Film Analizi
İHTİŞAMLI BİR TENEVVÜR ÖRNEĞİ:
MURAT ÇERİ’NİN “BİR ADAM YARATMAK” FİLMİ
Yazan: Ahmet PAK
Bir Adam Yaratmak isimli eserin zatı ve sıfatı ve içine doğduğu çağın sancıları ve o
sancıları sabırla demleyen, sedef gibi işleyen münevver yazarı üzerine söylemek istediğim
çok şey var. Hiç değilse Bir Adam Yaratmak’ın içeriğine, katmerli derdine, o derde sunduğu
dermana, karakterler arasında kurulan çok boyutlu bağlantıların efsunlu güzelliğine, kelime
kelime örülen o şühûdî yolculuğun seyrine dair bir şeyler söylesem çok mu ola?
Fakat yok. Bu yazı Murat Çeri’nin beyazperdeye aktardığı Bir Adam Yaratmak filmi
hakkında. Bu öyle bir film ki Murat Çeri onu bize, medeniyetimize, geleceğe armağan
etmek için adeta canından can koymuş. Uzun gecelerde, uykusuz sabahlarda her bir
sahneyi iplik iplik dokumuş. Bu çok belli. Necip Fazıl’ın tiyatro sahnesinde temsil edilsin
diye yazdığı bir metni; onun diline, tavrına, tarzına yüzde yüz sadık kalarak sinema
yapmak iğneyle kuyu kazmak gibi.
Çeri o kuyuyu kazmış. Kuyuya kendinden bir renk, gözünden bir ahenk, aşkından meşk katmış. Necip Fazıl’ın sesi ve davası onun vizöründe hayat bulmuş. Kast ettiğimiz
şey oyuncuların Necip Fazıl kelimelerini doğru bir diksiyonla okuyuvermesi, okurken de pekala biraz rol yapması değil elbette. Murat Bey oyunculardan alınabilecek oyunun ötesine geçmiş ve filminde tabloları, ışıkları, aynaları, eşyaları da oynatmış. Onu emsallerinden ayırt eden de bu. Bir Adam Yaratmak’a; Necip Fazıl’ın önüne geçmeden, eserin ruhuna katkı sağlayan nefis dokunuşlar yapmış Çeri.Medya organları Bir Adam Yaratmak’tan bahsederken: “Necip Fazıl’ın eseri sinemaya uyarlandı.” diyorlar. Hayır bu bir uyarlama değil. Bu başka bir şey. Çeri metinle öyle bir ayniyet kurmuş ki film, kitaptaki ruhun sinema perdesindeki ikizi gibi adeta. Fakat bu ikizin bir hüviyeti de var. Necip Fazıl kelimeleriyle kurulan, Murat Çeri dokunuşlarıyla görünür hale gelen sinematik bir hüviyet bu. Yönetmen metne yüzde yüz sadık kalmış fakat bu sadakat; onun bir yönetmen olarak esere kendi duygu dünyasını, kendi anlam katmanlarını, kendi görme ve duyma biçimini vermesine mani olmamış. Aksine eser, yönetmenin elinde dokundukça koku yayan bir fesleğen gibi ıtırlanmış, canlanmış, tecessüm edip taze bir şevkle yeniden hayat bulmuş. Müsadenizle ben Murat Bey’in yaptığı işe “tenevvür” diyeceğim. Zira o eseri uyarlamamış, yeniden aydınlatmış. Necip Fazıl’ın kelimeleriyle dolu kandilin fitilini, kendi çakmağıyla yakmış Çeri.
Şimdi bu tenevvüre biraz daha yakından bakalım.
Film, Hüsrev’in yağmur altında elinde bir balta ile incir ağacını kesmesiyle başlıyor. Bu
başlangıç çok çarpıcı zira eseri bilenler bilir ki tiyatro eserinde o incir ağacı Hüsrev’in
annesinin talimatıyla Uşak Osman tarafından kesilir. Ne ki Necip Fazıl aslında Bir Adam
Yaratmak boyunca Hüsrev’in kendi içindeki incir ağacını ağır ağır kesmesini anlatır. Bu
karanlık, yağmurlu, zorlu atmosferin ardından perde aydınlanıyor ve muhteşem bir İstanbul
gününü görüyoruz. Hüsrev ve gazeteci bir vapurda, Hüsrev’in eseri olan “Ölüm Korkusu”
üzerine sohbet ediyorlar. Tiyatroda bu sohbetin mekanı Hüsrev’in konağıdır. Murat Çeri’nin
açılışta yaptığı bu vapur tercihinin biraz sonra ifade edeceğimiz diğer deniz sahneleriyle
bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Deryada başlayan ve deryaya doğru genişleyen bir
seyrüsefer bu.
Oyunun ilk perdesi filmde daima aydınlık ortamlarda çekilmiş. İkinci perde biraz daha karanlık, üçüncü perde ise iyice karanlık… Giderek kararan bu atmosfer seçiminin Hüsrev’in iç yolculuğuna delalet eden yanı elbette tesadüf değil. Hüsrev, gazeteciyi gönderdikten sonra Selma ve Mansur’la kaldığı odada hayatı sorgulamaya başlıyor. Bu ilk sorgulama anında Hüsrev, odadaki cam masanın üzerine bir para koyuyor. Masada kendi yansıması, yansımanın üzerinde bir bozuk para… Parayı bir parmak darbesiyle döndürmeye başlıyor. İç muhasebenin başladığı bu sahnenin dönen bir bozuk para ile mücessem hale gelmesi çok etkileyici.
Selma ve Mansur’un yanında başlayan bu iç yolculuğunun ilk yükselme anında Hüsrev camı açıp bahçedeki incir ağacını gösteriyor. Hüsrev’in penceresinden ağaca baktığımızda incir dalına asılı üç beş tane korkuluk görüyoruz. Bu Hüsrev’in içinde asılı adamları temsil ediyor. Adamları ve duyguları ve fikirleri… Tiyatro esesinde olmayan bu detay, Çeri’nin yakmaya çalıştığı kandilin ilk ve en güzel anlarından biri.
Eserde Hüsrev’e aşık olan bir Selma var. Selma, Hüsrev’in himayesinde büyümüş bir genç kız. Hüsrev’in dostu olan Mansur ise Selma ile evlenmek istiyor. Velisi olarak Hüsrev’in bu konuyu Selma ile görüştüğü sahne çok hoş detaylar içeriyor. Diyaloglar akıp giderken Selma’nın ve Hüsrev’in gözlerinde başka bir akış görüyoruz. Selma’nın bakışları aşkı haykırıyor. Hüsrev’in bunu belki de ilk kez fark ettiği o anı görüyoruz. Selma’daki engin ve samimi sevgiyi, bu aşka tutunan kuvvetli inancı ve sakin mizacı Gülper Özdemir harika bir şekilde yansıtmış.
Engin Altan Düzyatan ise Hüsrev’in hem şaşkın hem de müşfik sevgisini, derinlere gizlediği masum aşkı çok güzel göstermiş. Sahnenin şaha kalktığı yer ise bence Zeynep’in dahil olmasıyla buğulanan bu narin ortamdan çıkarken Selma’nın takındığı yüz… Murat Çeri bu bakışı İnci Küpeli Kız tablosuyla canlandırmış. Doğrusu bu detaylar, tiyatro sahnesinde verilmesi imkansız olan çok kıymetli sinematik dokunuşlar. Sonrasında Hüsrev’in Mansur, Nevzat, Şeref ve Zeynep’le “Ölüm Korkusu” piyesi ve kader üzerine sohbet ettiği o meşhur sahne başlıyor. Bu sahnede Selma ve Ulviye de var. Tüm ana karakterlerin tek yerde olduğu bu anı Murat Çeri bir tiyatro sahnesi gibi planlamış. Bir ana salona açılan altı kapı, iki yanda kırmızı perdeler… Bir sohbet dönüyor ama bu an aynı zamanda Hüsrev’in piyesinde yazılı olan bir bölüm.
