11 Mayıs 2009

YANIYOR!

YANIYOR!

Yanıyor, yanıyor, cayır cayır yanıyor!

Haydi, yanıyor, dumanı beleşe seyredin, yanıyor!

Alevi gökleri tutuyor, yanıyor, yanıyor!

Akşamın kızıllığında yer gök yanıyor, yanıyor!

Ah, yangın olur biz yangına gideriz! Yok mu temaşaya yetişen, yanıyor, yanıyor!

Dumanı gökleri tutmuş, vadilere sinmiş, evlerin açık pencerelerinden genizlere dolmuş bir yangın var tepelerde. Mehmet Ali, diyor ki, “Orağı atan, orağı atan, orağı atan! Oraklarını attılar, koştular! Koştular, koştular...” sonra Mehmet Ali kocaman gülüyor, gülüyor, karnını tutuyor, ağzından salyalar akıyor, yanık yüzlü, kavruk yüzlü Mehmet Ali, “Allah belanızı versin, orağını atan...” diyor, gülüyor. Ağız dolusu sövüyor Mehmet Ali. “Sövme, sövme!” diye azarlıyor akşamın karanlığına sığınan köylü kızı. Kızıl alevler tarlaların başında görünüyor, ihtiyar kadınlar dizlerini dövüyor, dizlerini dövüyor, dizlerini... en çok dizlerine vuruyorlar. Gözlerinin yaşını geçen itfaiyelere akıtıyorlar, “Yetiş!” diyorlar, “Yetiş! Bir buğdayımız var bizim, yetiş kurbanın olayım, yetiş!” sonra yine dizlerini dövüyorlar. Ekmek, yoğurt, zeytin, soğan taşıyorlar yoldan geçenlere, bir de “Yetiş!” diyorlar, “Ah, buğdaylar var yetiş!” Mehmet Ali, kızıllığı raks eden ufuklara bakıyor, “Aha! Aha! Valla yanıyor!” diye, bağırıyor. “Komutan” diyor, sonra, “Komutan, sönüyor mu?” “Söner, Mehmet Ali, söner.” Diyor, jandarma komutanı. Kulağı telsizde, gözü tepelerde. “Rüzgâr tavsadı, rüzgâr tavsadı.” Diyor kendi kendine.

Eli kundaklı gelinler, kırmızı, yanıp sönen arabaların tozuna karışıyorlar. Köpekler şaşkın, koyunlar şaşkın, inekler şaşkın... bu, bu yanık kokusu hayra alamet değil. Traktörler, tepelere tırmanıyorlar, kepçeler, cipler, otomobiller... Mustafa, “Ağabey, bu da gitmek istiyor, itfaiye arabalarıyla. Ağabey kaybolur oralarda!” diyor, Mehmet Ali’yi göstererek. Mehmet Ali, şaşkın. Mustafa ağlamaklı, bir tepelere bakıyor, bir yanıp sönen kırmızı lambalara. Kavaklar yatıp kalkıp yalvarıyorlar alevin dilleri yalamasın köyü, diye. Onlar sallandıkça tepeler kızıla boyanıyor, gökler kızıla, yer kızıla, kadınların yüzü kızıla boyanıyor. İhtiyarlar bastonlarını toprağın bağrına vuruyorlar bilmeden. Kalın gözlüklerini siliyor Veli amca, “Kız, evden ekmek getirin!” diye, bağırıyor dövünen kadınlara.

“Hüseyin nerede kaldı, kız Fadime?”

“Ana! Ana! Bizim adam da yangının içine girmiş, ana!”

“Kız, eşeği tarlada mı koydunuz?”

“Sevabı bol bu işin, sevabı bol, yoğurt getirin, görevlilere götüreceğiz?”

“Ah, oğlum sönüyor mu, tarlalar barut şimdi, ah oğlum tarlalar barut!”

“Yenge, sizin ağalar gitti mi hep?”

“Orağı atan gitti, orağı atan gitti!”

“Ha! Ha! Ha! Orağı atan gitti, orağı atan, orağı atıverdiler, orağı...”

Köyün içinden toz, duman, yanık kokusu, keskin iniltiler, sirenler geçiyor. Tepelere tırmanıyorlar hemen, hemen tepelere tırmanıyorlar. Tepelere tırmanıyorlar, yarış ediyorlar, alevler tepelere abandıkça onlar da abanıyorlar tepelere. Horozlar ötüyor, kadınların gözleri büyüyor, “Anam, anam, anaaaam!” dizlerini çürütüyorlar. Çocuklar, eteklerinden tuttukları kadınlardan korkuyorlar, alevlere bakıp ağlıyorlar. Toz, çamur oluyor yüzlerinde, burunlarını yakan şeyin şu kızıl saçlı devden geldiğini anlıyorlar. Çocukların ağzı açık, gözleri açık, yorgun gözleri kapanacak vakitte, koca bir masalı seyrediyorlar. Tepeleri alan, üstlerine dumanlar savuran canavarın ekinlerini nasıl alacağını anlamıyorlar. Masal bitsin! Masal bitsin!

Tıpır tıpır sesler duyuluyor. Gök, ihtiyarları ve çocukları duydu. İhtiyar bastonunu göğe kaldırıyor, “Ah, büyük Allah’ım! Sen bilirsin Allah’ım!” sonra ne diyecek peki? Bastonunu kaldırıp kaldırıp susuyor. Bulutlara bakıyor. Tıpırtılar çoğalıyor, aniden kesiliyor. Yağıverse, dökülüverse şöyle, gök yarılıverse. Yarılmıyor gök.

Flamalı araçlar geçiyor, itfaiyeler geçiyor, kepçeler geçiyor, traktörler geçiyor, otomobiller geçiyor. Köylüler, kendilerini atıyorlar boş buldukları her araca. Elde tırmık, kürek, kazma, kesim motoru, balta... umut, korku, telaş, merak, dua, dua, en çok dua. “Köye bir inerse, tarlalara bir inerse, yetişin oğlum, yetişin gayri!”

Duman gökleri tutuyor, kızıllıklar azalıyor, gece iniyor dağlara. Gökte oynayan yalabıklara bakıyor çocuklar, evlerin kuytularına gizlenmiş gözler görünüyor. Komutan, “Üzülme nine, tarlalara inmez daha bu yangın.” Diyor, onun da içi ezik. “Ne yangınlar gördük biz.” Diyor, teselli ediyor haber sormaya gelen, dizleri dövülmüş kadınları.

Mehmet Ali, komutana su getiriyor. Askerliğini yapmadığını söylüyor komutana. “Yirmi dört yaşımdayım.” Diyor, gururla. Başı eğiliyor, “Almadılar.” Diyor. Askerlere su taşıyor. Gözlerini tepelere dikip dikip, “Orağı atan koştu, atan koştu, atan!” uzata uzata bağırıyor heceleri. Ağız dolusu sövüyor. Köpekleri kovalıyor. On beşinci kez “Hoş geldiniz.” Diyor, komutana.

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder