Bize ait olan hikâyelerin, dedelerimizden miras kalan o mis kokulu zanaatların ve alın terinin yeri her zaman başkadır. "Güzel İşler Güzel İnsanlar" serimizin en özel ve içimize dokunan bölümlerinden birinde, Tavşanlı’nın kadim leblebicilik kültürünü ve bu köklü mirası sırtlayan Mehmet Harmancıklıoğlu amcamızı konuk etmiştik.
Zaman çabuk akıp geçiyor ama ustalarımızın hafızamıza ve gönlümüze bıraktığı o samimi kelamlar hiç eskimiyor. Bu güzel sohbeti hem bir kez daha yâd etmek hem de henüz izlememiş dostlarımızla yeniden buluşturmak istedim.
Burun Deliğinde Bir Nohut Tanesiyle Başlayan Bir Ömür
Mehmet Amca, 1949 doğumlu. 77 yıllık ömrünün neredeyse tamamı o leblebi kokulu dükkânın, çamur karmaların ve ocak sıcaklığının içinde geçmiş. 4 yaşındayken nohut sergisinde oynarken burnuna kaçırdığı o küçücük nohut tanesinden tutun da mahalle abilerinin yardımıyla doktora götürülüşüne kadar anlattığı her detay, eski Tavşanlı’nın mahalle sıcaklığını gözlerimizin önüne seriyor.
Onun anlattığı leblebicilik, sadece bir dükkân işletmek ya da bir ürünü kavurmak değil; baştan sona bir sabır ve adanmışlık sanatı.
El Emeği "Güre" Ocakları: Her yıl kapı önüne getirilen at arabası dolusu çamura paçaları sıvayıp girmek, içine saman katıp ayaklarla karmak ve o ocağı kendi elleriyle örmek...
Bedenle Verilen Mücadele: Henüz makineler yokken, bakır tavaların karşısına kurulan tahta sıpalara oturup, kavak ağacından yapılma mafrakla bilek ve bacak gücüyle saatlerce nohut döndürmek... O ateşin önünde sırttaki gömleğin terden kuruması ve sabahları kaskatı kesilmesi...
Sabrın Mimarisi: Bir leblebinin soframıza gelmeden önce üç ayrı "tav"dan geçmesi, haftalarca çamur sergilerde yatıp soğutulması ve gramı gramına ince ustalıkla sulanması...
Bir Nohudun İçine Sığan Aşk, Müzik ve İcatlar
Mehmet Harmancıklıoğlu ile konuşurken sadece leblebiyi değil, hayatın renklerini de dinliyorsunuz. Babasının yağ tenekesinden yaptığı kemanla dostlarını oynatması, askerlik yıllarında tanıştığı musiki aşkı, Tavşanlı'nın eski gazete kâğıtlarıyla kaplanan tahta sandıkları ve İstanbul’a giden deniz kokulu leblebi sevkiyatları...
Dükkânda biberle unu karıştırıp "Acılı Leblebi"yi icat etme çabaları veya eşinin fikriyle ortaya çıkan "Çıtır Leblebi"nin doğuş hikâyesi, aslında bu toprakların insanının ne kadar üretken ve zarif olduğunun en tatlı kanıtı.
Bugün seri üretimin, aceleciliğin ve hızlı tüketimin dünyasında yaşarken; ustalarımızın o nasırlı elleriyle her sabah "Besmele" ile açtığı dükkânların, Şeyh Murat Gazi’den el alan pirlik geleneklerinin kıymetini çok daha iyi anlıyoruz.
Hafızaya Sahip Çıkmak
Usta ustayı yetiştirmekte zorlanıyor belki, sokaklarımızdan o eski odun dumanı kokuları yavaş yavaş çekiliyor. İşte tam da bu yüzden bu kayıtlar, bu görüntüler sadece bir video değil; yarınlarımıza bıraktığımız canlı birer hafıza vesikası.
Mehmet Harmancıklıoğlu’nun gözlerindeki o çocuksu hevesi, memleketine ve işine duyduğu derin saygıyı yeniden hissetmek isterseniz, çayınızı ya da kahvenizi alın ve bu güzel hikâyeye tekrar kulak verin:
🎥 Videoyu İzlemek İçin:
Sizlerin yorumları, beğenileri ve bu hikâyeleri paylaşarak yaşatması benim için en büyük güç. Videoyu izledikten sonra hissettiklerinizi yorumlarda paylaşmayı unutmayın!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder