MANEVİ, SIRLI, TILSIMLI, GİZLİ, GÖZLÜ PROGRAMLARA KATKIMDIR.
Bir hikaye de benden...
Sizi bilmem ama ben, Sır Kapısı'cıyım. Yeni moda, türedi programlara müntesip bulunanları da kınıyor ve kıyasıya eleştiriyorum. Ne onlar öyle kardeşim, hep taklit hep taklit. Benim programım hepsine on basar. Hatta yetinmez bir on daha basar. Bizler, yani Sır Kapısı'cılar, programımıza bağlıyızdır. Başka bir kanala geçse bile takip ederiz. Diğerleri öyle mi ya, onlar hangi kanalda ne varsa seyrediyorlar. Kimisi Sırlar Dünyası, kimisi Gerçeğin Ötesi, kimisi Gizli Dünyalar, kimisi Kalp Gözü, kimisi anasının gözü... Sır Kapısı'cılar olarak biz, programımıza bağlıyızdır. Zaten programların hepsi başka bir alem. İslam adına, din-ü mübin adına hepsi de ne güzel şeyler anlatıyorlar değil mi?! Buradan, Sır Kapısı bağlıları adına diğer bütün program seyircilerini kınıyorum. Onlar yanlışın içindeler. Bize gelin, biz en hakiki İslamî hikaye anlatıcısıyız. Hatta biz Sır Kapısı'cılar o kadar bağlıyız ki programımıza, kendimiz uydurmaz, bizzat yaşadığımız olayları kaleme alır program yapımcımıza altın işlemeli zarf içinde, okur üfler öyle göndeririz. Her olaya da gayet esrarlı ve bilumum uyuşturuculu tarafından bakar ve her olayın içindeki mucizeyi ve tılsımı görür başkasının da görmesi için ulu kişi programcı hazretlerimize arz ederiz. Onlar da bin bir gayretle filme alıp bize seyrettirirler. Şükran ve sadakatle efendim.
Bakınız, geçen akşam mübarek ramazan günü başımdan geçen bir olayı nakledeyim. Sırf Sır Kapısı'lık bir olay yani. Arkadaşlarla kahvehanede bir ramazan akşamında öylesine, yani mucizesiz mucizesiz oturuyoruz. Adi şeyler yapıyoruz; çay içiyoruz, gazetelere bakıyoruz, hal hatır soruyoruz. Hatta içilen çaylarda bile uhrevi ve sırlı bir tat yok. Tılsımı kaçmış bir akşamdayız, anlayacağınız. Düşünebiliyor musunuz, ramazan akşamındayız ve ortada sırlı, tılsımlı, mucizevi hiçbir şey cereyan etmiyor. Neyse efendim uzatmayalım. Gazetedeki bulmacanın son karelerini de doldurduktan sonra evlere dağılmaya karar verdik. Kahvehanenin kapısından çıktık ve geceye nefeslerimizi bıraktık. Ortalık tenha sayılmazdı geç vakit olmasına rağmen. Ramazan ya hani, o yüzden insanlar evlerine pek geç gidiyorlar. Bazıları sahura kadar çarşılarda oyalanıyor. Bir baktım, yolun karşısından nurlu bir nesne bize doğru geliyor. İlk bakışımda sıradan bir ışık zannetmiştim gerçi ama sonradan nurlu olduğunu anladım. Bir çocuk, on, on iki yaşlarında. Sıkıca giyinmiş, giyindikleri pek eski püskü şeyler ama. Elinde bildiğimiz siyah poşetlerden bir tane var. Poşette bile bir sır gizli gibi. Bilirsiniz, ayakkabı boyacıları boya sandığı taşırlar yanlarında. Ama bizim nurlu çocuk, boya malzemelerini poşete doldurmuş. Şeyin orada oluyor bu olay, şu kanal caddesinde otobüs yazıhanesinin alt tarafında bir yerde. Vakit gecenin yarısı, tam öyleydi sanırım. Çünkü o an saatimin de bir gizli güç tarafından ihata edildiğini gördüm. O muamma, o nur aniden konuşuverdi. Hem de bize, biz gizemsiz heriflere. "Boyalım mı ağabey?" Ben, tabi sırrın tamamına henüz vakıf olmadığım için, "Ne işin var bu saatte git evine!" diye hafif yollu söylendim. O nurlu çocuk, "Daha para kazanacağız ağabey." Deyiverdi. Haaa, anladım ki, kazın ayağı öyle değil. Kaça boyadığını sordum, ayakkabılarımın boyanmaya ihtiyacı da yok sayılırdı. Kaplumbağa sırtı gibi olmamıştı daha. "Beş yüz." Dedi. Elimi cebime attım, ne kadar bozuk para varsa çocuğa uzattım, sanırım bir milyonu geçkindi. "Boyadın say." Dedim, babayani. Arkadaşlar tabi başka dizinin tarikatından, birisi Kalp Gözü'cü, birisi Sırlar Dünyası'cı, anlamadılar benim ne yaptığımı, böyle alıştırma, bırak çalışsın, bari boyatsaydın... gibi şeyler söylediler. Aldırmadım. Gidip yattık netice itibarıyla. O gece rüyamda çok şey, yahu kullanacak sırlı kelime kalmadı, güzel, diyelim, güzel rüyalar gördüm. Neyse sahura kalktık, sabah oldu. İşe gideceğim, uyandım bir de baktım ne göreyim, ayakkabılarım boyanmış. Pırıl pırıl olmuşlar. Aha o gün bu gündür ayakkabılarımın boyaya ihtiyacı olmadı. Aradan aylar geçti. Ya, ne sırlar gizli değil mi hayatımızda?!
Ey okuyucu, burada dur ve dinlen. Seni bu kadar mucizeye ve tılsıma batırmışken kafan esriktir zaten, biraz nefes al! Yahu ben ne anlatıyorum? Altı üstü, bir çocuğa günlük çay masrafımın onda biri kadar bile etmeyen bir meblağ vermişim. Allah, bu vicdan kusmuğunu benim yüzüme çarpacağına, haşa, benim ayakkabılarımı mı boyayacak yani? Yahu el alemin hoppa televizyonu niçin benim dinimin hayrına olan bir şeyi yayınlıyor, diye niçin sormuyorum? Hayatımı niçin gerçeklerden koparıp mucize kovalayan, ahmak, tembel, basiretsiz, hakikatsiz, vahiyden bihaber şeylerin peşinde koşturuyorum? Bu mudur, benim dinim bu kadarcık mıdır yani? Anlattığım gibi oldu evet, ama bir farkla. Ne sabaha ayakkabılarım boyalı çıktı ne de ben böyle bir şey bekledim. Sadece vicdanım körlüğünü kaldırması için Allah'a yalvardım ve dua ettim. Kalbimin gözünü bunlar mı açacak? Ki, ben onların anlattığı şeyleri Hıristiyan'ların anlattıklarında da görüyorum. Hayır, İslam böyle bir şey değil.
Tavşanlı'nın ticari arama motoruna hemen kaydolun...
Ya da hemen aramaya başlayın...
13 Ekim 2008
MANEVİ, SIRLI, TILSIMLI, GİZLİ, GÖZLÜ PROGRAMLARA KATKIMDIR.
09 Ekim 2008
ONLAR ŞEHİT OLUR BİZ MİTİNG YAPARIZ

ONLAR ŞEHİT OLUR BİZ MİTİNG YAPARIZ
Her gün şehit haberleri geliyor.
Terör örgütünün aramızdan aldığı canların cenaze törenlerini izliyoruz. Gün oluyor 15-17 oluyor sayı…
İşte o zaman haydi miting yapalım diye bir fikir geliyor aklımıza. Haydi gazımızı atalım. Şehitlerimize duyarlı olduğumuzu ortaya koyuyoruz. Ülkemizdeki gelişmelere duyarlı olduğumuzu ortaya koyuyoruz, güya.
Ben de anlamadım.
Toplum olarak mitinglerle önüne geçebileceğimiz birçok meseleyi mitinglerle protesto etmedik bu güne kadar. Sessiz kaldık. Mitinglerle mesajımızı anlamayacak hangi konu varsa gittik miting yaptık. Miting mesaj veriyor, diyor ki: PKK kahrolsun. Paşam bizi de al askere. Yok ol PKK!
Tabi niye olmasın, siz istediniz ya yok olacak tabi! Siz bağırdınız ya elbette Allah terörü kahredecek!
Mesaj kime karşı, kimin için?
Mitingde verdiğiniz mesaj kimeydi Allah aşkına?
Kahrolsun PKK! İyi güzel.
Aponun p.çleri! Ne oldu bize, ağzımıza yakıştı!?
Paşam bizi de al askere! Götürün hepsini.
Ne demek istendiğini anlıyorum elbette. Bazen olur ki, ne demek istediğinizin hiçbir anlamı olmaz. Ne demek istediğinizi açık seçik söylemeniz gerekir. Bu ülkeyi seviyoruz. Ve zannediyoruz ki, bu ülkeyi sevdiğimizi canhıraş biçimde göstermek yetecek. Sevmenin hiçbir şeye yetmediğini, heyecanın hiçbir meseleye çözüm olmadığını unutuyoruz.
E, miting de yaptık. Görevimizi yerine getirdik arkadaş.
Gerisi?
Gerisini görevliler yapsın.
Hani askere alınmayı istiyordun?
Bırakalım şimdi bu gazı alınmış insan mantığını.
Toplumun olayları sindirmesi için gazı alınır bazı zamanlar. Miting de bunlardan biriydi. 17 şehidimiz vardı, kızdık, üzüldük, miting yaptık. Şiirler okuduk, nutuklar dinledik, mehterle tüylerimizi diken diken yaptık.
Daha ne istiyorsun lan!!!
Ne diyorsun lan sen!!!
Ya, işte böyle. Benim işim buraya kadardı. Bunları konuşmak zor. Hemen karşınıza dikilip bağırıyorlar. Kimsin sen vatan haini mi?
Kimse sorularını getirmemiş meydana. Bayraklarını alıp gelmişler ama sorularını getirmemişler. Koca ülkenin düştüğü acziyeti yanında getirmemiş kimse. İçinde bulunduğumuz komik durumu cebine koymuş herkes, sanki dünyanın en güçlü toplumuymuş, sanki bir doğruluverse komple etrafını yıkarmış gibi tavırlar takınmış herkes.
Yahu hiç mi kafanızı kurcalayan bir şey yok?
Hiç mi sorunuz yok?
Bunca olaydan sonra hiç mi aklınıza soru gelmez?
Neden, diye niçin sormazsınız?
Durun şimdi, etrafınıza bakın.
İlk hesap sorulması gereken yer neresi?
Kocaman bir ülkeyiz evet. O zaman üç beş çapulcuya mı bağırmalıyız? Yoksa üç beş çapulcuya dağ gibi civanlarımızı kaptıranlara mı? Paşam bizi de alsın askere de ne yapacağız orada? Elbette bunu söyleyenler yalan söylüyorlar. Yalancısınız. Savaş durumu olsa önce siz kaçarsınız askerlikten. Yalancısınız. Çünkü siz korkaksınız. Hesap sorulacak yeri bal gibi bildiğiniz halde işi heyecana, kolay olana vurup gösteri yapıyorsunuz. Siz gösteri adamlarısınız. Aslan görünmeden önceki avcının durumundasınız. Karşınızda aslan yok, aşağılık birkaç terörist var. Bunun çözümü de sizin bağırıp çağırmanız değil. Haydi, Irak'ın kuzeyinden gelen havan toplarının hesabını sorsun başımızdakiler biz de o zaman top yekûn arkasında duralım o iradenin. Vicdansız, namussuz Amerika'ya hesap sorsun başımızdakiler biz de arkalarında duralım. Haydi, kurumlarımız kendi öz eleştirilerini yapsınlar biz de yardımcı olalım.
En son söylediğim en tehlikelisi değil mi miting insanları için?
Bütün bunlar ne için söylendi?
Boş ver kap bayrağı mitinge gidelim. Zaten bütün yetkililer orada şiir dinleyecek, nutuk atacak. Kameralar ağlayan anaları çekecek. Haydi, biz de ağlayalım. Oturup ağlayalım. Giden 17 şehit ve daha niceleri adlarını yazdırdılar, kurtuldular sorumluluktan. Erkek aklıyla yaşar. Kadınlar duygularıyla. O miting alanlarında akıl var mıdır? Soru var mıdır, çözüm var mıdır? Duygu vardır.
Amaaan, dükkanı kapat gel işte. Akşam haberlerde nasıl çıktığımıza bakarız.
Edebiyat ne edepli bir şey. Ki, o yüzden sövemez bir yazar yazarken.
21 Eylül 2008
Ali İhsan Günevi ile röportaj
Mustafa Uysal: Ali İhsan Bey kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Ali İhsan Günevi: 1961 Tavşanlı doğumlu, Ticaret Lisesi mezunu, halen Tavşanlı’da ikamet eden biriyim. Yıllarca nakliyecilik yaptık, otobüsçülüğe döndük. Hala da devam ediyoruz. Şu anda da Kütahya Lider otobüs işletmesinin yönetim kurulu başkanlığını yapmaktayım.
M.U. : Firmanızdan kısaca bahseder misiniz?
A.İ.G.: Firmamız 1991 yılında Tavşanlı Turizm Seyahat Ltd. Şti. olarak kuruldu. Zaman içinde Kütahya isminin ilçe isminden daha iyi bilinmesi ve öğrenci, asker gibi kişilerin kolaylığı açısından ve yolcunun dikkatini çekmek için bir kanaat hâsıl oldu bizde. Dedik ki, Kütahya Lider olarak devam edelim. İlk kez gelen insanların Kütahya ismini aradığını anladık ve firmamızın ismini Kütahya Lider olarak değiştirdik.
M.U. : Bize, yaptığınız işi biraz anlatabilir misiniz? Sonuçta kömür taşımaktan farklı, insan taşıyorsunuz.
A.İ.G. : Yaptığımız iş aslında çok sorumluluk isteyen bir iş. Bugüne kadar Allah’a şükür çok başımızı ağrıtır olaylar, büyük kazalarımız olmadı. Yapmış olduğumuz turlarda, düzen, tertip, disiplin sağlamaya çalışıyoruz. Göndermiş olduğumuz personelin dinlemiş olmasına, eğitilmiş olmasına dikkat ediyoruz. Biliyorsunuz trafik kazalarının yüzde doksanı insan hatalarından kaynaklanıyor. Araçlarımızda da çok sıkıntı kalmadı, eskisi gibi değil. Her şeyi ile oldukça iyi. İnsan kaynaklı hataların da önlenmesi için gerekli tedbirleri alıyoruz. Aslında bana göre zevkli bir iş. Ama sorumluluğu tam almaz da yola çıktığında yolcuları yolda bırakırsan, bakımlarını yaptırmaz, lastiklerini, yakıtını kontrol etmezsen o zaman sıkıntılı meslek haline gelir. Biz mümkün olduğu kadar insanlara hizmet ettiğimizi, yardım ettiğimizi düşünerek hareket ediyoruz. Yardım ederken, hizmet ederken de para kazandığımızı düşünerek yapıyoruz bu işi.
M.U. : Yani yaptığınız şey aslında sadece insanları taşımak değil daha yüzlerce sorumluluğu yerine tam olarak getirmek. Araçlarınızla, personelinizle, trafikle vs. her şeyle ilgilenmek zorundasınız.
A.İ.G. : O sistemi götüremediğimiz zaman sorunlar başlar. Bu da istenmeyen bir şeydir. Kamyonunuzda lastiğinizi istemediğiniz zaman değiştirmezsiniz belki. Ne olur? Yolda kalırsanız bir tek siz çile çekersiniz. Bizde öyle değil, bütün yolcularımızın önünde rezil oluruz, onları perişan ederiz. Bizde öyle bir tabir vardır, araç tam da en dolu olduğu zaman arıza gelir bizi bulur. Çok dikkat etmek gerekiyor. Bu işte araçlarınızın bakımına aşırı özen göstermeniz gerekir. Personelinizin yetişmesine ve gelişmesine, dinlenmesine özen göstermeniz gerekiyor.
M.U. : Yaptığınız iş aslında, Tavşanlı için söylüyorum, çok ön planda olan, dikkat çekici bir iş değil gibi. Bununla beraber bütün insanların kullanmak zorunda olduğu bir hizmet üretiyorsunuz. Firmanız bu haliyle Tavşanlı ekonomisine ve istihdamına nasıl bir katkı sağlıyor?
A.İ.G. : Şimdi biz, 28 tane otobüs çalıştırıyoruz. Bu otobüslerin en az bir iki ortağı var. Artı üç-dört tane de personeli var. Kaptanı, muavini, yedek kaptanı, hotsu…
M.U. : Firmanız 100’e yakın istihdam sağlıyor diyebilir miyiz?
A.İ.G. : Daha fazla, garajdaki çalışanlarımız, 15-16 kişi… Aileleriyle birlikte 400 kadar kişi geçimini sağlıyor buradan. Bunun yanı sıra yan kollarıyla da istihdam yaratıyor. Hep deriz işte Balıkesir-Kütahya yolu açılsa Tavşanlı’nın çehresi değişir. Ulaşım insanları ve memleketleri birbirine tanıttığı zaman faydalı oluyor. Eskiden bir sabah bir akşam arabalar olurdu. İnsanlar iş için gelecek gidecek hepsi sorun oluyordu. Şimdi 24 saat içinde, gece yarımdan sabah 7.30’a kadar hariç, her saat her dakika buradan Eskişehir’e ve Bursa’ya, Antalya, Ankara’ya bir şekilde ulaşmak mümkün ve kolay. Bunun da ekonomi üzerindeki etkisi asla yadsınamaz. Tavşanlı tıkandı, biz en azından bir nebze olsun açıyoruz Tavşanlı’yı dışarıya.
M.U. : Tam olarak nerelere yolcu taşıyorsunuz?
A.İ.G. : Ana hatlarımız, Ankara, İstanbul, Bursa, Eskişehir, Kütahya bir de Kütahya bağlantılı İzmir, Antalya’mız var. Eskiden buradan da kaldırıyorduk İzmir ve Antalya’yı. Kalkışlarda ve dönüşlerde sıkıntı olduğu için Kütahya bağlantılı yaptık. Buradan bilgisayardan biletini kesiyoruz, Kütahya’ya taşıyoruz, sorun olmuyor yani.
M.U. : Her sektörün sorunları var. Birçok röportaj yaptım, sorunları konuştuk. Genel sorunlar var, sizin işte, yakıt masrafları, yasalar var… Bir de yerel sorunlar var. Yerel yönetimler, yolcular, işletmecilik, rekabet… Toparlayarak söylersek neler bunlar?
A.İ.G. : Bizim öncelikli problemimiz akaryakıt. Mazota çok zam geldi. Bunu değişik şekillerde aşmaya çalıştık. Yağ oldu, ucuz mazot oldu, gaz oldu. Biz sahipsiz bir mesleği yapıyoruz. Yıllardan beri federasyon olarak da bize tam sahip çıkılmadı, Ulaştırma Bakanlığından da bize sahip çıkılmadı. Havayolları ve denizyolları araçları, işletmeleri devletten indirimli akaryakıt aldılar. Bize böyle bir hak tanınmadı.
M.U. : Üvey evlat muamelesi gördünüz anlaşılan.
A.İ.G. : Üvey evlattan da kötü. Eskiden 30–35 kişi ile çıkarırdık masrafımızı. Yani gidiş-dönüş 35 kişiyi bulduğumuz zaman biz masrafımızı çıkarıyorduk, nereye gidersek gidelim, böyle bir standardı vardı bu işin. Bir anda 60 kişiye çıktı. 30 giderken 30 gelirken bulabilirsek biz herhangi bir güzergâhtan, Ankara olsun Bursa olsun, bulabilirsek araba masrafını karşılayabiliyor. Personel, yakıt (en büyük gider), lastik, bakım-onarım… Lastik mesela, eskiden 50–100 liralık lastikler oldu 600–700 lira. Bizim sorunlarımız, sahipsizlik bir, ikincisi istikrarlı akaryakıt fiyatı olmaması, üçüncüsü biz çok yenileme durumunda bırakılıyoruz. Araç yenilemeden bahsediyorum.
M.U. : Bu durum yasalardan mı kaynaklanıyor?
A.İ.
G.: Hayır, fabrikaların şahsi menfaatleri. Çıkarıyorlar üst modeli, fiyatını takdir ediyorlar, reklâmlarını yapıyorlar, büyük firmaları çağırıyorlar diyorlar ki: Size biz bu araçları (örneğin) 400 bin liraya değil 300 bin liraya vereceğiz, on tane vereceğiz, buna hat açın. Büyük firmalara cazip hale getiriyorlar. Büyük firmalar tabi, ufakları düşünmüyor, balıklama atlıyorlar. Bizim 2005 model araçlarımız peronlarda ikinci sınıf araç muamelesi görüyor. Hâlbuki biz daha borcunu bitirememişiz. Yetişmek mümkün değil. Bu durumu biz zaman zaman Ulaştırma Bakanlığının toplantılarında, bölge toplantılarında dile getirdik. Bir modelin en azından 10 sene hüküm sürmesi gerektiğini anlattık. Bakanlık üretimi takip etmeli işletme ruhsatları verirken.
M.U. : Sanırım bunu devlet de körüklüyor. Yanılıyorsam uyarın, ihalelere girmek için yeni araç şartı falan koyuyor.
A.İ.G. : Evet koyuyor. Model tahdidi koyuyor. Mesela Milli Eğitim Bakanlığının 8 yaş. Bizim belge çıkarmamız gerekiyor, burada 10 yaş aranıyor. Tamam, bunları yaş olarak arasın aynı model aracın modellerini belirliyor. Model değiştirirken de zor oluyor. Fabrikalar da 3–5 sene sonra diyor ki, arkadaş biz bu modele geçtik. Sen yeni almışsın da daha 3–5 yaşına girmemiş. Daha borcu da var, değiştiremiyorsun. O zaman da elimizdeki araçlar da peronda ikinci sınıfa düşüyor. Buna bir standart getirilmesi lazım acilen.
Bir zaman dingilli çıkardılar, bir zaman çift katlı moda oldu, şimdi yine çift katlılar moda olmaya başladı. Durumu iyi olan firmalar bunlara atlıyor. Model ve tip yenilendiği için de yolcu da bir merak başlıyor. Senden yolcuyu çalıyor. Rekabet koşulları oluşmuyor. Firmalar arasındaki uçurumlar gittikçe açılıyor.
M.U. : Devlet düzenleyici rolünde pek etkin değil anladığım kadarıyla. Bir de yerel sorunlarınız var. Tavşanlı’ya Metro şirketinin geleceği söylentileri var ortalıkta. Üstelik bunu getirecek olan kişinin sizde yöneticilik yaptığı da söyleniyor. Meslek etiği olarak ya da rekabet açısından bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
A.İ.G.: Buraya herhangi bir firmanın gelmesi bizi çok sıkıntıya sokmazdı. Bizim en büyük sıkıntımız o, içimizden birinin bunu yapması. Biz birbirimizi tanıyan, birçok kişiyi istihdam eden bir yeriz. Bu kişilerin şehir içinde irtibatlı olduğu binlerce kişi var. Bu tür firmaların küçük yerlerde çok iş yapamadığı da bilinen bir gerçek. Metro’nun buraya kendi başına gelmesi bizi çok fazla etkilemezdi. Bunda bizi yaralayan taraf, bizi bundan esas sıkıntıya sokan taraf, yıllarca firmamızda yöneticilik yapmış Yusuf Karacan’ın getirmesi. Artı, bir burada yöneticilik yapmışsın, yapılan hiç etik değil. İkincisi bu firmaya 580 bin lira gibi büyük bir borç yükü takıp gitmişsin, bu firma senin borcunu öderken böyle bir hareket içinde bulunması bizi sıkıntıya sokuyor. Bizim ağırımıza giden, bizim gücümüze giden, bizi sıkıntıya sokan, bizim mantık çerçevesinde anlayamadığımız, açıklamasını bulamadığımız bir durum bu. Bize geliyorlar, bu Metro’yu Yusuf getiriyormuş, neden yapıyor bunu dedikleri zaman mantıklı bir açıklamasını bulamadığımız bir tavır içine girmesi bizi üzüyor.
M.U. : Şu olabilir mi, Kütahya Lider Tavşanlı’ya yetmiyor, onun için başka bir firma getiriliyor?
A.İ.G. : Yok, yetiyor. Bizim yazın yaptığımız kışın yapmadığımız seferler var. Bu niye? Yolcuya yok satmamak adına. Ben daha özel günler hariç ki özel günlerde bile her saate ilave yapıyoruz, ihtiyaç olduğu sürece ilave yapıyoruz, yetmediğini görmedim. Yani Tavşanlı’ya biz yetiyoruz.
M.U. : Hepimizin gördüğü de o zaten, sıkıntı yok bilet bulmada.
A.İ.G.: Gelen firma ulusal çapta bir firma aslında. Fakat kaliteli yolculuk yapacağım ben onun için Metro derseniz yanılırsınız. Öyle denilebilecek bir firma değil. O da bizim gibi. Mantığı zaten o bu firmanın. İstanbul’da lüksten ziyade alt gelir grubuna hizmet veren bir firma. Hatta hatta uçak mantığı ile hizmet veren bir firma. Çarşamba, Perşembe hafta ortası bir yere yolculuk yap 30 lira, hafta sonu bilet almaya git 60 lira. Bu mantıkla çalışan bir firma. Yolcusunu düşünen, standartları sağlayabilmiş bir firma değil.
Biz böyle yapmıyoruz. Ulaştırma Bakanlığından almış olduğumuz birim fiyatı var, onun yüzde yirmi altına zaten inemiyoruz. Rekabet kurulu yasaklıyor. Gidiş-dönüş, talebe indirimimiz var, bir de özel indirimlerimiz var. İşte hastadır, çok sık gelip gidiyordur, bu tip insanlara yaptığımız indirimlerimiz var.
Bizi burada Metro, firma olarak sıkıntıya sokmaz. Üstüne basa basa söylüyorum, biz Yusuf Karacan’a ne yaptık ki, Yusuf Karacan bu insanlara, kendi borcunu ödeyen bu insanlara bu firmayı getirerek bedel ödetmek istiyor? Ben bunu anlayamıyorum, kimseye de izah edemiyorum, kimse de bunun izahını yapamıyor. Biz insanlarla görüştüğümüz zaman sıkıntılar yaşıyoruz. Sayın Tavşanlı halkından bir tek şey istiyorum, bu röportajı okuyup da bilgi sahibi olduğu zaman lütfen o kişiye sorsun, Yusuf bey, bu insanlar senin borcunu ödüyormuş, bak burada öyle yazıyor, niye bu insanlara bir kötülük daha yapıyorsun? Diye. Lütfen sorsun bunu insanlar. Eğer mantıklı bir cevabını alabilirlerse biz de öğrenelim. Ben bunu istiyorum. Bunu havsalam almıyor.
Nitekim bizim bu kişiyi, görevini kötüye kullanmaktan şikâyet imkânımız vardı. Bunu yapmadık. Dedik ki, biz hâkim olmayalım. Yargıya intikal ettirelim, yargı da suçu sabitledikten sonra bunu… Aslında biz onun suçunu, mahkemeden bilirkişi isteyip, suçunu tespit ettirip, bu suçları işlemiştir, diye müracaat etseydik savcılığa şu anda bunların hesabını cezaevinde veriyor olacaktı. Biz tam tersini yaptık. Dedik ki: (Rahmetli Mustafa Ünal, avukat, muhasebeciler, ilk bu olay patladığında toplantı yaptığımızda, bu işin iki yolu var dedi, Mustafa Ünal da bizim denetleme kurulu üyemizdi, o zaman.) Adamı rahat bırakalım, bu hatalar yapmış, hatalarını düzeltme fırsatı bulsun hem de suçluluğu mahkeme tarafından tespit edilsin. Mahkeme bilirkişi tayin etsin, suiistimalini ortaya çıkarsın. Birkaç sefer yakalama çıktı. Hatta bir tanesi kardeşinin öldüğü gün cenazesine denk geldi. Bizzat avukata telefon açtım, dedim ki, cenazede böyle bir şey yaşanırsa ayıp olur. Yakalamasını kaldırın. Hoş şeyler değil ama ağırıma gittiği için açıklamak zorunda kaldım, cenazesinden misafirlerine kadar biz ağırladık. Çok özür diliyorum, cebinde paran var mı yok mu, diye sorduk. Biz bunu cezaevine attırmadık. Alacağımız olduğu halde ne babasına ne falana filana, hacze, icraya… Öyle bir şey de yapmadık. Ha, bu olaydan sonra yaptık. Bu olaydan sonra… Metro 1,5 aydır meydanda. Birkaç sefer çağırdım gelmedi. Ya nedir, sen bu işin neresindesin? Diye. Bu olaydan sonra kızdık yaptık. Ama bu olay patlak verene kadar hiçbir şekilde biz buna kötülük yapmadık. Bu bize bunu yaptı. Yine Tavşanlı halkından Yusuf Karacan’ı gördüklerinde ne yapmak istediğini sormalarını istiyorum. Bir açıklaması varsa da desinler ki, arkadaş siz bu adama bunu yapmışsınız da bu adam size bunu bundan yapmış.
Biz bu adamın borcunu ödüyoruz hala. Daha 19 ay 20 ay da ödeyeceğiz. Hani dostun attığı gül bizi yaralar misali, bu bizi yaraladı.
M.U. : Bu sorununuzu da bir şekilde aşmanızı ve hizmete devam etmenizi dilerim. İşin bir de eğlenceli kısmı var. Ördek tabiri halen var mı?
A.İ.G.: Var. Ördek tabiri var. Bazı kendini bilmez insanların demesiyle ortaya çıkmış sonra sonra yerleşmiş bir tabir.
M.U. : Meslekte yerleşmiş bir tabir…
A.İ.G.: Mal sahibinin yolda aracını garajlardan çıkış ücretleri ve biletlerle takip etmesi mümkün. Araçlarımız tabi, garajdan almadığı, yol üstünden aldığı yolcuyu da taşıyor. Bunlar personelin vicdanına kalmış şeyler. Bunlar biliniyor. Bu bilinir, az şey yapanı makbuldür personelin. Eskiden bir sigara parasıydı, gömlek parasıydı aldığı ördek.
M.U. : Garsonların bahşişi gibi bir şey yani.
A.İ.G. : Gibi ama tam olarak öyle değil. Bu son zamanlarda ekonominin sıkıntıya düşmesiyle beraber, kredi kartı borçlarının çoğalmasıyla birlikte ördek meselesi de mal sahibini acıtır hale geldi.
M.U. : O zaman bu ördek meselesi de ciddi bir mesele halini almış. Az önce de biraz konuştuk sorunları bir de her işin can sıkıcı tarafları vardır. Sizin işinizde bunlar nedir?
A.İ.G. : Her zaman iddia etmişimdir, trafik polisleri ile şoförler aslında meslektaştır. Ama biz bunu trafik polislerine hele hele 3–5 senelik yeni mezunlara bunu anlatmakta zorlanıyoruz. Veya anlamak istemiyorlar. Bizi hep suç işlemeye meyilli, potansiyel suçlu gibi görüyorlar. Aslı öyle değil ama. Araçlarımızda takograf denilen bir cihaz var. Hız limitimizi, nerede ne kadar araç sürdüğümüzü, nerede ne kadar mola verdiğimizi gösteriyor. Bazen bunlara uyulmuyor, evet. Niye? Saatli kalktığımız yollarımız var, yolcuyu bekliyorsun, tam mola biteceği zaman yolcu tuvalete gidiyor, yolda trafik kontrolü oluyor onunla oyalanıyorsun, bilgisayardan araştırma yapıyorlar biraz zaman alıyor. Bir trafik kontrolü 20–25 dakikamızı alıyor. Ne oluyor? Perona geç kalmaya başlıyoruz. Dönüşte yolcu alacak. Bu arada ister istemez de kural ihlali oluyor. Trafik polisleri de aslında bizim sıkıntılarımızı çok iyi biliyorlar. Kaptanımızın arkasında 40 tane yolcu var. İçlerinde çok kuralcı insanlar da var. Hepsinin birlikte şoförün yaptığı hataları kaldırması mümkün değil. Hatalı sollama yaptığı zaman aynaya bakamaz şoför. Hatta içlerinden çıkıp da laf eden bile olur. Bunları göz ardı edip de her otobüs şoförünü potansiyel suçlu gibi görmeleri bizi rencide ediyor.
M.U. : Aslında trafik polisleri işlerini yapsınlar, yapsınlar ama yaparken anlayışlı olsunlar, potansiyel suçlu muamelesi yapmasınlar, vaktinizi heba etmesinler.
A.İ.G. : Bir kamyoncu öyle değil mesela. Hata yaparsa kendisi biliyor ya da tespit ediliyor. Bizim, bir hata yapmamız durumunda adam iner inmez telefon ediyor firmaya veya hemen trafik polisine şikâyet ediyor zaten. Çok zorunlu olmadığı zamanlarda kontrollerden otobüslerin muaf tutulmasını istiyoruz.
İkincisi, biz kışın yolcu bulamıyoruz. Zaman zaman sefer iptal etmek durumunda kalıyoruz. Eskiden bunlar bize çok koymuyordu. Senede üç tane beş tane oluyordu yolcusuz seferimiz. 500–600 lira yakıt parası bizi etkilemiyordu. Şu anda etkiliyor. Bazen yakın saatli seferleri birleştiriyor bir araç yapıyoruz. Ondan sonra yolcu geliyor, bize bağırmaya başlıyor, nasıl iptal edersiniz? Yahu arkadaş, bir sen varsın işte. Böyle sıkıntılar yaşıyoruz. Tamam, yolcuyu bazen sıkıntıya düşürüyoruz belki ama bizim de anlayışa ihtiyacımız var. Anlatıyoruz deminden beri.
Artı, garaj çıkış ücretlerinden sıkıntımız var. Tabir-i caizse yolunacak kaz gibi görüyorlar bizi. Burada veriyoruz, Kütahya’da giriyoruz çıkıyoruz veriyoruz, Eskişehir’de veriyoruz, Ankara’da veriyoruz. Dönüyoruz, yine vere vere giriş çıkışlar… Topladığımız paranın yüzde 40’ını garajlarda giriş-çıkış parası olarak veriyoruz. Biz bir hizmet veriyoruz. Hizmetin iyi yapılabilmesi için standartların olması lazım. Standardın olması için de bizim bir yerlerden kollanmamız, desteklenmemiz lazım. Yerel yönetimler bizi basit matematik tabloların içine oturtuyor. İşte 46 yolcu var şu kadardan şu kadar eder falan. Çok da bilmeden şu kadarı masraf falan… Sanki çok da iyi paralar kazanıyoruz zannediyorlar. Ama inanın zaman zaman şahit oluyoruz senetlerini ödeyemeyen arkadaşlarımız var. Sıkıntıya düşüyor, önceden kazandıklarını takviye ediyor, anadan babadan kalma tarla, ev gibi şeyleri satıyor. Böyle böyle bu işi götürmeye çalışıyoruz.
M.U. : Bütün bunların yanında işinizin sevdiğiniz tarafları olmalı. Çok sevdiğiniz tarafları neler?
A.İ.G. : Bu işin de elbet sevilecek tarafı var. Şu: Dört sene taşıyorsun bir talebeyi, beşinci sene bakıyorsun yok. Bir ara görüyorsun, hayırdır falan, biti ağabey, ben doktor oldum, öğretmen oldum, gibi şeyler duymak çok hoş. Mutlu oluyorsunuz. İnsana emek vermişsiniz, paralı parasız getirmiş götürmüşsünüz. Devamlı gidip gelen bir hastayı görüyorsunuz sonra, iyileşmiş olduğunu öğreniyorsunuz. Bazı anlar oluyor ki ağabey kardeş gibi oluyoruz. Sonra düğünlerine, cenazelerine çağrılıyorsun, gidip geliyorsun… İyi bir diyalog gelişiyor. Birçok insanlar tanışma fırsatı oluyor.
M.U. : İşin bir de şu yönü var, Tavşanlı’ya kimlerin gelip gittiğini çok iyi biliyor olmalısınız.
A.İ.G. : Çok yabancı geldiği zaman falan, tabi öğrenci olmayacak yaşta, dikkat çekici olanlar… Şoförlerimiz, muavinlerimiz sorup öğrenmeye çalışıyorlar. İlgileniyorlar.
M.U. : Şehirlerini sahipleniyorlar yani. Tavşanlı Otogarı yeterli mi sizce?
A.İ.G. : Yazıhane ortamı olarak yeterli. Araçlar için yetersiz. Şöyle ki, bizim girişin köşesindeki yeri belediye alacak. Mahkemelikti, belediye kazanmış. Orayı da alırsa biraz daha genişleyecek. Burası otopark gibi de kullanılmaya başladı. Özel araçlarını getirip koyanlar oluyor. Gündüzleri çok sıkıntı oluyor. Kontrol bariyeri denilen otopark olabilir.
M.U. : Belediyenin denetiminde değil mi giriş-çıkışlar? Büyük şehirlerde özel araçların bu tür alanlara girmesine izin verilmiyor. Verilse de dakikalık duruşlar yapabiliyorsunuz.
A.İ.G. : Evet, yapılsa iyi olur.
M.U. : Merak ettiğim bir şey daha var. Uçaklar, yani havayolu şirketleri sizi sahiden etkiliyor mu? Kampanyalar yapıyorlar bazen.
A.İ.G. : Bizim İstanbul bağlantılı Antalya seferlerimiz de var. Zamanında 60-65 liraya bilet sattı hava yolu şirketleri. Bizim bu fiyatlara otobüs bileti kesmemiz mümkün değil. Uçak boşken şu kadar indirim, belli orada doluysa şu kadar indirim gibi uygulamalar yapıyorlar. Bunların bize zararı oluyor, mutlaka oluyor. Bir de merak unsuru var. Eskiden uçağa belli gelir düzeyine sahip insanlar binebilirdi. Uçak biletleri ile otobüs biletleri arasında uçurum vardı. Şu an normal fiyattan da olsa denemek adına biniyorlar uçağa. Kredi kartlarının verdiği hediyelerle uçağa biniyorlar.
M.U. : Sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ediyoruz. Bütün sektörler gibi sizin de sancılarınız var. Dileriz bu sıkıntılar tez zamanda aşılır ve Tavşanlı ekonomisine olumlu katkılarınızı daha çok görürüz.
A.İ.G. : Ben teşekkür ederim, bunları dile getirmemize vesile olduğunuz için.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

