23 Temmuz 2026

Mehmet Çağırkan

 Üç Kuşak Ulu Cami’de Bir Ömür: Mehmet Çağırkan Hocamızın Aziz Hatırası

Toplumların hafızasını diri tutan, şehirlere ruh katıp kimliğini oluşturan en önemli değerler; o topraklarda ömrünü hizmete, iyiliğe ve samimiyete adamış insanlardır. "Güzel İşler Güzel İnsanlar" serimizin bu özel bölümünde; sesiyle, duruşuyla ve nezaketiyle Tavşanlı halkının gönlünde müstesna bir yer edinen Tavşanlı Ulu Cami eski İmam Hatibi Mehmet Çağırkan Hocamızı konuk ettik.

Dededen babaya, babadan oğula geçen ve Ulu Cami’nin kubbesinde yankılanan tam üç kuşaklık bu kutsal hizmet yolculuğunu, Hocamızın samimi anlatımıyla tarihe bir not olarak düştük.

Dede Mirası, Baba Vasiyeti ve Kendini Dine Adanmış Bir Hayat

Mehmet Çağırkan Hocamız, 1946 yılında Tavşanlı’da doğmuş. Sülalesinde "Çerkez Hafız" olarak bilinen dedesinden ve hem sıhiye hem hafız olan babasından devraldığı bu hizmet bayrağını tam 42 yıl 11 ay boyunca büyük bir aşkla taşımış.

Çocukluğunda arkadaşları gibi sokakta simit veya gazete satmaya özenirken babasının söylediği o laf, ömrünün pusulası olmuş:

"Sen kendini dinine adayacaksın. Senin dinden, hizmetten başka bir gayen olmayacak..."

İşte bu şuurla büyüyen Mehmet Hocamız, ilkokul yıllarında arkadaşlarıyla okul bahçesinde kıldığı Cuma namazlarından, Konya ve Balıkesir’deki zorlu İmam Hatip yıllarına kadar hayatını bu ideale adamış.

Tren Kazalarından Yalnız Kalınan Yollara: Bir Azim Hikâyesi

Hocamızla sohbetimizde, geçmişin zor ama bereketli günlerine yolculuk ettik:

  • İlk Adımlar: Tavşanlı’dan İmam Hatip eğitimi için dışarıya ilk çıkan 6 gençten biri olması, kasaba halkının onları dualarla ve gözyaşlarıyla tıpkı hacı uğurlar gibi Konya’ya uğurlaması...

  • Unutulmaz Bir Mucize: Konya dönüşü soğuk bir kış gününde geçirdikleri tren kazası ve cebinde beş parasız Kütahya’da çaresizce kaldığında, bir Cami kapısında dayısıyla karşılaşmasıyla yaşanan o mucizevi an...

  • Kürsüye ve Mihraba Sevdalı Bir Usta: Yüksek İslam Enstitüsü’ne gidip müftü veya öğretmen olmak yerine, sırf hafızlığını kaybetmemek ve Tavşanlı’dan kopmamak adına mihrabı ve müezzinliği tercih etmesi...

Pazar Camii’nde başlayan, Almanya’da 6 yıl süren gurbet görevleriyle pekişen ve nihayetinde ömrünün en olgun yıllarını adadığı Ulu Cami’de taçlanan bu 43 yıllık kamu hizmeti, bir meslekten ziyade adanmış bir aşktı.

"Doyamadım Bu Mesleğe..."

Mehmet Hocamız geçirdiği sağlık sorunlarına, ameliyatlara ve ilerleyen yaşına rağmen; görevine ve hizmete olan tutkusunu şu kelimelerle ifade ederken gözlerimiz doldu:

"Ben mesleğimi çok sevdim. Doyamadım, doyamadan da gideceğim herhalde..."

Programın sonunda o gür ve dingin sesiyle okuduğu Kur'an-ı Kerim tilaveti ve "Ey Yolcular Yol Muhammed'in Yoludur" ilahisi, gönüllerimizde derin izler bıraktı.

Eski Tavşanlı’nın mahalle kültürünü, manevi iklimini ve adanmış bir ömrün hikâyesini dinlemek isterseniz, bu kıymetli söyleşiyi mutlaka izlemenizi öneririm.

📖 Söyleşinin Tamamını İzlemek İçin: Üç Kuşak Ulucami'de Görev: Mehmet Çağırkan

Mehmet Harmancıklıoğlu

 Bize ait olan hikâyelerin, dedelerimizden miras kalan o mis kokulu zanaatların ve alın terinin yeri her zaman başkadır. "Güzel İşler Güzel İnsanlar" serimizin en özel ve içimize dokunan bölümlerinden birinde, Tavşanlı’nın kadim leblebicilik kültürünü ve bu köklü mirası sırtlayan Mehmet Harmancıklıoğlu amcamızı konuk etmiştik.

Zaman çabuk akıp geçiyor ama ustalarımızın hafızamıza ve gönlümüze bıraktığı o samimi kelamlar hiç eskimiyor. Bu güzel sohbeti hem bir kez daha yâd etmek hem de henüz izlememiş dostlarımızla yeniden buluşturmak istedim.

Burun Deliğinde Bir Nohut Tanesiyle Başlayan Bir Ömür

Mehmet Amca, 1949 doğumlu. 77 yıllık ömrünün neredeyse tamamı o leblebi kokulu dükkânın, çamur karmaların ve ocak sıcaklığının içinde geçmiş. 4 yaşındayken nohut sergisinde oynarken burnuna kaçırdığı o küçücük nohut tanesinden tutun da mahalle abilerinin yardımıyla doktora götürülüşüne kadar anlattığı her detay, eski Tavşanlı’nın mahalle sıcaklığını gözlerimizin önüne seriyor.

Onun anlattığı leblebicilik, sadece bir dükkân işletmek ya da bir ürünü kavurmak değil; baştan sona bir sabır ve adanmışlık sanatı.

  • El Emeği "Güre" Ocakları: Her yıl kapı önüne getirilen at arabası dolusu çamura paçaları sıvayıp girmek, içine saman katıp ayaklarla karmak ve o ocağı kendi elleriyle örmek...

  • Bedenle Verilen Mücadele: Henüz makineler yokken, bakır tavaların karşısına kurulan tahta sıpalara oturup, kavak ağacından yapılma mafrakla bilek ve bacak gücüyle saatlerce nohut döndürmek... O ateşin önünde sırttaki gömleğin terden kuruması ve sabahları kaskatı kesilmesi...

  • Sabrın Mimarisi: Bir leblebinin soframıza gelmeden önce üç ayrı "tav"dan geçmesi, haftalarca çamur sergilerde yatıp soğutulması ve gramı gramına ince ustalıkla sulanması...

Bir Nohudun İçine Sığan Aşk, Müzik ve İcatlar

Mehmet Harmancıklıoğlu ile konuşurken sadece leblebiyi değil, hayatın renklerini de dinliyorsunuz. Babasının yağ tenekesinden yaptığı kemanla dostlarını oynatması, askerlik yıllarında tanıştığı musiki aşkı, Tavşanlı'nın eski gazete kâğıtlarıyla kaplanan tahta sandıkları ve İstanbul’a giden deniz kokulu leblebi sevkiyatları...

Dükkânda biberle unu karıştırıp "Acılı Leblebi"yi icat etme çabaları veya eşinin fikriyle ortaya çıkan "Çıtır Leblebi"nin doğuş hikâyesi, aslında bu toprakların insanının ne kadar üretken ve zarif olduğunun en tatlı kanıtı.

Bugün seri üretimin, aceleciliğin ve hızlı tüketimin dünyasında yaşarken; ustalarımızın o nasırlı elleriyle her sabah "Besmele" ile açtığı dükkânların, Şeyh Murat Gazi’den el alan pirlik geleneklerinin kıymetini çok daha iyi anlıyoruz.

Hafızaya Sahip Çıkmak

Usta ustayı yetiştirmekte zorlanıyor belki, sokaklarımızdan o eski odun dumanı kokuları yavaş yavaş çekiliyor. İşte tam da bu yüzden bu kayıtlar, bu görüntüler sadece bir video değil; yarınlarımıza bıraktığımız canlı birer hafıza vesikası.

Mehmet Harmancıklıoğlu’nun gözlerindeki o çocuksu hevesi, memleketine ve işine duyduğu derin saygıyı yeniden hissetmek isterseniz, çayınızı ya da kahvenizi alın ve bu güzel hikâyeye tekrar kulak verin:

🎥 Videoyu İzlemek İçin: Mehmet Harmancıklıoğlu ile Tavşanlı Leblebisinin Tarihi

Sizlerin yorumları, beğenileri ve bu hikâyeleri paylaşarak yaşatması benim için en büyük güç. Videoyu izledikten sonra hissettiklerinizi yorumlarda paylaşmayı unutmayın!

22 Haziran 2026

İHTİŞAMLI BİR TENEVVÜR ÖRNEĞİ: MURAT ÇERİ’NİN “BİR ADAM YARATMAK” FİLMİ

Film Analizi 
İHTİŞAMLI BİR TENEVVÜR ÖRNEĞİ:
MURAT ÇERİ’NİN “BİR ADAM YARATMAK” FİLMİ
Yazan: Ahmet PAK


Bir Adam Yaratmak isimli eserin zatı ve sıfatı ve içine doğduğu çağın sancıları ve o sancıları sabırla demleyen, sedef gibi işleyen münevver yazarı üzerine söylemek istediğim çok şey var. Hiç değilse Bir Adam Yaratmak’ın içeriğine, katmerli derdine, o derde sunduğu dermana, karakterler arasında kurulan çok boyutlu bağlantıların efsunlu güzelliğine, kelime kelime örülen o şühûdî yolculuğun seyrine dair bir şeyler söylesem çok mu ola? Fakat yok. Bu yazı Murat Çeri’nin beyazperdeye aktardığı Bir Adam Yaratmak filmi hakkında. Bu öyle bir film ki Murat Çeri onu bize, medeniyetimize, geleceğe armağan etmek için adeta canından can koymuş. Uzun gecelerde, uykusuz sabahlarda her bir sahneyi iplik iplik dokumuş. Bu çok belli. Necip Fazıl’ın tiyatro sahnesinde temsil edilsin diye yazdığı bir metni; onun diline, tavrına, tarzına yüzde yüz sadık kalarak sinema yapmak iğneyle kuyu kazmak gibi. 

Çeri o kuyuyu kazmış. Kuyuya kendinden bir renk, gözünden bir ahenk, aşkından meşk katmış. Necip Fazıl’ın sesi ve davası onun vizöründe hayat bulmuş. Kast ettiğimiz

13 Nisan 2026

Altay Cem Meriç Eleştiri Tutarsızlıkları Analizi

Altay Cem Meriç: Eleştiri Metodu Analizi

Eleştiri Yönteminde Çifte Standart

Altay Cem Meriç'in Said Nursi ve Ali Şeriati videoları üzerinden metodolojik tutarsızlık ve yanlılık analizi.

Vaka A

Risale-i Nur ve Said Nursi

"Müslümanlarla uhuvvet halinde olmak bir metni değerlendirmekten daha önemli."

Videoyu İzle

Ali Şeriati ve Topuklarım

Vaka B

"Sizi ezik addediyoruz... derinliğiniz bizim topuğumuzu ıslatmaz."

Videoyu İzle

Gazeteci Perspektifi: Editörün Notu

Karşımızda "metot savunucusu" maskesiyle konuşan ancak "ideolojik seçicilik" yapan bir hatip portresi görüyoruz. Bir videoda uzlaştırıcı bir "uhuvvet" dili hakimken, diğerinde yıkıcı bir "tekfir" dili göze çarpıyor.

Uhuvvetin Sınırı Nedir?

Nursi vaka'sında kardeşliği metin analizinden üstün tutan Meriç, Şeriati vaka'sında neden köprüleri yıkıp küçümseyici bir dil tercih etmiştir?

Zeka Kimin Tekelinde?

Nursi'nin fıtri geçişlerini "dâhice" bulan zihin, Şeriati'nin akademik sosyolojisini neden "A0 seviye cehalet" olarak etiketler?

20 Maddelik Tutarsızlık ve Yanlılık Listesi

Kriter Said Nursi Analizi Ali Şeriati Analizi
Temel Persona Kucaklayıcı Gelenekçi Hırçın Polemikçi
Zeka Algısı Dâhice ve Orijinal Zayıf ve Taklitçi
Okuma Yaklaşımı Hüsnüzan (Anlamaya Odaklı) Suiizan (Yıkmaya Odaklı)
Hata Toleransı Yüksek (Renk/Tad Sayılır) Sıfır (İhanet Kanıtı Sayılır)
Eleştiri Üslubu "Gönül Kırılmasın" "Topuğumuzu Islatmaz"

© 2026 Medya ve Eleştiri Analiz Raporu

Bu sayfa, Altay Cem Meriç'in dijital içeriklerinde sergilediği metodolojik tutarlılığı sorgulamak amacıyla oluşturulmuştur.

26 Aralık 2025

Bir İhanetin 500 Yıllık Yörünge Sapması

Laplas'ın Şeytanı: 500 Yıllık Simülasyon

Laplas'ın Simülasyonu

T+500 Yıl Raporu

Bir İhanetin
500 Yıllık Yörünge Sapması

Deterministik bir gözlemci olan "Laplas'ın Şeytanı" perspektifinden; tek bir zina vakasının (X ve Y) yarım milenyum boyunca toplumun genetiğini, kültürünü ve ahlakını nasıl yeniden şekillendirdiğinin simülasyonudur.

T0 Olay Anı
T+500 Yeni Gerçeklik
1

Şok Dalgası: Mikro-Sosyolojik Çöküş (0-50 Yıl)

Olayın "Sıfır Noktası". Travma sadece çiftleri ayırmakla kalmaz, çocukların psikolojik altyapısını kalıcı olarak hasara uğratır. Güvenin iflası, sonraki neslin bağlanma stillerini patolojik bir şekilde değiştirir.

Çocuklarda Bağlanma Hasarı

Ebeveynlerinin ihanetine şahit olan çocukların yetişkinlikte geliştirdiği ilişki modelleri.

Kaynak: Simülasyon Verisi - 1. Kuşak Analizi

Ekonomik Statü Kayması

  • 📉
    Sermaye Parçalanması

    Boşanma ve itibar kaybı, birikmiş aile servetini yok eder.

  • 🎓
    Eğitim Rotası Sapması

    Torunlar akademik kariyer yerine, ekonomik zorunluluktan ticarete yönelir. Entelektüel sermaye 200 yıl rötar yapar.

2

Biyolojik İz: Epigenetik Kodlama (50-150 Yıl)

Olayı yaşayanlar ölmüştür, ancak "utanç" ve "korku" biyolojik bir mirasa dönüşmüştür. Yüksek stres, gen ifadelerini değiştirerek 3. kuşakta açıklanamayan anksiyete bozukluklarına neden olur.

3. Kuşak Anksiyete ve Hiper-Vijilans Oranları

Simülasyon grubunun (X-Y soyu) toplum ortalaması ile karşılaştırılması.

3

Normların Evrimi: Günahtan Hataya (300-450 Yıl)

X ve Y'nin hikayesi anonimleşerek toplumsal bir veriye dönüşür. Yüzyıllar içinde "Zina" kavramı dini bir suçtan, seküler bir "sözleşme ihlali"ne evrilir. İstatistiksel yayılım, normalleşmeyi beraberinde getirir.

Zina Oranı vs. Toplumsal Kabul

500 yıllık süreçte eylemin sıklığı ve toplumun tolerans eşiği.

Katalizör Etkisi

X ve Y'nin "yalanı", T+500 yılında genetik testler ve dijital şeffaflık sayesinde imkansız hale gelir.

%60
T+400 Yılında Toplumsal Kabul (Yargılamama)
4

T+500: Yeni İlişki Mimarisi ve Sonuç

Kelebek Etkisi: Genetik Çeşitlilik

Olayın yarattığı baskıdan kaçan torunlar göç etmek zorunda kaldı. Bu göç, yerel kalacak bir gen havuzunu 3 kıtaya yaydı.

Alternatif Evren Homojen, Yerel Kasaba Nüfusu
⬇️
Simülasyon Sonucu Global Diaspora, Melez Genetik

T+500 İlişki Modelleri

Modern toplumda ilişkilerin dağılımı. "Sadakat" kavramı "Cinsellik"ten ayrışıp "Şeffaflığa" dönüşmüştür.

Simülasyon Özeti: Olayın Varlığı vs Yokluğu

Etki Alanı Olay Olmasaydı (Alternatif) Olay Olduğu İçin (Mevcut)
Genetik Havuz Yerel kaldı, homojenleşti. Dağıldı, melezleşti, çeşitlendi.
Psikolojik Miras Stabil, geleneksel, düşük nevrotizm. Yüksek farkındalık, anksiyete, başarı odaklılık.
Ahlak Algısı Mutlak tabu, dini günah. Sosyal uyumsuzluk, psikolojik süreç.
Toplumsal Yapı Katı çekirdek aile. Akışkan ilişki ağları, süreli kontratlar.

Laplas'ın Şeytanı Algoritması © T+500 Rapor Sonu.

13 Aralık 2025

Eşkıya Güzellemesi ve Uydurma Kültür

Eşkıya Güzellemesi ve Uydurma Kültür
Efeler ve zeybekler üzerinden yeniden kültür, gelenek ve tarih üretimi

Mustafa Uysal / edebya
12 Aralık 2025

Eleştiriye konu olan iki eser:
1- Kütahya Olgunlaşma Enstitüsüne ait olan, 2018 tarihli “Kütahya Zeybek Alayı”
isimli katalog çalışması.
2- Ege Üniversitesi, Emrah Güler sahipli “KÜTAHYA ZEYBEK ALAYI GELENEKSEL
OYUN UYGULAMALARININ GÜNCEL KÜLTÜR BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ”
isimli 2025 tarihli yüksek lisans tezi.

Kişisel giriş
Bu iki çalışmadan yeni haberdar oldum ve okudum.
Daha önce efeler, zeybekler ve önemlisi bu grupların Kurtuluş Savaşı sırasındaki rolleri üzerine epey çalışmış, kaynakları taramış, kaynaklardan haberdar olan birisiyim. Tarih okumayı bir görev bilirim, sosyoloji eğitimi aldım ve otuz yılı aşkın bir süredir medya sektöründeyim. Kötü bir araştırmacı da sayılmam.


Kütahya Zeybek Alayı Hakkında
Bu alayla ilgili pek bilgim yok. Samimi insanların kurduğu bir topluluk gibi duruyor.
Niyetlerini sorgulamak haddim değil. Belki tanışsak çok seveceğim insanlar olabilir.
Bir topluluk kurmuşlar, bir amaç ortaya koymuşlar ve güzel işler yapıyorlar.
Sanata, edebiyata, müziğe katkı sunuyorlar. Çok ciddi hedefleri de var.
Olgun, oturaklı, efendi ve geçmişle bağ kurmayı önemseyen kişiler.
Hikayelerinden okuduğum kadarıyla seçkin insanlar.
Birazdan yazacağım şeyler topluluğun kendisi veya üyeleri ile ilgili değil.
Epistemolojik kısmı (Bu bilgilerin ortaya çıkışı, ortaya konması, bilgi temelli iddiaları,
sınırları, gerçekliği) benim itirazıma konu olacak. Alayın (Topluluğun) bizatihi kendisi ilgi alanımın dışında. Gruplarını adlandırmaları da çok mühim değil burada yapacağım şey açısından. Adlandırma nihayetinde onların bir tercihidir.
Asıl önemli olan kısma, tarihi olarak bir gerçeğe vurgu yapmak istiyorum. Bir hakikati ortaya koyma çabası olacak benimki. Kütahya Zeybek Alayı isimli topluluğun ontolojik varlığı sorgulama alanım değil. Epistemik bir düzeltme yapmaya girişiyorum ama üstesinden gelebilecek miyim göreceğiz.

Bu girişten sonra…
Kütahya Zeybek Alayı bağlamında, bu iki çalışma, bize zeybekleri anlatma iddiası ile çıkıyor ortaya sanki. Aslında katalog çalışması çok güzel fakat kataloğun içindeki zeybek anlatımı tam bir fiyasko. Kataloğun yapmaya çalıştığı şey sadece elbise, desenler ve sanatın tespiti olsaydı kesinlikle hedefini tam kalbinden vurmuş olurdu. Bu konularda çok başarılı. Kütahya Olgunlaşma Enstitüsünü ve bu kataloğa emek verenleri tebrik ederim bu yönüyle. Zeybek anlatımları ise tam bir tarihsel yeniden üretim. “Uydurma” dememek için çabalıyorum ama sanırım tam anlaşılmayacak halk tarafından. Adeta yeniden bir kültür, gelenek ve tarih uydurulmuş. Bu kurgu ise toplam üç kişinin sözlü anlatımlarına dayanarak elde edilmiş. Oysa, böylesine bilinen bir konunun daha geniş bir araştırmayı hak ettiği unutulmamalıydı. Anlatanlardan anladığımız kadarıyla eleştirilerden de haberdar anlatıcı, bu kısmı da göz önünde tutulmalıydı.

Yüksek lisans tezinin amacı da tam olarak tarih değil. Bu yönüyle eleştiri oklarından azade olabilir fakat alanı olmayan konuya girdiği ve bu yeniden üretime (uydurma faaliyetine) destek olduğu için eleştiriden o da payını büyük ölçüde alacak. Yüksek lisans tezi zeybek oyunları ve müzikleri üzerinde duruyor gibi görünse de bir eşkıya güzellemesi ile dopdolu. Bilin bakalım bu tezin kaynakları hangi şeylerden oluşuyor? Kütahya Olgunlaşma Enstitüsünün kataloğundaki sözlü anlatımları aynen almış kaynak diye. Zeybekler üzerine tek ciddi kaynağı ise “Avcı, A. H. ( 2001). Zeybeklik ve Zeybekler Bir Başkaldırı Geleneğinin Toplumsal ve Kültürel Boyutları. Verlog Anadolu.” Bu ciddi kaynaktan da sadece giyim üzerine, bir paragraf alıntı yapmış. Kaynaklarının gerisi hep gelenek, oyunlar, kültür, sohbet üzerine. Zeybeklerin geçmişine dair ciddi bir alıntı hiç yok. Yine bahsi geçen sözlü anlatımlar kaynak olarak gösterilmiş. İbn Batuta’dan alınan kısım bile sözlü anlatımdan aynen alınmış. İnsan bir araştırır, sahiden İbn Batuta böyle mi yazmış, diye. Elbette öyle yazmamış. Oradaki kaynağı bile çarpıtarak vermiş her iki kaynak da. İbn Batuta gezerken ahi teşkilatı bunu karşılıyor ve ağırlıyor. Uzun bıçaklı gençler var ve bizim sözlü anlatımcılarımız eklemeler yaparak zeybek olduğunu iddia ediyor. Hepimizin ulaşabileceği kaynaklar üstelik. Metodoloji, bilimsellik gibi şeyler maalesef hiç yok. Sadece subjektif iddialar var ve ilginç olan bu iddialar tarihsel gerçeklikmiş gibi sunulmuş. Bu çalışmaları okuyan insanlar zeybekleri bir beyefendi zannedecek. Daha önce Yaşar Kemal ve benzeri yazarlar tarafından romantize edildi, kahraman ilan edildi kurgularla ama bu seviyeyi ilk defa görüyorum açıkçası. Bilinçli bir öznellik tercih edilmiş. Biz yaptık, biz söyledik öyleyse böyledir, gibi bir sonuç ortaya konulmuş. İnanılmaz bir dönüşüm kurgusu. Çalışmanın önsözünde,
zeybek kültürünün "tarihi tartışmalara ve ilmî açıklamalara girmeden", kaynak kişilerin bakış açısı değiştirilmeden kayıt altına alındığı açıkça belirtilmiştir. Eserdeki bilgilerin "tamamen bir derleme çalışması" olduğu ve bilgilerin kaynak kişilerden alındığı şekliyle, değiştirilmeden kayda geçirildiği vurgulanmış. Yani bilimsel bir yan aramak beyhude. Fakat gerçekliğini sorgulamak için tam yeri. Demek bu çalışma gerçekliği umursamıyor. Sadece bir kurgu, üretim anlatısının bize aktarılmasını hedefliyor. Bu iki çalışmada anlatılan zeybek kültürü tamamen kurgu ve yeniden üretimdir. Gerçeklerle bağı, isim benzerliği dışında, hiç yoktur. Koskoca bir kentin kültürel mirası (Sözde kültürel miras, zira Kütahya’nın zeybeklik üzerinden kültürel, kocaman bir mirası olduğuna dair bir çalışmaya hiç raslamadım), sadece üç temel kaynak kişinin (Ahmet Haldun Eralp, M. Mesut Tezcan, Muammer Tezcan) anlatılarına indirgenmiştir. Bu durum, sosyolojik açıdan "toplumsal bellek" değil, "dar bir grubun kurgusal belleği"dir. Grup dışarıya kapalı olduğu için bilgiler çapraz sorguya tutulmamış, tek bir ailenin veya zümrenin doğruları "tarihi gerçek" gibi sunulmuştur.

Ahilik ne alaka?
Çalışmaların asıl facia kısmı ise zeybeklikle ahiliğin aynı çerçeve içinde sunulması. Hatta zeybeklerin ahiliğin silahlı kolu olduğu iddiası. Tamamen uydurma bir kurgu. Hiçbir tarihi dayanağı yok. Üstelik aynı zaman dilimleri bile değil iki şey. İ.H. Uzunçarşılı’nın uzak bir yorumuna dayanan tuhaf bir iddiadır. Zeybek kelimesinin etimolojisinde bile anlaşma sağlanamamışken bu kelime üzerinden bile çok uzak çıkarımlarla bu sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır.

Şehirli ve üretken bir yapı olan ahilikle, çok uzun asırlar sonrası ortaya çıkan kırsal ve dağlı eşkıya yapısının aynı yerde ve kültürde eşitlenmesi büyük bir zulüm olur ancak. Çok zorlama bir karışım. Bu karışım olursa ancak kendi kurgularına hizmet edecek bir şey ortaya çıkacaktır. Bu yüzden çok zorlama bir söylemle, üstelik delilsiz şekilde ahilik teşkilatına yamanmaya çalışılmış eşkıyalık. Zeybeklik, devlet otoritesinin yani Osmanlının zayıflaması ile ortaya çıkan bir eşkıyalık faaliyetidir. En çok halka zulmetmişlerdir. Asker kaçakları, katiller, hırsızlar, uğursuzlar, tecavüzcüler her tür zalimliğe bulaşanlardan oluşur ve dağlarda yaşarlar. Bütün tarihi pislikleri yazmak istemiyorum, zaten bilinen eşkıyalık faaliyetleri olduğu için kısa geçiyorum. Bu tür bir yapıyı temizlemek için tarihi gerçekleri hiçbir yönteme ve delile dayanmadan ahilik teşkilatına yamamak tam bir zulümdür. Ahilik ve zeybeklik ilişkisine dair elbette siz de araştırmalar yapmak isteyebilirsiniz.

Zeybek Alayı adlandırması 1965 yılında "icat edilmiş bir gelenek" olduğunu göstermektedir. Zeybekler düzenli ordu mensubu olmadıkları için (Hatta orduyla bağları sadece bir iki kez de zorlama ile denenmiş fakat asla dikiş tutmamıştır kendi subaylarını öldürmeleri vb. suçlar yüzünden.) "Alay" kavramı onlar için kullanılmaz, "Kütahya Zeybek Alayı" ismi, 1965 yılında kurulan dernekleşme sürecinde "öyle uygun görülmüş" ve geçmişe yansıtılarak meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Bu yapı ancak bir dernek, grup, hizip statüsünde olabilir. Bir geleneği temsil etmez. Bir geleneği kurma iddiası kabul edilebilir elbette. Fakat zeybeklerin tarihine yapılan atıflar ve meşrulaştırma, dönüştürme, temizleme iddiaları asla kabul edilemez.

Giyim üzerinden güzellemeler…
Güya zeybeklerin kıyafetleri de neredeyse kutsala yakın bir şeye dönüştürülmüş, üzerine sembolizm inşa edilmiş. Abdest alarak ve sırasıyla, tören havasında giyme gibi sonradan uydurma olan ve ahilikten ilhamla benzer şeyler eklemlenmiş. Böyle bir şey zeybeklerin geçmişinde hiç olmayan şeylerdi. Yine Kütahyalı Evliya Çelebi’nin anlatımına göre bu giyim türü Cezayir leventlerinin yani denizci askerlerin giyimleridir. Aydın yöresine sonradan girmiş bir kıyafet türüdür. Kutsallığı falan yoktur. İki çalışmanın da bahsettiği giyim üzerine üretilen bilgiler sonradan oluşmuştur. Elbette sanat açısından son derece değerlidir ve belgelenmelidir fakat törensel uygulamaların uydurma olduğu da bir hakikattir. Devletin zaman zaman, eşkıyalığı teşvik ettiği için yasakladığı bir giyim türüdür. Aydın yöresinde sadece eşkıyalar ve eşkıyalığa özenen yeni yetmeler giyerdi bu giysileri. Katalogda giysilerin motiflerinin fotoğraflanması, yeniden yaratımı şahane bir çalışma bu arada. Emek verenleri tebrik ediyorum.



Eşkıyadan beyefendi çıkarılabilir mi?
Kaynak kişi Ahmet Haldun Eralp, 1965 öncesinde bu kültürün "berduş tayfası, işsiz takımı ve meyhane kültürünün" elinde olduğunu belirterek, "Ben bu kültürü bunların elinden aldım" itirafında bulunur… Aslı tam odur zaten. Tarihten süzülüp gelen şeyin devamıdır onlar. Siz onlardan başka bir rüya devşirmeye kalktınız belki de. Eşkıya kültürü budur zaten. Sizin algınıza sonradan sokulan şey Yaşar Kemal gibi Cumhuriyet sonrası üretilen zeybek mitleridir. Cumhuriyet iki şey yapmıştır zeybeklerle ilgili… Önce onları yok etmekle övünmüştür. Osmanlı’nın halledemediği zeybek, efe eşkıyalığını kısa sürede bastırmakla övünmüştür cumhuriyet yönetimi ve haklıdır bir ölçüye kadar. Sonra daha feci bir şey yapmıştır. Yendiğini söylediği eşkıyaları, zeybekleri sırf Osmanlı’ya karşı çıktığı için (Aslında düz eşkıyalıktan başka ideolojk bir jargonu ve hedefi yoktur zeybeklerin) eşkıya zeybekleri övmüştür. İdeolojik bir kahramanlaştırma sürecinden sonra böyle bir durum ortaya çıkmıştır. İlk dönem cumhuriyet yazarları da durumun farkındadır ve Yaşar Kemal gibi olanlarla, onlara karşı çıkan ve eşkiyadan kahraman olmaz, diyen Orhan Kemal gibi yazarlar da vardır. Sanırım kazanan Yaşar Kemal romantizmi oldu. Bizim bu iki Kütahyalı kaynak ise romantizm ve kurguyu seçmiş görünüyor.

Yine bahsi geçen kaynaklarda zeybekler için, yüksek tahsilli, donanımlı, saygın meslek sahibi olması vb. şartlar sayılıyor. Tam bir komedi tarihi hakikat karşısında fakat kendi gruplarının amacı açısından olabilir bir şey. Bu adamların varoluşu suç üzerinden şekillenmektedir. Asker kaçağı, katil, seri katil, hırsız, yol kesici, ırz düşmanı tiplerin dağlarda terör estirmesi ile gelişen bir şeydir zeybeklik. Bizimkilerin iddiası ile tarihi gerçekleri yan yana okumak bile gülümsetiyor acı biçimde. Şehirli yarı burjuvazi zeybek tasviri rüyanızda görseniz inanmayacağınız bir şeydir ama iki önemli kurumun bize sunduğu çalışmada hiçbir sorguya tabi tutulmadan gerçek gibi sunulmuş. Sanırım bu çalışmaları hiçbir tarihçi, sosyolog, antropolog görmedi. Yahut gördü ve sesini çıkarmadı. Yarı burjuvazi, şehirli nostalji kulübü anlaşılır şeydir ama henüz çok canlı ve son derece sağlam kayıtlarla elimizde olan zeybekler üzerinden yapılması tuhaf. Zeybekler alkol de alır, ot da çeker, afyon da kullanır fakat bizim şehirli kurgumuz olan zeybek alayı icadımızda onlar için “içki içemeyen, namazında niyazında” bir evliya formu uygun görülmüştür.

Zeybek Alayının kurallarının bir yandan kadim olduğu söylenirken bir yandan da yazılı olmadığı söyleniyor çalışmadaki anlatımda. 1965’ten bu yana sözel anlatımlarla öğreniliyormuş. Bu da bir itiraf ve kurgulanmış bir geçmiş olduğunu gösteriyor bize. Son derece kişisel ve keyfi bir zeybek tarihi ve kültürü sunulmuş bize bu iki çalışmada.

Bu iki çalışma da akademik birer tarih belgesi olmaktan son derece uzaktırlar. (Zaten böyle bir iddiaları olmadığını biliyorum ama malesef algı böyle değil.) Bu çalışmaların kaynağı 1965 yılında Kütahya’da yaşayan bir grup aydının kaba ve dağınık buldukları yönlerini yontarak oluşturdukları yeni bir anlatıdır sadece. Yoksa zeybeklerden beyefendi yaratma çalışması tarihi gerçeklere aykırıdır. Bunun kabul edilip sonra kendi kurdukları ve hedef belirledikleri yapının anlatılması gayet makul olur. Böyle bir hedefle yola çıkmışlardır, eyvallah. Tarihi gerçeklikle bağları olmadığını da itiraf etmeleri gerekir.



Somut örnek verelim
Bu çalışmalar, zeybekliği (organik, biraz kokan, küflü, şekilsiz ama hakiki köy peynirini) alıp; fabrikada işleyerek, kokusundan arındırılmış, bembeyaz, ambalajlı ve standart "pastörize bir peynire" (Zeybek Alayı) dönüştürmüş; sonra da bu yeni ürünü "700 yıllık orijinal lezzet budur, diğerleri bozuktur" diyerek pazarlamaya çalışmıştır. Bir sosyolog olarak teşhis şudur: Karşımızdaki yapı tarihsel bir kurum değil, modern zamanlarda icat edilmiş, soylulaştırılmış ve mitlerle desteklenmiş neoklasik bir dernek yapılanmasıdır.

Faaliyetlerine sözüm yok
Asıl mesele zeybek oyunları, zeybek müzikleri, zeybek motifleri ise buna sözüm yok. Bu konularda çalışmanın söylediği şeylere pek itirazım da yok. Zaten alanım da değil. Müzik alanında, oyun alanında ve giysi, desen, motif kataloglamada başarılılar. Tarihi anlatıda çuvallıyor iki çalışma da.

Kurgular
Zeybeklik işte budur, dedikleri şeylerin tamamı kurgu, uydurma, mit, yeniden inşa.
Tez çalışmasında şöyle bir cümle var: “Zeybek Alayı geleneği ise, bu kültürün toplumsal, kültürel ve dini-tasavvufi yönlerinin bir araya geldiği özel bir formdur. Kütahya Zeybek Alayı geleneği hem zeybeklik kültürünün hem de Ahilik teşkilatının izlerini taşıyan, oyun ve müzik geleneklerini de bünyesinde barındıran bir kültürel yapıdır.” Tarihçi veya sosyolog bakış açısı bu cümleye çoktan gülümsemiştir sanırım. Bu da bir itiraf, her şeyi yeniden kurguladıklarının ispatı niteliğinde. Zeybekliğin ne dinle, ne tasavvufla, ne ahilikle ilgisi vardır. O sade ve boyun eğmez bir eşkıyalıktır. Kurtuluş Savaşı sırasında neler döndüğünü İbrahim Ethem Akıncı’nın “Demirci Akıncıları” adlı eserinden ve benzeri dönem eserlerinden takip edilmesini ısrarla tavsiye ederim.

Başka bir alıntı yapalım: “Muammer Tezcan: “Bir zeybek namzedi, zeybek elbisesi giymeye liyakat kazandığı zaman, bu elbise abdestle giydiriliyorsa sonrasında bir altyapı olması gerektiğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Zeybeklik özünde zaviyesi, tekkesi ve dergâhı olan günümüz ahiliğidir” Bu kadar ancak uydurulabilir. Yahut bu bir itiraftır. Kendileri böyle bir karma yapı uydurmuş ve kurmuşlardır. Tekrar tekrar söylememe bilmem gerek var mı? Bu anlatımlardaki şeyler zeybeklerin geçmişinde zerre kadar bile yoktur.

Romantik, kişisel, edebi itirazlara kapalıyım. Belgeler, tutarlı söylemler, sağlam argümanlar varsa elinizde dinlemeye hazırım. Hatalarım varsa düzeltmeye de razıyım. Yeter ki tarihi gerçeklik önümüze apaçık çıksın. Derdim budur.