02 Haziran 2008

BAKLA FESTİVALİ 2



BAKLA FESTİVALİ 2 (1. BAKLA FESTİVALİ İÇİN TIKLAYINIZ.)

İkincisini bekliyordum, beklediğim haber biraz geç geldi.

Bakla Ve Bahar Şenliğinden bahsediyorum.

Çaltılı köylülerinin hazırladığı şenlik... Geçen sene ilkini yapmışlardı. Bu yıl da ikincisini yaptılar. Muhtar dahil hepsini tebrik ediyorum. Muhtarı neden ayrıca dahil ettiğimi birazdan söylerim.

Şenlik haberini alır almaz radyo personeli ile olan piknik planımızı ona göre şekillendirdik. Şenliğe katılacak oradan da pikniğe geçecektik. Süslü ağabeyin minibüsüne binip yola koyulduk. Buradan çıkışımızda bizi yağmur karşıladı ama daha ileride yağmıyordu. Bulutlu güzel bir gün karşıladı bizi Çaltılı Köyünde. Bütün hazırlıklar yapılmıştı. Daha köyün girişinde bizi bayraklar ve şenlik yazıları karşıladı. Şenlik alanına giden yollar işaretlenmişti.

Şenlik alanına ulaştığımızda geçen seneki park alanının kullanılmadığını fark ettim bir sıkışıklık oldu doğrusu. Bizi bütün komite üyeleri candan karşıladı. Bu sıcak ilgi karşısında doğrusu utandım. Gelenlerin tamamını güzel sözlerle karşıladılar ve törelerine uygun olarak yedirip içirdiler, en güzel şekliyle ağırladılar. İlk yemek olarak ikram edilen keşkeği çok beğendiğimizi itiraf etmeliyim. Yöresine has bir tadı vardı.

Şenlik alanı bu yıl geçen yıla göre biraz daha az kalabalıktı. Bu yılki gecikmelerden dolayı oldu sanırım. Tanıtımlar falan tam yapılamamıştı. Neyse önemli bir virajı böylece geçmiş oldular. Üçüncü şenlik için daha bir istekli olacaklarını tahmin ediyorum. Artık “Geleneksel” ibaresi bile alabilirler birkaç yıl sonra. Daha da geniş katılımlı ve manalı olur şenlik. Bizi sevdiklerimizle bir araya getirmeleri bile şenliğin amacına ulaştığını gösteriyor.

Gelelim muhtara…

Organize heyetinin çoğunu tanıyorum, buradan tekrar her birine teşekkür ediyorum. Ellerinden gelenin daha fazlasını yaptıklarına inanıyorum. Bir köyde işlerin düzgün yürümesi için muhtarın tam desteğinin olması şart. Muhtar oranın en büyük amiridir. Seneye muhtarın tamamıyla organizenin içinde ve en büyük destekçisi olacağını umuyor ve bekliyorum. Sayın muhtarım, yapılan şeyler hep tarihe geçecek bunun içinde unutulmaz biri olarak var olmak istersiniz elbette. Lütfen biraz daha gayret! Bu şenlik ancak sizin gayretinizle daha gösterişli ve amacına daha yakın olur. Seneye inanıyorum ki şenliklere muhtarlık damgasını vuracaktır. İki yıldır muhtar Veli Oruç elinden geleni yaptı bundan sonrası için daha organize bir şenlik çıkacak karşımıza. Şimdiden Veli Beye kolaylıklar diliyorum.

Tavşanlı’nın şenliklere ilgisinin sınırlı kalması ayrı bir değerlendirme olacaktır sanırım. Protokol düzeyinde çok fazla ilgi görmedi şenlik. Kaymakam Beyin, belediye başkanımızın orada olmasını ve bu büyük köyün nasıl gayret içinde olduğunu görmesini isterdim. Gerçi Tavşanlı Belediyesi malzeme desteği verdi ama orada olmak daha başka.

Geçen yılki gibi yine bütün çevre köyler oradaydı. Oyunlar oynandı, yarışmalar tertip edildi, şarkılar söylendi, yenildi, içildi, eğlenildi… Çaltılı Köyüne ve emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. Bu arada radyo personeli de hemen hemen tam kadro oradaydı. Dernek başkanı bir plaketle bizi onurlandırdı, sağ olsunlar. Radyomuz spikeri Nihat Mermer’in kısa sunumu da katılımcılar tarafından beğenilmiştir umarım. Seneye daha önceden haber verilirse belki bizim de bir katkımız olur şenliğe.

Elinize sağlık, bir köyün bir arada nasıl güzel işler başarabileceğini bir kez daha gösterdiniz.

11 Mayıs 2008

Ben bir zamanlar


BEN BİR ZAMANLAR
“Başlayabiliriz, sanırım.” Dinlemiyor gibiydi. Tepeden tırnağa süzdü beni. “Pantolon olmamış.” Dedi. Onun ısrarıyla bir gömlek, kravat, ceket uydurup giymiştim, kot pantolonum üzerimde kalmıştı. Giyecek doğru dürüst kumaş pantolonumun olmadığını, takım elbisemin ise düğünden bu yana yıpranmış ve çekmiş olduğunu üzülerek belirttim. Bu kez sakal tıraşıma laf edecekti ki, tatilde olduğundan kendisinin de sakal tıraşının gelmiş olduğunu hatırladı ve sustu. Yine de bu durumun içine sindiğini sanmıyorum. Son bir kez etrafıma baktım, pencere kapalıydı gidip açtım. Ufacık bir rüzgâr yoktu dışarıda. İkindiye yaklaşıyorduk, birazdan ılık bir rüzgâr doldururdu perdeyi. Basit bir sandalye bulmuştum kendime. O ise üzerine güzel bir minder monte edilmiş plastik sandalyede oturuyordu ve sandalyesinin kollukları bile vardı. Tatilde olduğunu söylemiştim, yumuşak kumaştan parlak renkte gömleği ve rahat bir keten pantolonla oturuyordu yanımda. Ben terlemeye başlamıştım bile. Soğuk limonatalarımız da geldiğine göre başlayabilirdik.
“Hazırım efendim.” Dedim. “İyi peki, kendini biraz olsun memur gibi hissedebiliyor musun?” diye, sordu. Gömlek, kravat ve ceketle kendimi memur gibi hissetmek arasındaki bağı tam kuramadım ama bu bıktırıcı seremoniden çabuk sıyrılmak için “Evet, bu sıcakta memur olmanın hazzını tadabiliyorum.” Dedim. Bu sözüm, böyle bir etki beklemediğim halde, çok hoşuna gitti. Göbeğini hoplata hoplata epey güldü. “Ya, bu sıcakta neler çekiyoruz anla işte.” Dedi, gülmesi sürüyordu daha. Edeplice gülümsedim, başka ne yapabilirdim ki? “Tamam, neler var elimizde?” Yüzüme o kadar kararlı baktı ki, bir an sahiden kendimi amirimin karşısında hissetim. Neredeyse kekeleyecektim. “Elimizde ne mi var, yani siz bana söyleyecektiniz.” Diyebildim. Şekerlemeden yeni kalktığı için olmalı üzerinde bir uyuşukluk vardı. Kendini sandalyeye iyice yaydı ve başladı. “Madem böyle bir işe başladın, e, ne yapalım çaresiz yardım edeceğiz.” dedi, o, müthiş özgüveni beni sürekli şaşırtıyordu. Sanki ben ona teklif etmiştim “Gel bana danışmanlık yap!” diye. Onun tatiliyle yeğenimin nişanının aynı zamanlara denk gelmesi de benim kabahatim değil. Nişan törenlerinden sonra bir gün daha kalmaya karar verdiler, çok sevdiğim dayımlar. Evet, kendilerini severim, hem o, iyi bir komiserdir. Gerçekten iyidir işinde. Ama her şeyi de bilmese olmaz mı sanki? Komiser dayımın masamın üzerindeki dağınık sayfalara bakmasıyla başladı zaten bu danışmanlık işi. Neler yazdığımı merak eder dururdu. Diğer odadaki kitaplığımı da görünce iyice merak saldı yazdıklarıma. Dosyalardaki taslak isimlerinin hep memurlarla ilgili olduğunu görünce bana, “Evlat, neler yazıyorsun böyle?” diye sordu. Onunla konuşurken kendimi sürekli bir sorgu halinde hissediyorum. Halbuki o benim dayım. İlk yazma serüvenimden de haberi olmuş ve detaylarıyla bakmış sonra da, “Kaç insan tanıyorsun bakalım sen de bir şeyler yazmaya kalkıyorsun?” diye sormuştu. “Bir yerden başlamam gerekiyor, dayı.” Demiştim. O zamanlar yeni yeni yazmaya başlamıştım. Sonra bir tane öykü taslağımı alıp odada bulunan diğer davetlilerin ve akrabaların önünde –hep kalabalık zamanlarda gelir kendisi- sesli olarak okumaya başladı. O konuşunca diğerlerinin, susup saygıyla dinleme hevesi uyanıyor nedense. O gün, nasıl da utanmıştım. Çocukluk aşkım üzerine yazdığım ilk öykülerden biriydi o. Hiçbir yerde de yayınlanmayacaktı. Muzip gülümsemeler çoğaldı. O okudukça bana bakıp, manalı manasız hareketler yapmaya başladılar. “Dayı, lütfen!” diyebildim. Yani nişan töreninden beri yeni öykü taslaklarımla ilgileniyordu dayım. Sonra da, memurlarla ilgili madem bir öykü tasarlıyordum, kendisinin yirmi bir yıl, dört ay, sekiz günlük memurluk deneyimleri ve mesleğinin verdiği ayrıcalıklı konumunu iyi değerlendirmem gerektiğini önerdi. Bunun için tatilinden bir günlük fedakarlık yapabileceğini de ekledi. Bu büyük (!) imkanı tepmem çok ayıp olurdu üstelik o benim misafirimdi. Hayır, demem onu kovmamla aynı anlama çıkacaktı bir yerde. Tuhaf bir duruma düşmüştüm. İyi yönünden bakmaya çalıştım, böyle bir deneyim eğlenceli ve gerçekten bilgilendirici olabilirdi. Öykü yazmak böyle bir şey değildir benim için, bu da farklı bir deneyim olacak. Yani araştırma gerektiren bir şey isteseydim makale yazardım. Belki böylesi daha hoş olurdu. Elimde mini bir daktilo, kütüphane görevlisiyle pipo içip içemeyeceğim üzerine tartışırdım. Bu da bir öykü taslağı aslında. Ah, dayı, komiserim.
Dayım, nereden başlayacağını düşünmeye başladı. Aslında ilk memurluk günlerine döndüğüne eminim. Üniformayı üzerine ilk giydiği ve aynaya ilk baktığı günü hatırlıyor olmalıydı. Yüzündeki tebessüme ve içine düştüğü melankoliye bakılırsa, öyleydi. Kafasını sağ yana eğip tavana bakmaya başladı. İçimden, şimdi görüntü bulanıklaşacak ve siyah beyaz bir şerit akmaya başlayacak, diye geçiriyordum. Başladı anlatmaya:
“Memurluk dediğin öyle basit bir şeydir ki, sen bile yaparsın. Herkes yapar, böyle anla yani. Ancak, kimden alır kime verirsin bir düşünmek lazımdır. Dürüst olmalısın, memursan. Yahu, mecbursun böyle olmaya. Yaptığın işi ancak Allah hakkıyla değerlendirebilir. Başkası havadır. Ona bakacak olursan gerçekten hava alırsın.” Dudaklarını büzdü, yüzünü buruşturdu ve “Bunları boş ver, zaten kimsenin taktığı yok, ben sana esaslı bir anımı anlatayım.” dedi, aniden de gülmeye başladı. Niçin durup durup güldüğünün psikolojik arka planı ile ilgili bir tahminde bulunmam çok zor oluyordu. Keyifle anlatmaya başladı:
“Görev yerlerimden birinde sevimli bir haydut vardı. Canım, haydut dediğim, işte hakkını dibine kadar arayan ve devamlı hır gür çıkaran tiplerden. Bu, bizim haydut gene böyle bir kavgadan sonra...”
O, anlatıp duruyordu. Dinlemenin zor olduğu demlerdi. Sıkı sıkı giyinilecek hava değildi. İzin isteyip ceketimi çıkardım, kravatımı gevşettim. Gözlerimi bir an olsun ondan ayırmıyordum, ama zihnimi ona vermem çok zordu. Bu anıyı yazabilmem imkansız olmuştu neredeyse. Birinin bana, hikaye olsun diye anlattığı şeyler kâğıda dökülemiyor pek. Gülümsenecek yerlerde gülümsüyordum. O, benim dayımdı. Güzel bir anlatışı da vardı ki, dinleyemediğime üzülüyordum. Çocukluğumdaki dayımı aradım hayalimde. Onu, sadece bayramlarda görmüştüm sanırım. Onu ne zaman hayal etmeye çalışsam hep bayramlarla birlikte hatırlıyorum. O zamanlar tığ gibiydi. Üniformalı görebilmek için yalvardığımı biliyorum. Resimlerini gösterirdi bana. Şimdi biraz daha iyi anlıyordum onu. O zamanlar, insanlar, karşılarında bir polis olmasının kendilerine yönelmiş bir tehdit olduğunu düşünüyorlardı. Bu tehdit algılamasının hangi arka planları olduğunu kavrayabilecek kadar büyümemiştim henüz. Dayım, kendi babasının bile, üniformalıyken yüz hatlarında gerginlikler sezdiğini söylediği zaman içimde bir yer sızlamıştı. Akrabalarının arasına böyle girmek istemiyordu. Hayır, görev yeri bambaşka bir yer olabilirdi, bunun önemi yoktu. İnsanlar, hatta kendi arkadaşları bile uzak duruyorlardı dayımdan. Bunu sezebiliyordum. Her karşılaşmalarında güreşe tutuşmalarını da hatırlıyorum çünkü. Sonra sonra dayım da kanıksadı bu durumu. O da diğerlerinden koptu sanki. Konuştuklarına dikkat etmeye çalıştı yıllarca. O anlatınca herkes can kulağıyla dinlerdi. (Hâlâ öyle) Ağzından bal damlardı. İnsanlarla mesleğini paylaştığını hiç hatırlamam. Şimdilerde rahatlıkla mesleğiyle ilgili de konuşabiliyor.
Dayım, anısını anlatmaya devam ediyordu. Bir ara dalgınlığım çok belli olmuş olmalı ki, seslendi. “Ne düşünüyorsun?” Öyle sordu ki, sanki kendisini anlayan biri vardı karşısında. Geçen onca sıkıntılı yılını anlayıveren ve bu anlayışı bir bakışıyla paylaşıvereceği birini bulmuştu sanki. Anısının bütün komik taraflarını bir tarafa bırakmıştı. Yaptığımız şey bir kenarda kalmıştı. Yüz hatları düştü. Gözleri yere kaydı. “Ne düşünüyorsun?” diye, yineledi. Toparlanamazdım çünkü, sorduğu şeyi düşünüyordum. (En azından, öyle olduğunu sanıyordum.) Kravatımı yavaşça çıkardım, doğrudan yüzüne bakıyordum. “Bir ömrün daha olsa?” diye sordum. Küsmüş bir gülümseme yayıldı dudaklarına. Gözleri daha bir çukurlarına kaçtı. “Komiser Mustafa, diye anılacağım değil mi? Başka da bir şey olmayacak insanların dilinde. Komiser Mustafa! Üniformayı giydiğim gün kaybettim ben sizi.” Hayır, işte bunu yapamazdı. Kendini kaybedilmiş bir aile üyesi gibi görmeye hakkı yoktu. “Hayır, dayı. Düşündüğün gibi değil. Bu başka bir şey. Eksilen şey sen değildin. Başka bir şeydi, bambaşka, senin ve benim suçum olmayan başka bir şey.” Gülümsemesini kesti, yapmacık bir ciddiyetle, “Komiser dayını yazarsan kulaklarından asarım seni!” dedi. Yazamadım zaten, beceremedim.

09 Mayıs 2008

BAHAR MANZUMESİ


Bu yazıyı dinleyebilirsiniz.




BAHAR MANZUMESİ

Bahar yaza çeker, çiçeklerini alır
Sarı bir dünya kalır elimizde
Dağ başını bulandıran ince bir sudur
Kurdun kuşun nasibi, ihtiyarların nasibi
Çocukların nasibine hatırlamak düşer.

Hatırla şimdi!
Bir sabaha uyanıp da sabaha uyanmadığını düşünmek nedir?
Suyun sahipsizliği mi, ormanların gümbürtüsü mü,
Yoksa bir kuzgunun çığlı mıdır
Seni böyle tedirgin eden?
Kelebeklerin kartala dönüştüğü yeni kıtadan haberler getirdim sana.
Önü alınmaz bir ruh bırakmış geride
Atını bırakmış, yayını bırakmış, özgürlüğünü bırakmış.
Uzun saçları yağ içinde oğlan çocuğu bırakmış
Sen elinden tut, diye.
Bu dağları yine susuz görürsen İbrahim'i çağır,
İsmail'i çağır, Hacer'i çağır!
Gohgloyeh'i çağır ateş gözleriyle su bulsunlar sana.
Esneyen çocuk, gözleri dalgın,
Ataların, bizim değil bu toprak çocuklarımızdan ödünç aldık, demişlerdi
Geronimo! Apaçilerin lav püskürtüyor göklerden.

Bu dağları yine susuz bulursan kanla doyur demiştin.
Geronimo! Bağdat'a gel.
İstanbul'a uğra gelirken, Sierra Madre'nin eteklerinden topladığın bir avuç militanla.
Şu gözlere bak kadın!
Baharın bütün çiçeklerini sana sunmaya hazırım.
Çocuklar sunmaya hazırım.
İnce, soğuk, ayaz sular bulmaya hazırım.
Şehirlerin şişmiş karnını indirmeye hazırım.
Şu gözlere bak kadın!
Sarı bir hastalıkla necis şeyleri andırıyorlar.
Dağlara bak kadın.
Bebeklerini gömen diğer kadınları duy!
Bir bebek çığlığı duy dağlardan.
Geride kalan ihtiyarların güneşe bakan gözlerinde bu hayatı.

İspanyol ordularının zafer taklarıyla süslenmemişse evim
Onların dilini konuşmuyorsam hala, inadına.
İspanyol kılıcı değmemişse sana
Bir, Selahaddin'e şu bahçenin küçük bir çiçeğini borçlusun
Boyun bükerek ve eğilerek toprağına bırak.
İki, Geronimo'nun uzayan saçlarını tara!

Bu rezil bahar istilası,
Bu çiçek salgını, bu kuş bombardımanı
Bu bu... hayasız gerilim.

Hu hu komşu komşu, oğlun geldi mi
Gelmedi. Dolayısıyla sana da bana da kara kediye de hediye getiremedi.
Bir slayer gürlemesinde toprağa karıştı.
Komşu, üzülme!
Benim oğlum da gelmedi.
Yüksek vatlı bir hoparlörün dibine, beyaz bir zehrin içine,
Renkli bir kutunun önüne gömdük onu da.
O da incik boncuk getirmedi dünyaya.
İnek bile dağlara çıktı, bizim oğlan kente kurban oldu.

Çocuk, baharı sana tasvir edeyim:
Yaşamaktır o, yeniden.
Bastığın toprağın yenebilecek kadar yumuşak olmasıdır.
Kızların sularda saçlarını taramasıdır.
Coşkunluktur.
İğde kokularıdır, hanımeli kokan gecelerdir.
Çocuk, baharı tasvir edeyim sana:
Bir gün yeni kıtanın efendileri çiçekleri kopardılar
Apaçi dedi ki: Apaçi artık dağların üstüne yıkılmasını istiyor.
Apaçi ölmek istiyor.
Bütün bunlar bir bahara rastladı.
Seni tanımam da öyle.

Kadın, seni tanımam da bir bahar vesilesiyledir.
Bir yılanı emziriyordun.
Arılar süt kokusuna gelmişti.
Başına toprak saçtın yeni gelenleri kovmak için.
Eline erkek eli değmemişken, nasıl olur da bir yılanı doğurdun, diye sormuştum.
Erkeklerimiz de doğurgandır artık demiştin.
Doğurgan, nazenin, alıngan, uslu, bizim gibi.
Ey nazlı kadın, seni tanıdığım gün sevdim.

Gel, kentlerde göçmüş evlerimizi onaralım.
Alt yapı sağlam değilse
Üstüne oturalım, damına çıkalım dünyanın.
Yine ihtiyarlar peyda edelim
Buralara gömmek için.
Adına Şaban deriz, Süleyman deriz, Mülayim deriz, İsmail deriz...
Çocuklarımızdan önce ihtiyarlarımız olmalı.

Bahar yaza çeker, çiçeklerini alır
Sarı bir dünya kalır elimizde
Dağ başını bulandıran ince bir sudur
Kurdun kuşun nasibi, ihtiyarların nasibi
Çocukların nasibine hatırlamak düşer.