Hüsrev, yazdığı oyunu yaşamanın eşiğinde. Yanında oyununun başrol oyuncusu Mansur, kendi hayatının karanlık yanları olan Şeref ve Nevzat, ruhunu temsil eden Selma, nefsini temsil eden Zeynep ve merhametini temsil eden annesi var. Hüsrev bunlar arasında dolana dolana konuşuyor. Dik ve vakur… Kendinden emin. Fikri ve zikriyle kendisine oldukça hakim gibi duruyor. Kendi aynasında kurduğu bir tiyatro sahnesi bu. Hüsrev’in kibirli silahından çıkıveren bir kaza kurşunuyla bu sahnede ölüyor Selma. Ölüm anında gözlerinde hala parıldayan aşkı görüyoruz. Hayal kırıklığıyla karılmış o sevgi ve kaza anı Hüsrev’in sahnesini, perdesini, dünyasını yıkıyor. O şok ile merdivenlerden yuvarlanarak inen Hüsrev’in koşup kendine çarpması ve aynadaki dünyanın paramparça olmasını izliyoruz. İlk perde Hüsrev’in aydınlık görünen alemini gösteren bu dev aynanın kırılmasıyla bitiyor. Ayna, bahsettiğimiz sükunetli karmaşanın anlatılması için harika bir tercih. Kırılması ise müthiş bir anlatım tarzı.
İkinci perde Ahmed Amiş Efendi’den dökülen “Olan olmuştur. Olacak olan da olmuştur” ifadesini içeren bir hat levhasıyla başlıyor. Duvarda levha, levhanın iki yanına yansımış iki gölge… Hüsrev ve annesinin gölgeleri… Artık ayna kırılmış, ışık azalmış, Hüsrev’in sarsıcı yolculuğu başlamıştır. Bu sahneyi duvara vuran gölgelerle ve bu hat levhasıyla başlatmak Murat Çeri’nin yaktığı kandilin en veciz anlarından biri. Sahne akarken Hüsrev ansızın dönüp kameraya bakıyor. Perde yırtılıyor. Uzamış sakalları, yorgun gözleri, yılgın vücuduyla Hüsrev; bize, ta içimize sesleniyor burada. Sonra küçük bir fanusta bir kırmızı balık görüyoruz. Hüsrev’in girdiği fanus adeta bu. Hüsrev “Dünyam elimden gidiyor.” diye haykırırken fanusunda yüzen kırmızı balığı yan yatmış görüyoruz. O balıktan büyük denizlere geçiyor sahne. Kamera denizin üzerinde uçuyor.
Deryalara dalmanın eşiğinde, o payansız denizin kıyısında duran bungun Hüsrev’le beraberiz. Yanında Mansur var. İkisi de bembeyaz giyinmiş. Çorapları dahi beyaz Hüsrev’in. Fakat çıkarmamış çoraplarını. Paçaları sıvalı değil. Hüsrev’in içinde alevlenen yangın, bu sahilde bir selamet arıyor. Hüsrev burada Mansur’la dertleşirken ansızın ayağa kalkıyor. “Ben ne yaptım, bir hududu zorladım, kendimin dışına çıkmaya çalışırken kendime rastladım. Meğer kul olduğumu anlamak için Allahlık taslamalıymışım. Meğer nasıl yaratıldığımı görmek için bir adam yaratmalıymışım.” derken denize doğru koşuyor. Yarı beline kadar girdiği su, vücuduna çarpan dalgalar; bu anı azametli bir atmosferle sunuyor.
Bu sahnenin ardından yine deniz kenarında görüyoruz Hüsrev’i. Üzerinde koyu yeşil bir uzun ceket, uzaklara bakıyor iskeleden. Derken Zeynep yaklaşıyor arkadan. Şeytan kırmızısı elbisesi, sarı peruğuyla bu sahnede Zeynep, nefsi temsil ediyor adeta. Bu hesaplaşma anında Zeynep’in güçlü ve hatta onursuz daveti karşısında Hüsrev’in arayan ama hala aradığını bulamış olan ruhu savaşıyor. Çok çetin bir ana şahit oluyoruz. Zeynep’in çeldirici yalvarışlarına karşın, arkasını bahr-i ummana vermiş vakur bir Hüsrev var. Nihayetinde Hüsrev kendini sırtüstü denize bıraktığında Zeynep’in arkadan koşup denize ve Hüsrev’e baktığı anı Murat Çeri Caravaggio’nun Narcissus tablosuyla canlandırmış. Kendi dünyasına hayran Zeynep’in Hüsrev’in daldığı deryaya bakakaldığı bu sahneyi, Narcissus’la resmetmek ne güzel bir buluş. O sırada denizin içinde kendisiyle ve Rabbiyle baş başa olan Hüsrev’in samimi münacatını duyuyoruz. Filmin dönüm noktalarından birisi burası. Hüsrev’in daldığı ummanı gördük, orada ne yaptığını bildik. Bundan sonrası netleşme evresi…
Artık sarı saçlarını terk etmiş, kendi öz gerçeğini göstermeye daha yakın olan Zeynep, odada Hüsrev’le baş başa hesaplaşmasına devam ederken konağa Şeref geliyor. Medya patronu Şeref ve karısı Zeynep’in Hüsrev’in karşısına tam anlamıyla dikildiği sahneyi American Gothic tablosuyla göstermiş Çeri. Araya örülen set, iki dünya arasındaki fark bu kadar net gösterilir. Bu sahneler boyunca Zeynep’i canlandıran Deniz Barut’un American Gothic tablosundaki ifadesi, yüzüne yansıyan nefretle karışık hayranlığı, yenilgiden gelen intikam duygusunu göstermesi çok iyiydi. Bu sahnede de iki yanda kırmızı perde var. Burada da bir tiyatro dönüyor adeta. Ve Hüsrev, bir oyunu bizzat yaşıyor. İçinde bulunduğu cemiyetin zaaflarını görüp yaralandığı o anda yine perde yırtılıyor ve Hüsrev’in seyirciye doğrudan hitabını görüyoruz. Bu andan sonra kamera Hüsrev’in arkasına geçiyor. Seyirci Hüsrev’i izleyen durumda değil artık. Onu anlayan, onunla yaşayan, onun dünyasına dalan durumuna geçiyoruz. Bu perde de bir ayna metaforuyla bitiyor. İki kanatlı bir aynada üç tane Hüsrev’e bakan asıl Hüsrev, beyni çatlarcasına yürüttüğü bir özmüzakereden sonra sandalyeyi kaldırıp aynaya vuracak gibi oluyor ama daha o vurmadan ayna kendi kendine çatlıyor. Hüsrev’in içindeki ayna kırılıyor.
Ve yine fanustaki balığı görüyoruz. Hüsrev’in fanusundaki balık ölmüş, bir dünya ters dönmüş. Fanusun üstündeki boşluğa cenin pozisyonunda kıvrılan bir Hüsrev var bu sahnede. Bir hülyaya dalıyor. Selma’nın öldüğü sahnede Hüsrev’in “kader anı” şeklinde anlattığı Eminönü sekansının siyah beyaz bir canlandırmasını görüyoruz burada. Ama bir farkla. Siyah beyaz kalabalıklar içinde renkli ve masum haliyle küçük Selma. Yine İnci Küpeli Kız tablosu şeklinde. Bu tabloyu Flaming June(Haziran Alevi) tablosu takip ediyor. Uyku ile ölüm arasında uzanmış turuncu kıyafetli bir kadını tasvir eden bu tablonun da baş karakteri Selma. Arkasındaki deniz manzarasında ise ağır ağır akan küçük bir tekne var. Hüsrev bu tatlı hülyadan elinde balta ile uyanıyor. Ve filmin başında gördüğümüz o ağaç kesme anına gelmiş oluyoruz. Artık net şekilde üçüncü perdenin içindeyiz. Odasında Uşak Osman’la dertleşen Hüsrev’i bu sefer bir cam kürenin içinde görüyoruz. Zihni daha berrak ama hala kendi dünyasına hapsolmuş bir Hüsrev var önümüzde.
Hüsrev’in ölüm üzerine konuştuğu sahne Bir Adam Yaratmak eserinin zirve noktası bence. Metin olarak muhteşem mücevherler taşıyan bu tiradı yine zerrin detaylarla donatmış Murat Çeri. Bu tirad, Hüsrev’in eliyle havaya Osmanlıca “ölüm” yazmasıyla başlıyor. Hüsrev konuşurken söz Cenab-ı Allah’a eriyor. Burada kamera Hüsrev’in etrafında dönmeye başlıyor. Hüsrev’i önden arkadan yandan her yönden izliyoruz. Sonra Hüsrev’in duaları başlıyor. Duayla beraber kamera Hüsrev’le yüz yüze geliyor. Bu sefer dönüşe seyirci de katılıyor. Sonra söz, rıza makamına eriyor. Burada ise Hüsrev’in “razıyım” ifadesiyle bağlanan cümleler boyunca ana karakterin kendi etrafında dönüşünü izliyoruz. Bu üç katmanlı dönüş çok ince düşünülmüş. Önce dıştan, sonra birlikte en sonda ise kendi içinde bir dönüş… Adeta bir sema gibi cezbe halinde.
İlerleyen sahnelerde bir oda içinde Hüsrev’in artık tam manasıyla teslim olduğu, içinde bulunduğu buhranın tam olarak nereden neşet ettiğini anladığı bir sahne var. Yönetmen bu içsel aydınlanma anının sessiz ritmini L'Ange Déchu(Düşmüş Melek) tablosuyla canlandırmış. Fakat bu ters köşe bir canlandırma. Düşmüş Melek’in gözlerinde öfke var. Hüsrev’de tam bir teslimiyet… Ama yaşadığı krizin kendi kibrinden geldiğini bilen bir teslimiyet bu.
Filmde en çok hoşuma giden anlardan biri de Hüsrev’in hükümet doktoru tarafından tımarhaneye götürülme anına şahit olmak için konağa gelen Şeref ve Nevzat’ın The Ambassadors(Elçiler) tablosuyla gösterilmesi… Bu tablodaki detaylara bayılırım. Ortasında yer alan kafatası modern insana ölümü haykıran nefis bir imgedir. Murat Çeri’nin; Şeref ve Nevzat’ı kokuşmuş cemiyetin birer elçisi olarak Hüsrev’in gönüllüğü mağlubiyet anına bu tablo ile seyirci kılmasını dahiyane bulduğumu söylemeliyim.
Hüsrev’in tımarhaneye gitmek için merdivenlerden inerken annesine uzattığı eli Michelangelo’nun Creazione di Adamo(Adem’in Yaratılışı) tablosuyla göstermiş yönetmen. Ne hoş bir bakış açısı bu da. Yaratıcı ile insanın uçtan uca iletişiminin tersyüz olmuş hali adeta. Bu tablonun Türkçe bir adı olsaydı “Bir Adam Yaratmak" olurdu, öyle ya. Ve son an. Hüsrev’in iki yanında iki görevli, üzerinde bir deli gömleğiyle konaktan çıktığı o eşsiz sahne. Murat Çeri bu final anını aynalar koridorunda çekmiş. Hüsrev kapıdan çıkarken iki yandaki aynalar birer birer patlıyor. Aynaların arkası koyu bir karanlık, kapının arkası alaca karanlık… Karanlıkların önüne koyulmuş aynalar, aynalara yansıyan yalanlar, aynalardan taşan yüzler bir bir kırılıyor.
Artık gerçek aydınlığa erme vakti. Peki nasıl ve ne zaman? Bir Adam Yaratmak eseri buna girmiyor. Kitap da film de böyle bitiyor. Sonrası üstadın hayatında gizli. Ben bu yazıda, kendimi Necip Fazıl’a, onun eserlerine ve hatta Bir Adam Yaratmak kitabına dahi kaptırmadan sadece Murat Çeri’nin filmini anlatmaya çalıştım. Güzel Türkçemizin bir kuyruklu yıldız gibi parladığı bu eşsiz eseri, dilini basitleştirmeye kalkmadan kullanan kıymetli yönetmeni takdir ediyorum. Filmini yaparken yönetmenlik iddiasından vazgeçmemiş. Necip Fazıl’ın önüne geçmemek için gösterdiği çabanın nazik iklimi onu “Necip Fazılca bir yönetmen” haline getirmiş. Öyle bir film olmuş ki aynı anda hem üstada hem tiyatro sanatına saygı ile kurulmuş.
Herkes kendi derdinin merhemini taşır elbet. Her ferd kendi çabasında biriciktir. Fakat
acizane kanaatim Murat Çeri’nin bu filmle “En iyi Yönetmen” haline geldiğidir. Dünya
yönetmenleriyle hiç çekinmeden mukayese edebileceğimiz güçlü ve sağlam bir usul, veciz
ve derin bir üslup kurmuştur. Sa’yi meşkur, gayreti makbul olsun.
Sinema dünyasındaki akış, o alemin kuruluş ve yayılış dinamikleri göstermektedir ki Necip
Fazıl yahut Murat Çeri yahudi olsa idi şu an bu eseri de bu filmi de yedi iklim dört bucakta
yetmiş iki millet biliyor olurdu.
Fakat şükür ki her ikisi de Türk, her ikisi de Müslüman.
Ahmet PAK
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder