde gelemediyse de önemli bir mazereti vardır.

Bu tutumu çok seviyorum.

Tersinden bakalım.

Bir toplantı tertip ediyorsunuz.

Başlama saati geçeli 45 dakika oluyor henüz başlamıyor.

Salon dolmamış daha. Önemli kişiler gelmemiş. Hazırlıklar bitmemiş.

Boş verin.

Oraya geç gelen kişi zaten öylesine gelen kişidir. Sizin onunla işiniz olmaz. Zaten onun da toplantıyla doğrudan ilişkisi yoktur.

Niçin tam vaktinde gelmiş kişilere zulmediyorsunuz?

Bazen de önemli adamlar gelmediği için başlamaz. Organizasyonunuz şayet halk için değil de özel olarak yöneticiler içinse bilemem, o zaman sonuna kadar bekleyin yöneticileri. Bizi niye karıştırıyorsunuz? Alkış mı lazım alın bir alkış makinesi tepe tepe kullanın.

Bir keresinde yakıcı güneş altında tam tamına 1,5 saat beklediğimi hatırlıyorum. (Ne bir keresi gittiğim çoğu organizasyonda böyleydi.) İlla büyük kişi gelecek ondan sonra başlayacak.

Şart mıdır? Elbette hayır.

Gelip ne yapacak? Bir konuşma yapacak, varsa plaket falan…

Geldiğinde yapsa olmaz mı? Yahut geç geldiği için bir kenara geçip otursa.

Asıl olan hak gasp etmemekse buna benzer olmalı değil mi?

Yöneticilerimizin her türlü naneye davet edilmeleri ve gitmedikleri zaman da gönül koyulması da ayrı bir garabet zaten! Her yere davet ediyorsunuz. Onlar bizi yönetecek kişiler lütfen bırakın da işlerini yapmak için vakitleri olsun. Mecburen gitmesi gereken yerlerden sonra size geleceği için beklemek zorunda kalıyorsunuz. İlla davet edecekseniz, davetiyeye yazın deyin ki: Tam olarak 11.00’de başlayacaktır. Ardından da, geç kaldığında, bir telefon açıp efendim biz başlıyoruz gelince haberdar ediniz, yeriniz, konuşmanız falan ayrıldı, diye duruma göre bilgilendirirsiniz.

Davet edilen yöneticiler açısından da durum anlaşılabilir. Onlar çok yoğun bir mesai ile çalışıyorlar. Yapmaları gereken resmi işlerinin yanında, her gün bir yemek, bir davet, birkaç toplantı, açılış, düğün… Emin olun kendimi onların yerine koyuyorum ve işin içinden çıkamıyorum. Onların yapacağı şey de şu olmalı: Sağlam bir not defterleri olmalı. Geç kalmaları ihtimali kuvvetlendiği anda organizasyon sahibini arayıp geç kalacaklarını bildirmeleri ve onların beklememelerini söylemeleri gerekiyor. Mazeret bildirmelerini de beklemiyorum, çünkü devletin işlerinin nasıl yürüdüğünü biliyorum. Şu da var ki, verilen söz mutlaka yerine getirilmelidir. Yahut kesinlikle söz verilmemesi gerekir. Çünkü verdiğiniz her söz sizi ebediyete kadar bağlar. Bu konuda yöneticilerimizin herkesçe bilinen prensipler geliştirmesi ve uygulaması gerekiyor. Hafta içinde açılışa çağrılmasınlar, düğüne çağrılmasınlar örneğin…

Gelelim diğer kısma…

Tertip ettiğiniz şeyi ne için tertip ettiğinizde samimi misiniz Allah aşkına?

Kim için yaptığınızdan emin misiniz? O beklettiğiniz insanların vaktinin kıymetli olmadığından emin misiniz?  

Kendi kendime karar aldım artık geç başlayan bütün etkinlikleri terk edeceğim. 5 dakikalık bir müsamaha ile terk edeceğim. Siz de öyle yapın ki, vaktinde başlamayı öğrenelim. Vaktinde başlamayan hiçbir şey, benim için başlamamıştır. Öyleyse orada olmamın bir anlamı yok. Lütfen bundan sonra davetiyelerinize yazınız: Tam olarak 18.00’de başlayacaktır, lütfen geç kalmayınız. Geç kalacaksanız lütfen bildiriniz. Lütfen bunu yapın. Bırakın sallana sallana gelecek olan gelmesin. Salonunuzu o tip adamlar doldurmasın. Ne anlatacaksınız kibirli insanlara? Onlara sorarsanız camiye de kendi istedikleri zaman gitsinler ve imam bütün cemaati bekletsin isterler. Sizi önemseyip vaktinden önce gelen bir tek insan varsa o size yetecektir.

Evet, haklısınız katılmayı çok istediğim halde geç kaldığım yerler oluyor. İnsanoğluyuz, olabiliyor. O zaman ne yapabilirim? Eğer kapı hala açıksa, sessiz bir şekilde en kuytu köşeye geçer otururum. Hiç kimsenin benim geldiğimden haberi olmaz ve ben böylece geç kaldığım için kızaran yüzümü kimsenin görmemesini sağlamış olurum.

Lütfen ecel gibi olun, tam vaktinde gelin.